İçeriğe geç

Kusursuz Gelecek

Bölüm 6 · 6 dk okuma

Kusursuz Gelecek

Bölüm 6

Hücrenin soğukluğu

"Demir parmaklıklar ardına kilitlendiğinizde, zaman artık tıp kitaplarındaki gibi kronolojik ilerlemez. Sadece saniyelerin etinizi ısıran amansız gıcırtısını duyarsınız."

3 Şubat 1896, Pazartesi.

Saat: 04.30

Cincinnati Merkez Karakolu’nun bodrum katındaki taş hücre, tıp fakültesinin morgundan bile daha soğuk ve rutubetliydi. Üzerimdeki o şık, pahalı şehirli ceketini almışlardı. Şimdi sadece ince bir gömlekle, köşedeki küflü yatağın üzerinde oturmuş, karşı duvardan sızan lağım sularını izliyordum. Bileklerimde kelepçelerin bıraktığı o çiğ kırmızı izler sızlıyordu.

Yandaki hücreden gelen hıçkırık ve kusma sesleri, Alonzo’nun çoktan çözüldüğünün kanıtıydı. O korkak, iradesiz taşra çocuğu, polisin ilk sorgusunda diz çökmüştü.

Demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren Campbell Bölge Şerifi, elindeki kalın dosyayı hücrenin ortasındaki paslı demir masaya fırlattı. Arkasından iki dedektif, kollarımdan tutarak beni zorla sandalyeye oturttu. Şerif, o tütün kokan nefesiyle tam yüzüme doğru eğildi. Gözlerinde, bir avcıyı köşeye sıkıştırmış olmanın o vahşi tatmini vardı.

"Planın fena değildi Jackson," dedi, sesini alaycı bir tonda yayarak. "Kafası olmayan bir cesedin kimliğini bulamayacağımızı sandın. Ama o dindar kızın ayağına giydirdiğin o taşra kunduraları, senin o kibirli tıp zekanı çöpe attı. Greencastle’daki telgraf kayıtları, Pearl ile arandaki o gizli mektupları taşıyan çocuk... Hepsi elimizde."

Yüzümdeki o buz gibi, kibirli ifadeyi bozmadım. Gözlerimi Şerif’in gözlerine diktim. "Ben bir cerrah adayıyım Bay Şerif," dedim, sesimi olabildiğince düzgün ve mesafeli tutarak. "Bana yönelttiğiniz bu iğrenç suçlamaların hiçbir tıbbi veya hukuki dayanağı yok. Pearl Bryan adında bir kızı tanıyorum, doğru. Ama onun o 'gizemli hastalığı' ile benim hiçbir ilgim yok. O gece nerede olduğumu kanıtlayacak şahitlerim var."

Şerif aniden masaya sert bir tokat indirdi. Öyle bir gümleme koptu ki, hücrenin tavanından tozlar döküldü. "Hâlâ yalan söylüyorsun, seni aşağılık sosyopat!" diye kükredi. "Oda arkadaşın Alonzo her şeyi itiraf etti! O cuma gecesi Fort Thomas’taki Locke Çiftliği'ne o kiralık faytonla gittiğinizi, kızı o çamurun içinde nasıl neşterle doğradığını tek tek anlattı!"

İçimden Alonzo’nun gırtlağını o an orada sıkıp öldürmek geçti. Ama dışarıdan sadece hafifçe gülümsedim. "Alonzo bir korkaktır," dedim. "Polis baskısıyla ne diyeceğini şaşırmış. Bir deliliniz var mı?"

Şerif arkasına yaslandı, sinsi bir gülümseme belirdi yüzünde. "Var Jackson. Dedektiflerim şu an tıp fakültesindeki o bodrum katını altüst ediyor. O asit kazanlarını, cerrahi aletlerini inceliyorlar."

Aynı Gün, Saat: 11.00.

