Mayıs güneşinin kampüsü ısıttığı, herkesin neşeyle dışarıda vakit geçirdiği sıradan bir salı günüydü. Ama Rüya için o gün, hayatının en parlak rüyasından uyanıp kapkaranlık bir kâbusun tam ortasında kalacağı gün olacaktı.
Öğle saatlerinde İç Mimarlık teslimini panoya asan Rüya, üzerindeki haftaların yorgunluğunu atmış gibi hissediyordu. Yüzünde içten bir tebessümle stüdyodan çıktı. İçinde Göktuğ’a sarılmak, onun o odunsu kokusunu içine çekmek ve "Bitti," demek için sabırsızlanan tatlı bir heyecan vardı. Cebindeki telefona dokundu; Göktuğ’a mesaj atmak yerine direkt yanına gidip ona sürpriz yapmaya karar verdi.
Göktuğ’un dersinin bittiğini ve İktisat Fakültesi’nin hemen arkasındaki, kulüplerin sıkça toplandığı yarı açık kafeteryada olacağını biliyordu.
Adımlarını hızlandırdı. Bahçedeki çınar ağaçlarının gölgesinden geçip kafeteryanın ahşap çardaklarına doğru ilerledi. Havanın sıcaklığından dolayı çardakların etrafı kalabalıktı ama Rüya, Göktuğ’un sesini ve arkadaşlarının kahkahalarını metrelerce öteden ayırt edebilirdi.
Girişteki büyük çam ağacının arkasından dolanıp onların oturduğu masaya yaklaşırken, adımları birden yavaşladı.
Masa kalabalıktı. Göktuğ, Can, Berk ve kulüpten birkaç kişi daha masanın etrafına dizilmişti. Masada bira şişeleri, sigara paketleri ve rahat tavırlar hâkimdi. Göktuğ, masanın baş köşesinde, arkasına yaslanmış bir elinde sigarasıyla duruyordu. Rüya tam arkalarından yaklaşıyordu ve ağaçların gölgesi yüzünden kimse henüz onu fark etmemişti.
Rüya tam "Selam" diyecekken, Göktuğ’un soğuk, alaycı ve son derece net sesi rüzgârda yankılandı:
""Bahis neredeyse bitti beyler. Hazırlayın paraları. Her biriniz bana bin lira borçlusunuz; şu kızla çıktığım için. Cidden, çok sıkıcı biri."
Rüya’nın ayağı olduğu yerde çakıldı. Zaman bir anlığına durdu. Kampüsteki rüzgârın sesi, cıvıldaşan kuşlar, etraftaki insanların kahkahaları... Bütün sesler bir anda bıçak gibi kesildi. Rüya’nın beyninde sadece o cümle çınlıyordu: *"Şu kızla çıktığım için... Cidden, çok sıkıcı biri."*
Gözleri büyüdü. Göğsüne devasa bir kaya oturmuş gibi nefesi boğazında tıkandı. "Yanlış duydum," dedi içindeki o çaresiz ses. "İmkânı yok, ben yanlış anladım."
Ama kâbus burada bitmedi.
Can, bardağından bir yudum alıp geriye yaslanırken kahkahayla sordu: "Oğlum harfiyen altı ay dedik ama sen beşinci ayda işi bitirdin. Harbi helal olsun, o kadar zaman bu kıza nasıl katlandın lan? Kız resmen müze gezgini, çizim yapıp duran uysal bir tip."
Göktuğ sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı gökyüzüne doğru üflerken, yüzünde o aylardır Rüya’ya göstermediği, ilk günkü o karanlık, acımasız ve kibirli tebessüm belirdi. Rüya’yı tamamen kör eden, o aşık sanılan adam gitmiş; yerine otoparktaki o buz gibi yabancı geri dönmüştü.
"Sormayın amına koyayım," dedi Göktuğ, nefret dolu bir rahatlıkla gülerek. "Kızın dünyası masallardan ibaret. Romantik jestler, elimi tutmalar, gözümün içine bakmalar... Tiyatro oynamaktan beynim çürüdü aylardır."
Berk masaya vurarak güldü. "Ama ödül büyüktü kardeşim. Kız bakireydi değil mi? Sen onun ilki oldun, o surları da yıktın ya... Valla parayı anasının sütü gibi hak ettin."
Rüya’nın dizlerinin bağı çözüldü. Dünyanın ekseni kaydı. Baş dönmesiyle arkasındaki ağacın gövdesine tutunmak zorunda kaldı.
