O gergin gecenin ardından kampüse çöken hava, sadece mevsimsel bir serinlik değil, Rüya ile Göktuğ’un arasına giren görünmez bir duvardı. Göktuğ, o akşam gaza basıp gittikten sonra tam iki gün boyunca Rüya’yı aramadı.
Bu iki gün, Rüya için tam bir zihinsel işkenceye dönüşmüştü. Bir yanı gidip Göktuğ’a sarılmak, o buzları eritmek ve eski huzurlu günlerine dönmek istiyordu. Ama diğer yanı, kendi sınırlarını ve gururunu korumak zorunda olduğunu fısıldıyordu. Göktuğ’un o baskıcı, kısıtlayıcı tavrına boyun eğerse, bu ilişkide kendi benliğini kaybedeceğini biliyordu.
Üçüncü günün akşamı Göktuğ, hiçbir şey olmamış gibi Mimarlık Fakültesi’nin önünde bitti. Araba kapısını açıp Rüya’yı alırken yüzünde ne bir öfke vardı ne de özür dileyen bir ifade. Her zamanki o dingin, kendinden emin duruşuna bürünmüştü.
"Yemeğe gidiyoruz," demişti sadece.
Rüya, arabadaki o ağır sessizliği bozmak için hamle yapsa da Göktuğ konuyu geçiştirmiş, tartışmanın üzerini ustaca kapatmıştı. Fakat bu durum Rüya’ya huzur vermiyordu. Aksine, Göktuğ’un bu kadar hızlı rollere girebilmesi, bir anda buz gibi soğuyup hemen ardından dünyanın en ilgili sevgilisine dönüşebilmesi içindeki o unutulmuş şüphe tohumlarını yeniden suluyordu.
Mayıs ayının ortaları gelmişti. İlişkilerinin neredeyse dördüncü ayını geride bırakıyorlardı. Göktuğ, stüdyo gecesindeki o gerilimden sonra strateji değiştirmiş gibiydi. Rüya’ya karşı her zamankinden daha nazik, daha düşünceli davranıyordu. Onu İktisat Fakültesi’ndeki arkadaş grubuyla daha sık bir araya getiriyor, büyük ortamlarda her fırsatta Rüya’nın elini tutup onu ne kadar özel gördüğünü herkese sergiliyordu.
Can, Berk ve grubun diğer üyeleri Rüya’yı tamamen aralarına kabul etmişlerdi. Hatta bir akşam kulübün kutlama yemeğinde Can, kadehini kaldırıp, "Göktuğ’u nihayet adam eden, onu aramızda bir insan gibi yaşatmaya başlayan Rüya’nın şerefine!" diye kadeh kaldırdığında masada büyük bir alkış kopmuştu.
Rüya gülümsüyordu. Göktuğ’un bakışlarındaki o derin tutkuyu, ona dokunurken ellerindeki o hafif titremeyi hissedebiliyordu. Ama ruhunun derinliklerinde, tam olarak adını koyamadığı bir tekinsizlik vardı.
Göktuğ’un arkadaşları bazen aralarında konuşurken, Rüya’nın yaklaştığını fark ettiklerinde aniden susuyor ya da konuyu değiştiriyorlardı. Berk’in, Göktuğ’a bakıp bıyık altından kıkırdamaları; Can’ın zaman zaman Göktuğ’un omzuna vurup garip bakışları... Bütün bunlar Rüya’nın gözünden kaçmıyordu.
"Neden öyle baktın?" diye sordu Rüya bir gün kantinde, Can ve Berk yanlarından ayrıldıktan hemen sonra.
Göktuğ, önündeki kahve bardağıyla oynarken bakışlarını Rüya’ya çevirdi. "Nasıl baktım güzelim?"
"Bilmiyorum," dedi Rüya, parmaklarıyla kolyelesine dokunarak. "Bazen arkadaşların seninle aralarında gizli bir dil konuşuyor gibi hissediyorum. Sanki benim bilmediğim bir şey var ve hepiniz arkamdan bunu izliyorsunuz."
Göktuğ’un gözlerinde çok kısa, saliselik bir kilitlenme oldu. Yüzündeki kaslar bir anlığına kasıldı ama hemen ardından o alışık olunan, büyüleyici tebessümünü yerleştirdi dudaklarına.
Öne doğru eğilip Rüya’nın masanın üzerindeki elini kavradı. Parmaklarını kenetledi. "Saçmalama Rüya. Onlar sadece benim senin yanında nasıl değiştiğime şaşırıyorlar. Kampüsteki o eski umursamaz Göktuğ’un, senin gözünün içine bakan bir adama dönüşmesini sindiremiyorlar, hepsi bu."
Rüya onun gözlerine baktı. O kadar ikna edici, o kadar içten duruyordu ki...
"Seni kaybetmekten korkuyorum Göktuğ," diye fısıldadı Rüya, dürüstçe içini dökerek. "Bazen her şey o kadar mükemmel gidiyor ki, bunun bir rüya olmasından ve uyandığımda sert bir zemine çakılmaktan korkuyorum."
Göktuğ’un bakışlarında garip, ağır bir gölge belirdi. Rüya’nın elini biraz daha sıkı tuttu. Dudaklarını Rüya’nın elinin üzerine bastırdı.
"Korkma," dedi Göktuğ. Sesi bu kez gerçekten pürüzlü ve biraz da sıkıntılı çıkmıştı. "Korkma Rüya... Ben buradayım."
Ancak o gece, Göktuğ onu eve bıraktıktan sonra bile Rüya’nın içindeki o huzursuzluk geçmedi. Odasında yatağına uzandığında, zihni son aylarda yaşanan her anı bir film şeridi gibi geriye sarmaya başladı.
Göktuğ’un o otoparktaki acımasız reddedişi... Ardından iki hafta sonra aniden değişip yalvaran gözlerle kapısına dayanması... Arkadaşlarının tuhaf bakışları... Ve en önemlisi, Göktuğ’un bazen sanki bir görevi tamamlamış gibi derin bir nefes alarak kenara çekilmeleri...
Her şey parçalar halinde zihninde yüzüyordu ama resmin bütünü hâlâ karanlıktı.