İlişkilerinin üçüncüsü ayına girdiklerinde, kışın o sert soğuğu yerini hafif hafif mart rüzgârlarına bırakmaya başlamıştı. Ama bu geçen üç ay boyunca değişmeyen tek şey, Göktuğ’un Rüya’ya olan o düşkün ve korumacı tavrıydı. Artık birbirlerinin hayatına tamamen entegre olmuşlar, Göktuğ’un o tek kişilik soğuk dairesi Rüya’nın ikinci evi haline gelmişti.
Pazar akşamüstü, Göktuğ’un salonundaki devasa televizyonun karşısına kurulmuşlardı. Yerdeki kalın halının üzerine serilmiş minderlerde yan yana oturuyor, ellerindeki konsol kollarıyla çocukça bir rekabet içinde oyun oynuyorlardı. Dışarıda hafif hafif yağmur çiseliyor, salonun köşesindeki loş lambanın ışığı odaya sıcak bir hava katıyordu.
"Hile yapıyorsun ama!" diye bağırdı Rüya gülerek, ekrandaki karakteri Göktuğ’un hamlesiyle köşeye sıkışınca. "O tuşa iki kere basmaman gerekiyordu!"
Göktuğ hafifçe kıkırdayıp konsol kolunu kenara bıraktı. Hiç düşünmeden belinden tutup Rüya’yı kucağına doğru çekti ve başını onun boyun girintisine gömdü. "Hile değil, taktik denir ona güzelim. Ayrıca kazanan benim, ödülümü isterim."
Rüya gülerek onun dağılmış siyah saçlarını parmaklarının arasında gezdirdi. Dudaklarına küçük, sıcak bir öpücük kondurdu. Birlikte geçirdikleri bu üç ay boyunca Göktuğ, dışarıdaki o sert imajını kapının dışında bırakıyor, Rüya’nın yanında çocuksu bir neşeyle ve sınırsız bir şefkatle duruyordu.
Ancak Rüya’nın zihninde, ilk günden beri cevabını aradığı ama aralarındaki büyüyü bozmaktan korktuğu için bir türlü soramadığı o soru hâlâ duruyordu.
Rüya, parmaklarını Göktuğ’un ensesinde gezdirirken sesini biraz yumuşattı. "Göktuğ..."
"Efendim bitanem?" dedi Göktuğ, gözleri kapalı onun kokusunu içine çekerken.
"Sana bir şey soracağım... Ama aramız bozulsun istemiyorum. Sadece... Seni daha iyi anlamak istiyorum."
Göktuğ başını kaldırıp Rüya’nın yüzüne baktı. Simsiyah gözlerinde anlık bir merak belirdi. "Sor güzelim. Senden saklayacağım ya da soramayacağın hiçbir şey yok."
Rüya yutkundu. Bakışlarını Göktuğ’un dudaklarına, ardından tekrar gözlerine çıkardı. "Benimle sevgili olmadan önce... Neden insanlara, özellikle kızlara karşı o kadar soğuk, acımasız ve umursamazdın? Yani... Kampüste herkes seni bir felaket olarak görüyordu. İnsanları kırıp geçmekten hiç çekinmeyen biriydin. Sen gerçekten böyle biri değilsin, biliyorum. Peki neden öyle bir zırh giydin üstüne?"
Göktuğ’un yüzündeki o neşeli tebessüm, Rüya’nın sorusuyla birlikte yavaşça eridi. Bakışlarına aniden koyu, geçmişin tozlu raflarından sıyrılıp gelen derin bir hüzün ve kırgınlık çöktü. Bedeninin hafifçe gerildiğini hissetti Rüya.
Göktuğ derin bir nefes alıp arkasındaki koltuğa yaslandı. Gözlerini pencereye vuran yağmur damlalarına dikti. Bir süre aralarında sadece yağmurun ve odadaki saatin tik tak sesleri yankılandı.
