Aradan geçen iki hafta, kampüsün ve üç farklı hayatın ritmini tamamen değiştirmişti.
Rüya için bu iki hafta, kelimenin tam anlamıyla bir kabuk bağlama süreciydi. İlk birkaç günün o yakıcı, yıpratıcı acısı yerini soğuk ve sarsılmaz bir duygusuzluğa bırakmıştı. Artık ağlamıyordu. Bakışlarında, yürüyüşünde, hatta ses tonunda bile insanı uzak tutan buz gibi bir mesafe vardı. Kampüste Bartu ve Damla bir an olsun yanından ayrılmıyor, onu koruyucu bir çember içine alıyorlardı. Rüya, derse girip çıkıyor, stüdyoda paftalarının başında saatlerini harcıyor ve sanki Göktuğ diye biri bu dünyada hiç var olmamış gibi davranıyordu.
Ancak Göktuğ için durum tam bir çöküştü.
Olayın yaşandığı gün aldığı o yumruğun izi yüzünde mor bir leke olarak kalsa da, ruhundaki morluklar çok daha derindi. Arkadaş grubuyla, Can ve Berk ile arasına kalın bir çizgi çekmiş, onlarla tek bir kelime bile konuşmamıştı. İddia masasında kahkahalar atan o kibirli adam gitmiş; derslere bile zar zor giren, gözlerinin altı uykusuzluktan morarmış, kampüsün tenha köşelerinde tek başına dolaşan gölge bir adama dönüşmüştü.
Ve Göktuğ için en dayanılmaz olan şey, Rüya’nın onu hiç var saymamasıydı. Rüya’nın gözünde nefret bile görmüyordu artık; sadece devasa bir **hiçlik** vardı.
Mayıs sonunun sıcak bir öğleden sonrasında, kader kaçınılmaz olanı tekrar karşı karşıya getirdi.
Rüya, elindeki büyük maket kartonları ve çizim çantasıyla Mimarlık Fakültesi’nin dik merdivenlerinden aşağı iniyordu. Damla o sırada hocayla görüşmek için yukarıda kalmıştı. Rüya tek başınaydı.
Merdivenlerin son basamağına geldiğinde, binanın girişinde duran silueti fark etti.
Göktuğ, elinde sigarasıyla orada bekliyordu. Günlerdir Rüya’yı uzaktan izlemekle yetinen adam, ilk defa yolunu kesmişti. Göktuğ’un yüzündeki o zayıflamış, bitkin hal Rüya’nın bakış alanına girdi ama Rüya’nın adımları bir saniye bile aksamadı. Göktuğ’u sanki orada dikilen cansız bir kolonmuş gibi teğet geçip yürümeye devam etti.
"Rüya..."
Göktuğ’un sesi, haftalar sonra ilk kez Rüya’nın kulaklarında çınladı. Pürüzlü, çaresiz ve yalvaran bir sesti bu.
Göktuğ hızla ilerleyip Rüya’nın önüne geçti. Rüya durmak zorunda kaldı. Bakışlarını ağır ağır kaldırıp Göktuğ’un gözlerine dikti. O siyah gözlerde en ufak bir duygu kırıntısı, en ufak bir yumuşama yoktu.
"Lütfen..." dedi Göktuğ, nefes nefese. Parmakları titriyordu. "Lütfen sadece beş dakika dinle beni. Tek bir kelime etmeme izin ver, sonra ne istersen yap."
Rüya, elindeki maket çantasını biraz daha sıkı tuttu. Yüzünde ne öfke vardı ne de hırs. Sadece derin bir tiksinti ve yabancılık.
"Çekil yolumdan Göktuğ," dedi Rüya. Sesi o kadar düz ve soğuk çıkmıştı ki, Göktuğ göğsüne bir bıçak saplanmış gibi irkildi.
"Biliyorum, ne söylesem boş," dedi Göktuğ, adeta kelimelerin altında ezilerek. Bir adım daha yaklaştı ama Rüya anında bir adım geri çekilerek aralarındaki mesafeyi korudu. Göktuğ’un gözleri bu hamleyle daha da karardı.
"Ben bir pislik yaptım," diye devam etti Göktuğ, sesi titreyerek. "O masada söylediğim her şey, o lanet iddia... Hayatımın en büyük, en affedilmez hatasıydı. Ama yemin ederim Rüya, o geceden sonra... Seni tanıdıktan sonra hiçbir şey oyun değildi. Ben sana gerçekten—"
"Sakın," dedi Rüya, lafını bıçak gibi keserek. Sağ elini havaya kaldırdı. "Sakın o kelimeyi ağzına alma. Kendini daha da küçültme."
"Rüya, ben sana aşık oldum!" diye bağırdı Göktuğ, çaresizlik içinde. Etraftan geçen birkaç öğrenci dönüp onlara baktı ama Göktuğ’un umurunda bile değildi. "Anlamıyor musun? Kendi kurduğum tuzağa düştüm ben! Seni kaybettim ve ben her gece ölüyorum Rüya!"
Rüya, karşısında yalvaran, gözleri dolmuş adama baktı. Aylar önce bu adamın tek bir tatlı sözü için dünyaları verebilirdi. Ama şimdi, bu itiraf içindeki ölü ruhu diriltmeye yetmiyordu.
"Sen bana aşık olmadın Göktuğ," dedi Rüya, gözlerinin içine bakarak her bir kelimeyi tane tane söyledi. "Sen sadece kaybettin. Oyunu kaybettiğin için, oyuncağın elinden alındığı için gururun incindi. Beni hiç sevmedin. Bir insan sevdiği kadının masumiyetini bir masa dolusu adama meze etmez."
Göktuğ yutkunamadı. Boğazına bir kaya oturdu.
"Ben o gün o kafeteryada," dedi Rüya, sesindeki o buz gibi netlikle, "senin hakkındaki her şeyi toprağa gömdüm. Boynuma taktığın o kolyeyle birlikte, sana duyduğum her şeyi yok ettim. Karşımda duran adam benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Bir daha yoluma çıkma. Bir daha bana dokunma, adımı dahi anma."
Rüya, Göktuğ’un omzunun kenarından sıyrılarak yürümeye başladı.
Göktuğ arkasını dönüp onun gidişini izledi. Rüya bir kez olsun arkasına bakmadı. Adımları kararlı, başı dikti.
Göktuğ ise bahçenin ortasında, güneşin altında tek başına kaldı. Sevdiği kadını geri kazanmak için yapabileceği hiçbir şeyin kalmadığını, Rüya’nın ördüğü o buzdan duvarları bu kez hiçbir aşkın eritemeyeceğini anlamanın ağır dehşetiyle eziliyordu.