Cincinnati Diş Hekimliği Koleji / Anatomi Lavabatuarı

Laboratuvarın kapıları polis kordonuyla kapatılmıştı. Profesörler ve dekan, şok içinde dedektiflerin arama yapışını izliyordu. Adli tıp uzmanları, benim ve Alonzo’nun kullandığı dolapları, tıp çantalarını tek tek açtılar.

Ve aradıklarını bulmaları uzun sürmedi.

Kullanılmış cerrahi neşterlerin ve kemik testerelerinin üzerinde, her ne kadar asitle temizlemiş olsak da, metalin mikroskobik gözeneklerine işlemiş olan o taze kan kalıntıları kimyasal solüsyonlarla reaksiyona girdiğinde laboratuvar mavi bir ışıkla parıldadı. Ama asıl büyük darbe, asit kazanının kapağı açıldığında vuruldu.

Asit, Pearl’ün etini ve kemiklerini büyük oranda eritmişti; fakat döküm kazanın dibindeki o koyu, zift gibi tortunun içinde erimeden kalan birkaç küçük parça vardı: Pearl’ün o çok sevdiği açık mavi elbisesine ait yanmış bir kumaş parçası ve o meşhur kıvırcık saçlarından geriye kalan birkaç sararmış tel...

Kusursuz planım, o kazanın dibindeki bir parça kumaş yüzünden tamamen çökmüştü.

15 Şubat 1896, Cuma.

Newport Ceza Mahkeme Salonu.

Tüm Amerika’nın gözü bu davadaydı. Mahkeme salonunun önü, ellerinde "Katillere İdam!" yazılı pankartlarla bekleyen binlerce öfkeli insanla dolup taşıyordu. İçeride ise Bryan ailesi, Pearl’ün abisi ve dindar babası Alexander Bryan en ön sırada oturuyordu. Babasının gözlerindeki o amansız intikam arzusunu, bana bakarken tir tir titreyen ellerini görebiliyordum.

Savcı, jürinin önünde yürürken elimdeki o mektupları ve laboratuvardan çıkan kanıtları tek tek havaya kaldırdı.

"Bu adamlar," dedi Savcı, parmağıyla beni ve Alonzo’yu göstererek. "Tıp bilgisini hayat kurtarmak için değil, masum bir taşra kızının canını vahşice almak ve onun o beş aylık doğmamış bebeğini katletmek için kullandılar! Bu sadece bir cinayet değil, Tanrı’nın adaletine karşı işlenmiş bir savaştır!"

Alonzo hıçkırarak başını masaya gömdü, suçunu tamamen kabul edip af diliyordu. Bense dimdik oturuyordum. Hakim bana doğru eğildi.

"Scott Jackson," dedi, sesi mahkeme salonunda bir ölüm çanı gibi çınladı. "Pearl Bryan'ın o kesik başını nereye sakladınız? Eğer yerini söylersen, jürinin merhametine sığınabilirsin."

Gözlerimi Pearl’ün babasına çevirdim. Yüzümde, o eski değirmendeki o buz gibi, muzaffer gülümseme belirdi son kez. Geleceğim mahvolmuştu, ipe doğru yürüyordum ama o sırrı onlara vermeyecektim. Pearl’ün o güzel yüzü, sadece benim zihnimdeki o karanlık odada kalacaktı.

"Bilmiyorum Sayın Hakim," dedim, sesimdeki o rahatsız edici sakinlikle tüm salonu ürperterek. "Belki de nehrin derinliklerinde, ait olduğu o karanlıktadır."

20 Şubat 1896, Perşembe

Saat: 23:45.

Mahkemenin karar için ara verdiği o uzun gecelerden biriydi. Newport Cezaevi’nin taş duvarları arkasında, gaz lambasının titreyen ışığında avukatımla karşı karşıya oturuyorduk. Masanın üzerinde, tıp fakültesinde aldığım o yüksek notların, başarı belgelerimin durduğu dosya vardı. Avukatım bıkkın bir şekilde gözlüklerini sildi.

