O gece, Rüya’nın dairesinde zaman sanki durmuş gibiydi. Salondaki koltukta Damla bir yanında, Bartu diğer yanında Rüya’yı sımsıkı sarmalamışlardı. Rüya’nın hıçkırıkları gecenin karanlığı ilerledikçe yerini halsiz, iç çekişli bir sessizliğe bıraksa da gözlerini bir saniye bile yumamadı. Damla banyodan getirdiği ıslak havlularla Rüya’nın tahriş olmuş tenine kompres yapıyor, Bartu ise arkadaşının buz gibi kesilmiş ellerini ovuşturup duruyordu. Duydukları her detay, ikisinin de içindeki öfkeyi büyüten birer kıvılcıma dönüşüyordu.
Sabahın ilk gri ışıkları pencereye vurduğunda, Rüya yorgunluktan koltukta sızıp kalmıştı.
Bartu yavaşça yerinden kalktı. Yüzündeki o her zamanki neşeli, cana yakın ifadeden eser yoktu; gözleri öfkeyle kararmıştı. Damla’ya yaklaşarak fısıldadı:
"Benim sabah sekizde dersim var, stüdyoya uğramam lazım. Sen Rüya’nın yanında kal, sakın yalnız bırakma. Bir şey olursa anında ara."
Damla başıyla onayladı. "Tamam Bartu, merak etme. Ben buradayım."
Bartu ceketini alıp evden çıktı. Ancak adımları fakültelerin stüdyolarına değil, doğrudan kampüsün ana bahçesine ve İktisat Fakültesi’nin açık çardaklarına doğru ilerliyordu. Yol üzerinde kendi bölümünden yakın arkadaşı Efe’yi gördü. Efe, Bartu’nun yüzündeki o sert, gözü dönmüş ifadeyi görünce duraksadı.
"Bartu? Ne oldu oğlum sana, bu ne hal?"
"Benimle geliyorsunuz Efe," dedi Bartu, sesi öfkenin getirdiği bir hırıltıyla çıkarak. "Soru sorma, sadece arkamda dur."
Kampüs henüz yeni yeni hareketleniyordu. Göktuğ, dün akşamki facianın yaşandığı o ahşap çardaktaydı. Yanında Can, Berk ve iddia masasında olan diğer arkadaşları da vardı. Ama masada dünün o kibirli kahkahalarından eser yoktu. Herkes gergin, huzursuz ve ne yapacağını bilemez haldeydi. Göktuğ ise masanın baş köşesinde tek bir kelime etmeden oturuyordu. Gözlerinin altı morarmış, saçları dağılmış, üzerindeki gömlek kırışmıştı. Dün geceden beri tek bir an bile uyumamış, elindeki o gümüş kolyeyi çevirip durmuştu. Yüzünde darmadağın olmuş bir adamın enkazı vardı.
"Oğlum bir şey söyle artık," dedi Can, gergince sigarasını yakarken. "Dün geceden beri mal gibi oturdun burada. Kız öğrendi işte, yapacak bir şey yok. Konuşur halledersin ya da kapatırsın mevzuyu."
"Aynen kanka," diye araya girdi Berk, durumun vehametini hâlâ kavrayamamış bir hafiflikle. "Tamam kız darmadağın oldu ama altı üstü bir iddiaydı yani. Abartmayın bu kadar."
Göktuğ başını yavaşça kaldırdı. Berk’e öyle dondurucu, öyle nefret dolu bir bakış attı ki, Berk lafını boğazında yutup geriye yaslanmak zorunda kaldı.
Tam o sırada ahşap çardağın girişinde adımları yeri döven Bartu belirdi. Arkasında Efe ile birlikte doğrudan Göktuğ’un masasına doğru adımladı.
Bartu’yu gören Can ve Berk ayağa kalkmaya yeltendi. Can, "Hoppala, ne oluyor birader—" demeye kalmadan Bartu fırtına gibi masanın ortasına daldı.
Hiçbir uyarı yapmadan, tek bir kelime bile etmeden masadaki bardağı savurdu ve Göktuğ’un yakasına yapıştı.
"Ulan seni aşağılık şerefsiz!" diye bağırdı Bartu.
Göktuğ daha ne olduğunu anlayamadan, Bartu tüm gücüyle savurduğu yumruğu Göktuğ’un elmacık kemiğine geçirdi. Masanın sandalyesi gürültüyle geriye devrildi, Göktuğ sertçe yere kapaklandı.
