Çöp poşetinin ağzını sımsıkı bağlayıp odanın köşesine bıraktıktan sonra, banyonun soğuk fayanslarına doğru adımladı Rüya. İçindeki o devasa boşluk, yerini yavaş yavaş tahammül edilemez bir tiksinti hissine bırakıyordu. Teninde hâlâ Göktuğ’un ellerinin, dudaklarının dokunuşu varmış gibi geliyordu. O adamın teması, tenine yapışmış zehirli bir katman gibiydi.
Suyun vanasını sonuna kadar açtı. Sıcak su banyonun içine buğular yayarak akmaya başladığında, kıyafetlerini çıkarıp duşakabinin içine girdi.
Banyodaki sert lifi eline aldı. Şampuanı döküp vücudunu temizlemeye başladı. Ama sadece yıkamak yetmiyordu; o izleri, o anıları, o adamın teninde bıraktığı her bir hayali tamamen kazımak istiyordu. Lifi omuzlarına, kollarına, göğsüne öylesine hırsla ve sertçe bastırmaya başladı ki, teni saniyeler içinde kıpkırmızı kesildi. Teni sızladıkça, canı yandıkça daha da hırslandı. Dokunduğu her yeri tahriş edercesine, canını acıta acıta lifledi.
Ve tam o an... Otoparktan beri, otobüs yolculuğu boyunca, odadaki eşyaları toplarken içinde çelikten bir zırh gibi tuttuğu o tüm duygular bir anda patladı.
Rüya’nın elindeki lif yere düştü. Dizlerinin bağı çözüldü ve duşakabinin soğuk zeminine çöktü.
Tepesinden kaynar sular dökülürken, göğsünden feryat gibi bir hıçkırık koptu. Hıçkırıkları, suyun şırıltısını bastırıyordu. Başını dizlerine gömdü, kollarını kendine sarıp duşun altında hüngür hüngür ağlamaya başladı. Günlerdir, aylardır biriktirdiği tüm o sahte mutluluklar, güvendiği adamın acımasızlığı, masumiyetinin kirletilmişliği bir sel gibi gözlerinden akıp gidiyordu. Ağladıkça nefesi kesiliyor, nefesi kesildikçe daha da şiddetli ağlıyordu.
Teni kızarmış, canı yanıyordu ama kalbindeki o devasa yangının yanında bu bedensel sızı hiçbir şeydi. Suyun altında saatlerce kaldı sanki. İçindeki tüm yaşlar tükenene, göğsü nefessizlikten sıkışana kadar oradan kalkamadı.
Duştan çıktığında ağlaması hâlâ durmamıştı. Üzerine geçirdiği bol bornozla yatak odasına geçti. Titreyen elleriyle komodinin üzerindeki telefonuna uzandı. Ekranı neredeyse gözyaşlarından göremiyordu.
Reberden Damla’nın adını bulup bastı.
Telefon daha ikinci çalışta açıldı. "Rüya? Neredesin kızım sen, ne oldu?"
Rüya konuşmaya çalıştı ama boğazından sadece kesik, çaresiz bir hıçkırık çıktı. "D-Damla..." dedi, sesi tanınmayacak kadar kısık ve çatallıydı. "Gel... Lütfen gel..."
"Rüya! Ne oldu sana?! Ağlıyor musun sen?!" Damla’nın sesi anında panikle dolmuştu. Arka planda Bartu’nun "Ne oluyor Damla?" diyen endişeli sesi duyuldu.
"Bartu da yanında mı?" diye hıçkırdı Rüya, hıçkırıklar arasında boğulurken. "İkiniz de gelin... Lütfen... Ben öldüm Damla... Gel..."
"Hemen geliyoruz! On dakikaya oradayız, sakın bir yere kımıldama!"
Telefon kapandıktan çeyrek saat sonra evin kapısı alacaklı gibi çalındı. Rüya kapıyı açtığında, Damla ve Bartu karşısında duruyordu. Rüya’nın gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, teni tahriş olmaktan kıpkırmızı kesilmişti.
Damla, Rüya’nın o darmadağın halini görür görmez hiçbir şey sormadan ona sarıldı. Rüya, arkadaşının kollarında yeniden hıçkırıklara boğuldu. Bartu kapıyı kapatıp ikisini de salondaki koltuğa taşıdı. O akşam, Rüya parçalanmış ruhunu arkadaşlarının önünde dökerken; Damla ve Bartu duydukları her kelimede öfkeden çılgına dönüyor, Rüya’yı teselli etmek için kenetleniyorlardı.
Öte yandan, kampüsün dışındaki durakta uzaklaşan otobüsün arkasından baka kalan Göktuğ için zaman durmuştu.
Eline çöktüğü arabanın yanında, avucundaki gümüş kolyeyi sımsıkı sıkıyordu. Metalin sivri uçları etine batmış, elinden ince bir kan süzülüyordu ama Göktuğ bunu hissetmiyordu bile.
Çaresizlikle, ayaklarını sürüyerek kafeteryaya doğru geri yürüdü. Kafeteryanın bahçesine adımladığında, masadaki arkadaşları hâlâ sessizce oturuyordu. Göktuğ’un yüzündeki o renk tamamen çekilmiş, gözleri kan çanağına dönmüş halini gördüklerinde kimseden çıt çıkmadı.
Göktuğ masaya yaklaştı. Yüzündeki o her zamanki kibirli, ulaşılmaz maskeden eser kalmamıştı. Karşılarında mağlup olmuş, mahvolmuş bir adam duruyordu.
"Göktuğ..." dedi Can, korkuyla yutkunarak. "Kanka valla biz öyle demek istemedik..."
Göktuğ masaya ulaştığında, gözü masanın üzerindeki o 5000 lira nakit paraya kaydı.
O para... Rüya’nın saflığını, masumiyetini, gururunu sattığı o lanetli para masanın ortasında duruyordu.
Göktuğ’un içinden devasa bir nefret dalgası koptu. Tek bir hamlede masadaki bira şişelerini, bardakları ve paraları yere fırlattı. Camların kırılma sesi bahçede yankılandı.
"Alın o paraları!" diye bağırdı Göktuğ, sesi yırtılırcasına. "Alın o amına koyduğumun paralarını! Hepinizin canı cehenneme!"
Masadakiler geri çekilirken Göktuğ dizlerinin üzerine çöktü. Avucundaki kolyeyi gözlerinin önüne getirdi. Rüya’nın ona baktığı o son anı düşündü... O gözlerdeki tiksintiyi, o sonsuz kopuşu...
O an Göktuğ, hayatında ilk kez ne kadar aciz, ne kadar canavarca bir şey yaptığını anladı. Bir kadının duygularını oyun sanırken, kendi kalbini o kadına nasıl kaptırdığını ve onu kendi elleriyle nasıl yok ettiğini fark etti.
"Gitti..." diye fısıldadı Göktuğ, kırık camların ortasında, kendi kanlı eline bakarak. "Ben onu kendi ellerimle öldürdüm..."