"Scott, anlamıyorsun," dedi, sesi neredeyse fısıltı halindeydi. "Jüri senin o kibirli, sakin tavrından nefret etti. Salon tıklım tıklım ve dışarıdaki o köylüler senin tıp eğitiminle, aristokrat tavrınla alay ettiğini düşünüyor. Alonzo ağlayarak merhamet dilendiği için belki paçayı yırtacak. Ama sen... Sen tek bir kelimeyle o ipi boynuna doluyorsun. Yalvarırım şu kafanın yerini söyle. Kızın babası Alexander Bryan perişan durumda. Bir mezarı olsun istiyorlar."

Avukatımın o acınası, korku dolu yüzüne baktım. Gömleğimin kollarını yavaşça düzelttim; sanki hâlâ o şık tıp laboratuvarındaymışım gibi.

"Ben bir cerrahım, Bay Jenkins," dedim, sesimdeki o sarsılmaz kibir odadaki havayı dondurdu. "Bir cerrah, başladığı operasyonu yarıda bırakmaz. Onlara o parçayı verirsem, bu kurguladığım kusursuz sanat eserini kendi ellerimle bozmuş olurum. Pearl benim hayatımı, o çok değer verdiğim geleceğimi rehin almaya çalıştı. Bense ondan geriye kalan tek şeyi, onun o dindar ailesinin asla ulaşamayacağı bir sır olarak saklıyorum. Bu oyunun galibi hâlâ benim."

Avukatım dehşet içinde sandalyesini geri çekti. "Sen... Sen bir delisin," diye mırıldandı ve dosyalarını toplayıp hücreyi terk etti. Demir kapı arkasından kapandığında, içeride kalan o zifiri karanlıkta tek başıma güldüm.

21 Şubat 1896, Cuma.

Saat: 10.00.

Newport Ceza Mahkemesi.

Salon o kadar kalabalıktı ki, insanların nefes alışverişleri bile içeride boğucu bir sıcaklık yaratıyordu. Jüri üyeleri yerlerine oturduğunda, salona ölümcül bir sessizlik çöktü. Pearl’ün abisi Fred Bryan, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. Eğer elleri bağlı olmasaydı, o an oracıkta gırtlağıma sarılacağını biliyordum.

Hakim büyük tokmağını masaya vurdu. Güm. Güm.

"Jüri kararını vermiştir," dedi Hakim, elindeki siyah kağıdı açarak. Gözlüğünün üzerinden bana buz gibi baktı. "Sanık Scott Jackson... Pearl Bryan’ı planlayarak, vahşice ve canice katletmek suçundan suçlu bulunmuştur. Mahkememizin kararı; sanığın tıp bilgisini bu canilikte bir araç olarak kullanması ve pişmanlık göstermemesi göz önünde bulundurularak, asılmak suretiyle idam edilmesidir."

Salonda bir anda çığlıklar, alkışlar ve uğultular koptu. İnsanlar adaletin yerini bulmasının sevinciyle birbirine sarılıyordu. Alonzo yanımda hıçkırarak yere yığıldı, gardiyanlar onu kollarından tutarak sürükledi.

Bense sadece yerimde dikleştim. Şapkamı elime aldım, Hakime doğru hafifçe başımı eğdim. Yüzümdeki o alaycı, o buz gibi gülümseme tek bir saniye bile eksilmedi. İdam sehpasının o yağlı ilmeği boynuma geçse bile, Pearl Bryan’ın o kayıp parçası benimle birlikte toprağın altına girecekti. Onlara istedikleri o son zaferi asla vermeyecektim.

Saat: 22.00.

Ölüm hücreme geri götürüldüğümde, pencereden dışarıdaki o dondurucu Kentucky havasına baktım. Sis yine vadinin üzerine çöküyordu; tıpkı o cuma gecesi gibi. Cebimde artık köstekli saatim yoktu ama kalbimin ritmik atışları, bana o son trenin yaklaştığını haber veriyordu.

Kusursuz geleceğim belki bir darağacında son bulacaktı, evet... Ama ismim bu karanlık hikayeyle sonsuza kadar o tıp kitaplarının ve mahkeme kayıtlarının en kan dondurucu sayfalarında yaşayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.