Göktuğ’un dairesindeki o uzun, tutku dolu gecenin ardından, salonun devasa pencerelerinden içeri giren gri sabah ışıkları odaya yavaşça süzülüyordu.
Rüya, geniş yatağın yumuşak çarşafları arasında gözlerini açtığında, tenine çarpan tatlı bir sıcaklık hissetti. Göktuğ’un güçlü kolu beline sımsıkı dolanmış, başı ise Rüya’nın boyun girintisine gömülmüştü. Bedenindeki hafif sızı, Dün gece yaşananların bir rüya değil, tamamen gerçek olduğunun kanıtıydı. Rüya, hayatının en özel, en savunmasız anını bu adama teslim etmişti. Ve içindeki o huzurlu kabullenişle yavaşça arkasına dönüp Göktuğ’un uyuyan yüzünü izlemeye başladı.
Göktuğ uyurken o sert, mesafeli ve ulaşılmaz halinden eser kalmıyordu. Yüz hatları yumuşamış, kirpikleri yanaklarına dökülmüştü.
Rüya, parmak uçlarını hafifçe onun yanağında gezdirdi. O an, otoparkta onu acımasızca reddeden Göktuğ ile şu an yanında yatan adam arasındaki devasa farkı düşündü. Bir insan bir başkası için bu kadar değişebilir miydi? Bir adam, bir kadının sevgisiyle tamamen baştan yaratılabilir miydi? Rüya, tüm kalbiyle buna inanıyordu artık.
Göktuğ, kıpırdanarak gözlerini hafifçe araladı. Rüya’yı tam karşısında, kendisine sevgiyle bakarken görünce dudaklarının kenarında yumuşacık bir tebessüm belirdi. Kolunu biraz daha sıkılaştırıp Rüya’yı göğsüne doğru çekti.
"Günaydın," diye fısıldadı Göktuğ. Sesi uykudan dolayı pürüzlü ve kalındı. Dudaklarını Rüya’nın alnına uzunca bastırdı. "İyi misin? Sancın ya da bir rahatsızlığın var mı?"
Sesinde o kadar gerçek bir endişe ve şefkat vardı ki, Rüya’nın kalbi bir kez daha eridi. "İyiyim," dedi Rüya, mahcup bir tebessümle başını onun göğsüne yaslayarak. "Sadece... Çok garip ve çok güzel bir his."
Göktuğ, Rüya’nın çenesinden tutup yüzünü hafifçe yukarı kaldırdı. Simsiyah gözleri son derece ciddi, son derece derindi.
"Sen benim için çok özelsin Rüya," dedi Göktuğ, her bir kelimenin üzerine basarak. "Dün gece... Benim için sadece bir gece değildi. Bunu sakın unutma, tamam mı?"
Rüya başıyla onayladı. Göktuğ’un bu sahiplenici tavrı, içindeki son tereddüt kırıntılarını da yakıp yıkmıştı.
O gün boyunca Göktuğ, Rüya’yı el üstünde tuttu. Mutfakta birlikte kahvaltı hazırladılar, Rüya’nın en sevdiği müzikler eşliğinde kahvelerini yudumladılar. Göktuğ’un evindeki o soğuk, bekâr havası, Rüya’nın varlığıyla bir anda sıcak bir yuvaya dönüşmüş gibiydi.
Pazartesi günü kampüse döndüklerinde ise durum tamamen farklı bir boyuta taşınmıştı.
Göktuğ, Rüya’nın elini tutarak Mimarlık Fakültesi’nin önüne kadar yürüdü. Herkesin gözü üzerlerindeydi. Kampüsün o dertsiz, çapkın Göktuğ’u, şimdi elindeki çizim çantasını taşıdığı kızın gözlerinin içine bakarak gülüyordu.
"Akşam teslimin bitince kütüphaneden ben alacağım seni," dedi Göktuğ, ayrılmadan önce Rüya’nın dudaklarına küçük bir öpücük kondurarak. "Geç kalma."
Rüya stüdyoya girdiğinde, Damla ve Bartu masada oturmuş onu bekliyordu. Rüya’nın yüzündeki o ışıl ışıl, âşık ifadeyi gördüklerinde birbirlerine baktılar.
"Bebeğim... Sen resmen bulutların üzerinde yürüyorsun," dedi Damla, kollarını kavuşturup gülümseyerek. "Şu haline bak, gözlerinin içi gülüyor."
"Galiba gerçekten yanılmışız," dedi Bartu da içtenlikle. "Göktuğ’un sana olan tavrını, sana nasıl baktığını gördükçe adamın değiştiğine inanmaya başladım. Senin o temiz kalbin o buz adamı bile eritti kanka."
Rüya arkadaşlarına sarılırken içinden şükrediyordu. Her şey o kadar mükemmel, o kadar kusursuzdu ki...