İçeriğe geç

Kusursuz Yalan

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Kusursuz Yalan

Bölüm 1

BÖLÜM 1: IŞIKLARIN VE GÖLGELERİN ARASINDA

Güz mevsiminin o kendine has, sararmış yaprak kokulu serinliği kampüsün geniş bahçesine çökmüştü. Çınar ağaçlarının arasından süzülen hafif rüzgâr, ellerindeki sıcak kahve bardaklarından yükselen buharı dağıtırken, Mimarlık Fakültesi’nin merdivenlerinde oturan Rüya için zaman sanki olması gerekenden çok daha yavaş akıyordu.

Rüya, ne kampüsün göz önünde olan, her adımı olay yaratan o iddialı tiplere benziyordu ne de köşe başlarında sessizce kaybolan silik bir profile sahipti. O, kendi dengesini bulmuş, hayatı sakin ama derin yaşamayı sevenlerdendi. İç Mimarlık ikinci sınıf öğrencisiydi; çizim masasının başında saatlerce kaybolmayı, renklerin skalasında kaybolup mekânlara ruh üflemeyi severdi. Onu tanıyan dar ama kemik arkadaş çevresi için Rüya; sadık, ince ruhlu, biraz fazla hülyalı ama bir o kadar da gözlemci bir kızdı. Arkadaşları Damla ve Bartu ile kurdukları o küçük evren, Rüya’ya yetip de artıyordu bile. Ders aralarında bahçedeki çimlere yayılmak, kantin kahvesi eşliğinde vizelerden şikâyet etmek ve akşamları birbirlerinin evinde toplanıp çizim yaparken saçmalamak... Hayatı bu tatlı ritimde akıp gidiyordu.

Ta ki o güne, o uğursuz ama büyüleyici ilk karşılaşmaya kadar.

Göktuğ... Kampüsün adını duymayanın kalmadığı, İktisat Fakültesi’nin üçüncüsü ama asıl ününü dersliklerden çok akşam partilerinde, spor salonlarında ve arkasında bıraktığı kırık kalplerle kazanan Göktuğ. Geniş omuzları, kömür karası saçları ve her an birini küçümseyecekmiş ya da aklını başından alacakmış gibi bakan o keskin, alaycı gözleri... Göktuğ’un namı, üniversite kapısından giren her yeni öğrencinin kulağına ilk haftadan çalınırdı. "Kalbinizi sevin, Göktuğ’dan uzak durun" kampüsün yazısız birinci kuralıydı. Bir gün birini elinden tutarken görürdünüz, ertesi hafta aynı kızın arkasından gözyaşı döküşüne şahit olurdunuz. Çıktığı kızlarla ilişkisi hiçbir zaman birkaç haftayı geçmez, arkasında hep bir enkaz bırakırdı. Soğuktu, ulaşılmazdı ve tehlikeli bir çekiciliğe sahipti.

Rüya, bu tür hikâyeleri hep bir masal ya da abartı gibi dinlerdi. İnsanların neden bu kadar tahmin edilebilir ve bile bile ateşe yürüyen varlıklar olduğuna anlam veremezdi.

Ateşin sıcaklığını elini sürene kadar anlamayan o insanlardan biri olacağını bilmeden...

O gün, ekim ayının ortalarında bir salı günüydü. Rüya, elindeki devasa çizim çantası ve bir tomar paftayla fakültenin yüksek tavanlı koridorunda aceleyle yürüyordu. Bir yandan kulaklığından akan hafif müzik zihnini dolduruyor, bir yandan da sonraki derse yetişmeye çalışıyordu. Rüzgârın kapıyı sertçe çarpmasıyla koridorun diğer ucundan gelen kalabalık sesleri karıştı birbirine. Rüya başını kaldırdı.

İşte tam o an, zamanın çarkları gıcırdayarak durdu.

Göktuğ, yanında İktisat’tan iki arkadaşıyla birlikte gülüşerek koridordan geçiyordu. Üzerindeki deri ceketinin yakaları kalkıktı, siyah saçları hafifçe dağılmıştı ve dudağının kenarında o meşhur, kendine güvenen hafif kıvrım vardı. Tam Rüya’nın yanından geçerken, gözleri bir anlığına kesişti. Sadece iki saniyelik bir bakışmaydı bu. Ama Rüya için o iki saniye, sanki bütün oksijenin odadan çekilmesi gibiydi. Rüya’nın adımları kendiliğinden yavaşladı. Göktuğ’un o derin, tekinsiz bakışları doğrudan Rüya’nın gözlerinin içine kilitlendiğinde, Rüya kalbinin göğüs kafesini delercesine çarptığını hissetti. Bu basit bir beğenilme hissi değildi; bu, ruhun daha önce hiç tanımadığı bir frekansa bir anda yakalanması gibi, sarsıcı ve kaçınılmaz bir çekimdi.

