Eve dönen otobüsün camına başını yaslayan Rüya, dışarıda hızla kayıp giden binaları, insanları ve ışıkları izliyordu. Garip bir şekilde, gözlerinden tek bir damla yaş bile akmıyordu. Ağlayamıyordu. İçindeki yangın o kadar büyüktü ki, gözyaşları daha pınarlarına ulaşmadan kuruyup gidiyordu sanki.
Zihninin içi ise sağır edici bir gürültüyle çalkalanıyordu.
Her şey... Birlikte geçirdikleri her an, o kafeterya masasında duyduğu o tek bir cümleyle baştan sona zehirlenmişti.
*“Tiyatro oynamaktan beynim çürüdü...”*
Rüya, gözlerini kapatıp o cümleyi zihninden atmaya çalıştı ama başaramadı. Göktuğ’un ona her dokunuşu, zihnine bir alev gibi düşüyordu şimdi. Sabahları stüdyo kapısına bıraktığı o sıcak kahveler, birinci aylarında gümüş kolyeyi boynuna takarken söylediği o tatlı sözler, "Sen benim için çok özelsin" derken gözlerindeki o sahte şefkat... Hepsi birer senaryoydu. Hepsi, bir masa dolusu erkeğin kahkahalarla izlediği ucuz bir tiyatronun parçalarıydı.
En çok da kendi masumiyetine, kendi körlüğüne lanet ediyordu Rüya.
Ona inanmıştı. Göktuğ’un kendisi için değiştiğine, onun o soğuk duvarlarını kendi sevgisiyle erittiğine tüm kalbiyle inanmıştı. Göktuğ ona lise yıllarındaki o uydurma aldatılma hikâyesini anlatıp gözlerinin içine baktığında, ona acımış, onun yaralarını sarmak için çırpınmıştı.
*"Ne kadar salakmışım,"* diye geçirdi içinden. *"Nasıl bu kadar kör, nasıl bu kadar aptal olabildim?"*
Göktuğ onun sadece duygularıyla, hayalleriyle oynamamıştı. Gururunu, kadınlığını, en özel ve savunmasız anını ayaklar altına almıştı. Rüya’nın hayatında ilk kez bir erkeğe güvendiği, kendini korkusuzca bıraktığı o gece... Göktuğ için sadece iddiayı kazanmak, masadaki beş bin lirayı cebine koymak için aşılması gereken "bir engel"den ibaretti.
O geceyi düşündükçe Rüya’nın midesi bulandı. Kendi bedeninden, kendi teninden tiksindiğini hissetti. O adamın ellerinin değdiği her nokta, şimdi tenini bir dağlama demiri gibi yakıyordu.
İçinde beliren o his öfke değildi. Öfke, hâlâ bir şeyler hissettiğinin, hâlâ önemsediğinin göstergesi olurdu. Rüya’nın içinde beliren şey; devasa, dibi görünmeyen, dondurucu bir **boşluktu**.
O kafeterya bahçesindeki çam ağacının altında, o kolyeyi toprağa bıraktığı an... Sevgiye, aşka, insanlara olan tüm inancını da orada, o toprağın altında gömmüştü. Artık Göktuğ’a ne nefret duyuyordu ne de hırs. Karşısındaki adam onun gözünde bir hiçti; bir yabancıdan bile daha yabancı, varlığı bile midesini bulandıran karanlık bir gölgeydi.
Otobüsten inip odasına girdiğinde, odadaki her şey ona Göktuğ’u hatırlattı. Masadaki mimarlık kalemleri, birlikte izledikleri filmlerin afişleri, ona hediye ettiği küçük objeler...
Rüya hiçbirini kırmadı, hiçbirini bağırarak fırlatmadı. Tek bir kelime etmeden büyük bir çöp poşeti çıkardı. Göktuğ’a dair, onun dokunduğu, onun aldığı tek bir eşyayı bile geride bırakmayacak şekilde hepsini poşete doldurdu.
Ardından aynanın karşısına geçti. Yüzündeki renk solmuş, gözlerinin altı çökmüştü. Ama o gözlerde artık o eski, pembe bulutların üzerinde gezen saf kız yoktu. O gözlerde artık buz tutmuş bir kararlılık vardı.
Rüya derin bir nefes aldı. İçindeki o yıkıntının, o enkazın üzerinde dimdik durdu.
Göktuğ onu bir iddiayla yıkabileceğini, gururunu kırıp kenara atabileceğini sanıyordu. Ama bilmiyordu ki; o gün o bahçede ölen sadece Rüya’nın masumiyetiydi. Ve o masumiyetin küllerinden, kimsenin bir daha canını yakamayacağı kadar soğuk, güçlü ve geçit vermez bir kadın doğuyordu.