"Bunu... Kampüste ya da hayatımda çok az kişiye anlattım," dedi Göktuğ, sesi aniden kalınlaşıp pürüzlenerek. "Can ve Berk dışında kimse bilmez."
Rüya elini Göktuğ’un dizine koyup hafifçe sıktı. "Anlatmak zorunda değilsin eğer canını yakıyorsa..."
"Yok," dedi Göktuğ, Rüya’nın elini tutup kendi elinin arasına alarak. "Bilmeni istiyorum. Seni o buzdan duvarlarla karşıladığım için neden öyle olduğumu bilmeyi hak ediyorsun."
Göktuğ gözlerini kapattı, sanki o yıllara geri dönüyordu. "Lisedeyken... Çocukluğumdan beri birlikte büyüdüğüm, ilk aşkım dediğim bir kız vardı. Mahalleden, çocukluğumdan beri hayatımın merkezindeydi. Ben dünyayı onun etrafında dönüyor sanıyordum. Liseyi bitirip üniversiteye geçtiğimiz ilk yıl... Her şey değişti."
Göktuğ acı bir tebessümle başını salladı. "O kız, o güvendiğim, birlikte büyüdüğüm insan meğer beni aylarca başkasıyla aldatıyormuş. Üstelik bunu öğrenme şeklim de pek gurur duyulacak bir şey değildi. Hayatım bir gecede darmadağın oldu."
Rüya’nın göğsüne bir ağırlık çöktü. Göktuğ’un elini biraz daha sıkı tuttu.
"O günden sonra..." diye devam etti Göktuğ, sesi kısılarak. "Kafamda tek bir düşünce oluştu: Kimseye güvenme. Kimsenin duygusuna inanma. Kızların hepsi aynıdır, hepsi bir noktada seni yarı yolda bırakır, oynar ve gider. Ben de kendimi korumak için bir zırh giydim Rüya. Beni kimse kıramasın diye, ilk adımı ben atıp insanları kırdım. Kızları sadece vakit geçirecek, ciddiye alınmayacak birer detay olarak gördüm. Ta ki..."
Göktuğ duraksadı. Bakışlarını yağmurlu pencereden çekip doğrudan Rüya’nın gözlerine dikti. O gözlerdeki kırgınlık gitmiş, yerine Rüya’ya duyduğu o sonsuz minnet ve aşk gelmişti.
"Ta ki sen o otoparkta karşıma geçip, gözlerimin içine bakarak kalbini avuçlarıma bırakana kadar," dedi Göktuğ, parmak uçlarıyla Rüya’nın yanağını okşayarak. "Sen bana o gün reddedilmene rağmen öyle temiz, öyle gerçek baktın ki... Ben hayatımda ilk defa ördüğüm o duvarların altında kaldım. Sen benim kadınlara, insanlara ve aşka olan güvenimi tek başına geri getirdin Rüya."
Rüya’nın gözleri doldu. İçindeki o son kuşku kırıntısı da bu acı anlatıyla birlikte tamamen eriyip yok oldu. Göktuğ’un geçmişte yaşadığı bu devasa travma, onun ilk baştaki soğukluğunu da, sonrasındaki o korumacı ve tutkulu sarılışını da mükemmel bir şekilde açıklıyordu.
Rüya öne doğru eğilip kollarını Göktuğ’un boynuna doladı. "Seni asla bırakmayacağım," diye fısıldadı kulağına. "Sana o acıyı unutturacağım Göktuğ. Söz veriyorum."
Göktuğ, Rüya’yı sımsıkı bağrına bastı. Başını onun saçlarına gömüp derin bir nefes çekti.
Rüya, sevdiği adamın yaralarını sardığına, onun ruhunu iyileştirdiğine tüm kalbiyle inanıyordu. Karşısındaki adamın ona ne kadar derin bir aşkla bağlı olduğunu hissediyor, bu hikâyenin sonunun sonsuz bir mutluluk olacağını sanıyordu...