Göktuğ yanından geçip gitti. İleride arkadaşının sırtına vurup kahkaha attı, koridorun sonundaki merdivenlerden kayboldu. Ama Rüya olduğu yerde çakılı kalmıştı. Elindeki pafta çantasının kulpunu o kadar sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Kulaklığında çalan müzik susmuştu sanki, dünya susmuştu. Sadece kendi kalbinin güm güm vuran sesi kulağında yankılanıyordu.

"Rüya? İyi misin sen? Neye bakıyorsun öyle?"

Damla’nın sesiyle irkildi Rüya. Arkadaşı yanına gelmiş, merakla yüzüne bakıyordu. Rüya hızla yutkundu, gözlerini Göktuğ’un kaybolduğu merdivenlerden ayırmaya çalışarak gülümsedi. "Yok... Yok bir şey. Sadece bir an başım döndü sanki."

O akşam kampüsün arkasındaki küçük kafede oturduklarında, Rüya’nın dalgınlığı Damla ve Bartu’nun gözünden kaçmadı. Rüya, pipetiyle soğumuş çayını karıştırırken zihni sürekli o koridordaki iki saniyelik anı tekrar tekrar oynatıyordu. Bir insanın bakışları nasıl bu kadar yakıcı olabilirdi? Nasıl daha önce hiç konuşmadığın biri, tek bir anla bütün kimliğini ve dengeni altüst edebilirdi?

"Sakın söyleme," dedi Bartu, önündeki patates kızartmasından bir tane ağzına atarken. "O daldığın yer Göktuğ’un yörüngesi mi?"

Rüya irkilerek başını kaldırdı. "Ne? Ne alakası var Bartu?"

Damla endişeyle öne eğildi, gözlerini Rüya’ya dikti. "Rüya, bak... Göktuğ’u herkes bilir. Koridorda sana denk geldi, göz göze geldiniz diye kafanda bir hikâye yazmaya başlama sakın. O çocuk bir karadelik. Yanına yaklaşan her kızı yutuyor, sonra da arkasına bile bakmadan yoluna devam ediyor. Kalbini eline verir, sonra da üzerine basıp geçer."

"Çok abartıyorsunuz," diye fısıldadı Rüya, savunmaya geçerek. "Sadece... Farklı biri gibi geldi. Herkesin anlattığı gibi biri olmak zorunda değil."

"Rüya!" dedi Damla uyarır bir tonda. "İç Mimarlık’taki Selin’i hatırlamıyor musun? Çocuk kızla iki hafta takıldı, kız romantik bir şeyler beklerken bir sabah çocuk kızı tanımıyormuş gibi davrandı. Kız okulu dondurmak zorunda kaldı az kalsın! Göktuğ duygusuzun teki. Kimseye değer vermez. Onda seni mutlu edecek tek bir kırıntı bile yok."

Bartu da dostça araya girdi. "Kanka, seni seviyoruz. Senin ne kadar naif, ne kadar temiz sevdiğini biliyoruz. Göktuğ senin dengin değil. O senin dünyana sadece zarar verir."

Rüya arkadaşlarının sözlerini dinledi. Mantığı 'Onlar haklı' diyordu. Akıl var, mantık var; Göktuğ tehlikeliydi, uzak durulması gerekendi. Ancak kalbi... Kalbi mantığının çoktan kontrolünden çıkmıştı bile. Bütün uyarılar, söylenen tüm o kötü şöhretli hikâyeler, Göktuğ’un o simsiyah gözlerinin büyüsünü silmeye yetmiyordu. Aksine, o ulaşılmazlık ve gizem, Rüya’nın içindeki ateşi daha da körüklüyordu.

O gece Rüya, odasındaki çizim masasının başında sabahladı. Önündeki boş kâğıda bir bina kesiti çizmesi gerekiyordu ama kalemi her hareket ettiğinde, kâğıdın köşesine gayriihtiyari bir çift sert, keskin göz çizdiğini fark ediyordu.

Rüya, yangına koştuğunu biliyordu. Kalbinin kırılacağını, arkadaş haklı çıkacağını bile bile o ateşe doğru çekiliyordu. Kendi hislerine söz geçiremiyordu artık. Ve mantığının sesini tamamen susturup kalbinin sesini dinlemeye karar verdiği o an, hayatının en büyük dönüm noktasına adım attığından habersizdi.

Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. İçinden sadece tek bir cümle geçti: *"Sadece bir kez konuşmalıyım."*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.