Bakireliği... Onun ilki olması...
Göktuğ, o gece onun kulaklarına fısıldadığı o şefkatli sözleri, o korumacı sarılışları, "Sen benim için çok özelsin" demelerini... Hepsini, ama hepsini bir masa dolusu adama malzeme etmişti. Hayatının en özel, en savunmasız, en masum anını bir iddia parasına satmıştı.
"Evet," dedi Göktuğ, sesinde en ufak bir vicdan azabı kırıntısı bile olmadan. Sigarasını küllükte ezerken devam etti: "İlk geceden sonra zaten tamamen kucağıma düştü. Bana nasıl bağlandı anlatamam. Şüphelendiği anlarda iki yalan salladım, 'eski sevgilim beni aldattı da öyle soğudum' falan dedim, anında yuttu salak. Kadınların şu duygusallığını kullanmak o kadar kolay ki..."
"E ne zaman tekmeyi basıyorsun?" diye sordu masadakilerden biri. "Paraları ne zaman topluyoruz?"
"Gelecek ay altı ay doluyor," dedi Göktuğ düz bir sesle. "Söz verdiğim gibi altı ayı tamamlayıp 'sıkıldım' deyip bitireceğim. Birkaç hafta daha sabredeceğiz artık. Ama paraları hazırlayın, kuruşu kuruşuna alırım."
Rüya olduğu yerde donup kalmıştı.
Ne ağlayabiliyordu ne de çığlık atabiliyordu. Vücudundaki bütün kan çekilmiş gibi buz kesmişti. Kalbi sızlamıyordu bile; kalbi parçalanmış, toz zerreleri halinde yok olmuştu. Aylardır sarıldığı o sıcak kollar, uğruna gözyaşı döktüğü o pişmanlıklar, elini tutarken gözlerinin parlaması, arkadaşlarına karşı onu koruması... Bütün o büyülü romantizm, baştan sona kurgulanmış, kusursuz bir tiyatrodan ibaretti.
Göktuğ onu hiç sevmemişti.
Göktuğ ona hiç acımamıştı.
Göktuğ, Rüya’nın gururunu, bedenini, kalbini ve güvenini 1000 liralık bir bahis için ayaklar altına almıştı.
Rüya, boynunda asılı duran ve Göktuğ’un birinci aylarında taktığı o gümüş kolyeye dokundu. Soğuk metal, tenini bir bıçak gibi kesti.
Masadakiler kahkahalarla gülüşmeye, parayı nerede yiyeceklerini tartışmaya devam ederken, Göktuğ masadaki telefonuna uzandı. Rüya’nın adını ekranda görmeyi bekler gibi bir saniye ekrana baktı.
Ve tam o an... Göktuğ başını yan tarafa, çam ağacının olduğu yöne doğru çevirdi.
Bakışları, ağacın gövdesine tutunmuş, yüzü bembeyaz kesilmiş, gözlerinden yaşlar süzülerek ona bakan Rüya ile kesişti.
Göktuğ’un elindeki telefon pat diye masaya düştü. Yüzündeki o alaycı, kibirli tebessüm bir salise içinde donup yok oldu. Simsiyah gözleri dehşetle açıldı. Masadaki diğer arkadaşlarının kahkahaları, Göktuğ’un aniden buz kesmesiyle bıçak gibi kesildi.
"R-Rüya..." dedi Göktuğ. Sesi ilk defa titredi. Yüzündeki o renk tamamen çekildi, dudakları aralandı.
Rüya, ona bakıyordu. Ama o gözlerde artık aşk yoktu. Şüphe yoktu. Öfke bile yoktu. Sadece devasa, simsiyah bir boşluk ve saf bir tiksinti vardı.
Rüya tek bir kelime bile etmedi. Konuşursa boğulacağını biliyordu. Sadece gözlerinin içine bakarak, boynundaki o gümüş kolyeyi tek bir hamlede koparıp aldı ve yere, toprağın üzerine bıraktı.
Ardından arkasını dönüp yavaşça yürümeye başladı. Ne koştu ne de kaçtı. Sadece o kâbusun içinden, arkasında darmadağın olmuş bir enkaz bırakarak sessizce uzaklaştı.
Göktuğ ise masada, hayatının en büyük zaferini kazandığını sandığı o masada, dünyasının kendi üzerine yıkılışını izleyerek öylece donup kalmıştı.