Olayın şokuyla Can, Bartu’ya doğru hamle yaptı. "Ulan sen kime vuruyorsun piç!" diyerek Bartu’yu itmeye çalıştı ama Bartu’nun arkasındaki Efe anında araya girip Can’ı göğsünden sertçe geriye savurdu.
"Karışma lan!" diye bağırdı Efe. "Aradan çekilin, birinize daha patlamasın!"
Berk de korkuyla geri çekildi. Kafeteryadaki az sayıda öğrenci çığlık atarak kenara kaçışırken, masa tam anlamıyla bir savaş alanına dönmüştü.
Göktuğ yerden kalkmaya çalışırken ağzındaki kanı yere tükürdü. Yüzüne aldığı darbenin acısını hissetmiyordu bile; gözlerinde sadece derin bir ruhsuzluk, acı bir kabulleniş vardı. Arkadaşlarının araya girmesine izin vermedi. Can’a doğru eliyle "Uzak durun" işareti yaptı. Bartu’ya karşı tek bir savunma hamlesi bile yapmadı.
Bartu yeniden üzerine yürüyüp Göktuğ’un gömleğinden tutarak onu ayağa kaldırdı ve çardağın tahta sütununa doğru sertçe savurdu.
"Ulan piç!" diye bağırdı Bartu, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. "Lan sen bir kızın masumiyetini, gururunu üç beş bin liralık iddiaya satacak kadar mı haysiyetsizsin? Ha?! O kız senin için her şeyinden vazgeçti be! Seni adam sandı ulan, yaralarını sarmak istedi senin! Hepiniz... Hepiniz iğrenç yaratıklarsınız!"
Bartu, dönüp masada sinmiş duran Can ve Berk’e de tiksintiyle baktı. "Siz de adamsınız diye yanında geziniyorsunuz değil mi? Bir kadının ahı hepinizin o süslü hayatlarını başınıza yıkacak lan!"
Can dişlerini sıktı ama Bartu’nun gözlerindeki o saf nefreti görünce ve Göktuğ’un hiç karşılık vermediğini fark edince sesini çıkaramadı.
Göktuğ, sırtı tahta sütuna yaslı halde başı öne eğik duruyordu. Bartu’nun savurduğu her bir kelime, yüzüne yediği yumruktan bin kat daha fazla canını yakıyordu.
"Konuşsanıza lan!" diye bağırdı Bartu, Göktuğ’un göğsüne vurarak. "Vursana! Karşılık versene ulan şerefsiz! Ne oldu, o gruptaki delikanlılığın bir tek masum bir kıza mı söküyordu?"
Göktuğ yavaşça başını kaldırdı. Kanayan dudağına ve morarmaya başlayan elmacık kemiğine rağmen, gözlerinde en ufak bir öfke kırıntısı yoktu. Sadece çaresizlik vardı.
"Vur..." dedi Göktuğ, sesi pürüzlü, kanlı ve kırık çıkarak. "Daha sert vur Bartu... Ölümüne vur."
Bartu, Göktuğ’un o bitik, pişman halini görünce nefreti daha da katlandı. Yakasını bırakıp göğsüne sert bir itiş geçirdi.
"Sana vurmak bile ellerimi kirletir," dedi Bartu, tiksintiyle yüzüne bakarak. "Şunu o aciz kafana sok Göktuğ: Rüya’nın etrafında bir daha tek bir gölgeni bile görürsem, seni bu kampüste yaşatmam. Siz ve o iğrenç iddianız... O kızın hayatından tamamen defolup gideceksiniz!"
Bartu arkasını dönüp Efe’yle birlikte hızla oradan uzaklaşırken, çardakta ölümcül bir sessizlik kaldı.
Can yavaşça Göktuğ’un yanına yaklaştı. "Göktuğ... İyi misin kanka? Hastaneye gidelim mi?"
Göktuğ, Can’ın elini sertçe kenara itti. Sırtını sütundan kaydırarak yere, dünün kanlı ve kırık dökük enkazının ortasına çöktü. Avucundaki gümüş kolyeyi sımsıkı sıkmaya devam etti. Dudağından akan kan çenesinden süzülüp kolyenin üzerine damladı.
Göktuğ başını ellerinin arasına aldı. Yüzüne aldığı darbe değil, hak ettiği bu aşağılanma bile içindeki o devasa vicdan azabını hafifletmeye yetmiyordu. Arkadaşlarının şaşkın ve korkulu bakışları arasında, hayatında ilk kez yalnızlığın ve kendi eseri olan o zifiri karanlığın içinde tamamen kayboldu.