Gecenin o yıpratıcı fırtınası dindiğinde, sabahın ilk ışıkları yine Rüya’nın gözlerini kamaştırdı. Yüzünü soğuk suyla defalarca yıkadı, göz altındaki morlukları kapatıcıyla ustaca kapattı ve o sarsılmaz maskesini tekrar taktı. Ancak bu maskeyi taşımak her geçen gün daha da ağırlaşıyordu.
Fakültedeki stüdyo saatleri tam bir işkenceye dönüşmüştü. Rüya çizim paftasına odaklanmaya çalışıyor, elindeki T cetvelini düz tutmaya gayret ediyordu ama ne zaman kafasını kaldırsa, gözünün önüne Göktuğ’un yüzü geliyordu. O sıcak sarılışları, kulağına fısıldadığı o sahte sözler ve hemen ardından kafeteryada attığı o acımasız kahkahalar... Rüya, bir insanı hem bu kadar özleyip hem de ondan bu kadar nefret edebilmenin yarattığı zihinsel cenderede eziliyordu.
"Rüya, çizim kalemi elinde kırılacak," dedi Bartu, masanın diğer tarafından endişeyle bakarak.
Rüya parmaklarını gevşetti. Kalemi tutmaktan eklemleri bembeyaz kesilmişti. "Fark etmemişim," dedi kısık bir sesle.
"Kahve almaya gidiyorum, sana da getireyim mi?" diye sordu Damla, çantasını omzuna takarken.
"Yok, sağ ol. Ben biraz hava alacağım," diyerek ayağa kalktı Rüya.
Stüdyodan çıkıp koridorun sonundaki boş merdiven boşluğuna doğru ilerledi. Burası kimsenin uğramadığı, sessiz bir köşeydi. Duvara yaslanıp gözlerini kapattı. İçindeki o çelişkiyle boğuşurken, cebindeki telefonun titrediğini hissetti.
Bilinmeyen bir numaradan gelen tek bir mesaj vardı ekranda:
"Sana sarılmadan nefestiz kalmanın ne demek olduğunu bilmiyordum. Biliyorum, yüzüme bakacak tek bir nedenin bile yok. Ama lütfen dolabına bak. Tek bir şey bıraktım. Sadece oku, sonra istersen yine yak."
Rüya’nın kalbi göğsünü delecekmiş gibi çarpmaya başladı. Mesajın kime ait olduğunu saniyesinde anlamıştı. Göktuğ’un o pürüzlü, çaresiz sesi adeta harflerin arasından yankılanıyordu.
Elindeki telefonu sımsıkı sıktı. "Gitme," dedi mantığı. "Yine seni kandırmasına, o zihinsel oyunlarına izin verme." Ama kalbi, o arsız ve kırık parçası çoktan adımlarını harekete geçirmişti bile.
Mimarlık stüdyosundaki kişisel soyunma dolaplarının olduğu alana yürüdü. Etrafta kimse yoktu. Titreyen elleriyle dolabının şifresini girdi ve kapağı açtı.
Dolabın tam ortasında, düzgünce katlanmış siyah bir zarf duruyordu. Zarfın üzerinde sadece tek bir kelime yazılıydı: "Rüya’m."
Rüya zarfı eline aldı. Dokunduğu an, Göktuğ’un o yoğun odunsu parfüm kokusu burnuna doldu. İçindeki o tanıdık özlem dalgası boğazını düğümledi. Zarfı açtı ve içinden çıkan el yazısıyla yazılmış kâğıdı katlandığı yerden çıkardı.
"Rüya,
Sana bu satırları yazarken hayatımda ilk kez ne kadar aciz, ne kadar iğrenç bir adam olduğum gerçeğiyle yüzleşiyorum. O masada söylediğim her bir kelime, attığım her bir kahkaha şimdi benim kendi cehennemim oldu. Kendimi affetmiyorum Rüya, senin de beni affetmeni beklemiyorum. Ama bilmeni istediğim tek bir şey var. Ben o lanet oyunu başlatan adamdım, evet. Ama o oyunda kaybettiğim tek şey kendi kalbim oldu.
Sana dokunduğum an, gözlerinin içine baktığım her saniye bir yalan değildi. Ben sana aşık oldum. Seni o kadar çok sevdim ki, kendi pisliğimin içinde boğulurken senin o temiz ruhuna tutundum. Beni hayatından sildiğini biliyorum. Benden nefret ettiğini bilmek bile canımı yakmıyor artık, çünkü hak ettiğim tek şey bu. Ama o kolyeyi toprağa bıraktığın gün, benim yaşama sebebimi de orada bıraktın. Eğer bir gün tek bir saniye dahi olsa dinlemek istersen, ben hep o bıraktığın yerde, enkazının başında olacağım.
Göktuğ."
Rüya mektubu okurken parmakları titriyor, gözleri doluyordu. Mektuptaki kelimeler adeta birer zehirli ok gibi kalbine saplanıyordu. Adamın pişmanlığı gerçek miydi, yoksa bu da mı o ustalara taş çıkartan tiyatrosunun bir parçasıydı?
Mektubu göğsüne bastırdı. Tam o anda, koridorun köşesinde bir karartı belirdi.
Göktuğ, birkaç metre ötede, duvarın dibinde durmuş ona bakıyordu. Yüzündeki morluklar hafiflemişti ama gözlerindeki o çöküş ve çaresizlik daha da derinleşmişti. Yavaşça bir adım attı Rüya’ya doğru.
"Rüya..." dedi, sesi adeta bir fısıltı gibi çıkarak.
Rüya, elindeki mektuba ve ardından karşısındaki adama baktı. Kalbi deli gibi çırpınırken, içinde yükselen o devasa fırtına ikisini de yakıp yıkmak üzereydi.