"Bir cerrah için insan bedeni sadece et, kemik ve damarlardan ibarettir. Ruhun nereye gittiği bizi ilgilendirmez. Biz sadece geride kalan kanıtları temizlemekle mükelleftik."
31 Ocak 1896, Cuma.
Saat: 21.00.
Fort Thomas'ın Locke Çiftliği'ne ait o ıssız meyve bahçesinde, sisin ve zifiri karanlığın ortasında her şey birkaç dakika içinde olup bitmişti. Pearl’ün nehir rüzgarına karışan o son çığlığı, boğazına saplanan soğuk çeliğin sesiyle anında kesildi. Yere yığıldığında, dondurucu toprağın üzerindeki karlar saniyeler içinde koyu bir kırmızıya boyandı.
Alonzo, elindeki fenerle bir iki adım geride durmuş, titreyen nefesiyle etrafı gözetliyordu. "Bitti mi Scott?" diye fısıldadı, sesi rüzgarda kaybolacak kadar cılızdı. "Öldü mü?"
Eğildim, parmaklarımı Pearl’ün çamurlu boynuna bastırdım. Nabız yoktu. Az önce hıçkıran, yalvaran o dindar taşra kızı artık sadece hareketsiz bir et yığınından ibarettir.
Ancak asıl dehşet o an başladı. Tıp fakültesinde bize öğretilen ilk şey, cinayet veya yasa dışı bir cerrahi müdahale sonrası kimlik tespitinin nasıl engelleneceğiydi. Bir insanın kimliğini ele veren en büyük kanıt yüzüydü. Eğer yüzü yok ederseniz, polisin elinde sadece kim olduğu belirsiz bir ceset kalırdı.
"Çantayı aç Alonzo," dedim. Sesimde en ufak bir titreme, en ufak bir pişmanlık yoktu. Buz gibiydim.
"Ne... Ne yapacaksın?" Alonzo feneri cesede doğru tuttuğunda, gözlerindeki o saf vahşeti gördüm.
"Yüzünü yok edeceğiz," dedim. "Başını gövdesinden ayıracağız. Böylece Greencastle'daki dindar ailesi gelse bile bu cesedin ona ait olduğunu kanıtlayamayacak."
Alonzo istifra edecek gibi oldu ama onu sert bir bakışla susturdum. Tıp çantamdan o en kalın, kemik kesmek için kullandığımız özel cerrahi testereyi ve büyük neşteri çıkardım. Gece yarısına kadar, o dondurucu kış ayazında, sisin ortasında iki tıp öğrencisi olarak tüm anatomik bilgimizi bir cinayeti gizlemek için kullandık. Kasları, dokuları ve kemikleri milimetrik bir soğukkanlılıkla ayırdık. Pearl’ün o kıvırcık saçlı başı gövdesinden ayrıldığında, Alonzo onu koyu renkli bir çuvalın içine tıktı.
1 Şubat 1896, Cumartesi.
Saat: 07.30.
Ertesi sabah, Fort Thomas sakinlerinden genç bir çiftçi olan John Newheiser, Locke Çiftliği'nin yakınlarındaki patikadan atıyla geçerken, çalıların arasında tuhaf bir karaltı fark etti. Atı huzursuzca kişneyip geri çekilince, genç adam eyerinden inip çamura batmış olan o kahverengi paltoya doğru yürüdü.
Çalılıkları araladığında gördüğü şey, hayatı boyunca kabuslarından çıkmayacak o dehşetti.
Yerde, karın ve çamurun ortasında sırtüstü yatan bembeyaz bir kadın bedeni vardı. Ancak kadının boynundan yukarısı tamamen yoktu. Kan dondurucu bir cerrah titizliğiyle, tek bir kemik parçası bile pürüz bırakmayacak şekilde başı kesilmişti. Daha da korkunçı, kadının elleri ve parmakları sağlamdı ama kıyafetleri sırılsıklam kan içindeydi.
Olay yerine alelacele gelen Campbell Bölge Şerifi ve taşra doktorları, cesedi incelemek için morga kaldırdıklarında asıl büyük kırılma yaşandı. Yapılan otopside, taşra doktorunun eli ayağı titredi.
"Bu kadın..." dedi doktor, gözlüklerini silerek. "Bu kadın yaklaşık beş aylık hamileymiş."
İşte gerçek o an, o buz gibi morg odasında ortaya çıktı. Pearl Bryan, Scott Jackson'a yazdığı mektuplarda dindar korkuları yüzünden o kelimeyi asla telaffuz edememiş, sadece "amansız bir hastalık" diyerek çare aramıştı. Ancak karnında büyüyen o beş aylık pürüz, onun ölüm fermanı olmuştu.
Aynı Gün, Saat: 14.00.
Cincinnati Diş Hekimliği Koleji.
Laboratuvarda, Alonzo ile yan yana durmuş, dün geceki ameliyattan kalan cerrahi aletleri asitli suların içinde dezenfekte ediyorduk. Gazeteler şimdiden "Fort Thomas'ta Başsız Kadın Dehşeti!" diye manşetler atmaya başlamıştı. Tüm Amerika ayağa kalkmıştı. Herkes bu vahşi cinayeti işleyen canavarları arıyordu.
Alonzo, elindeki neşteri titreyen parmaklarıyla kurularken fısıldadı: "Onun kafasını ne yapacağız Scott? Çuval odamda duruyor. Kokmaya başlayacak."
"Sakin ol," dedim, asit kazanının buharı yüzüme vururken sinsi bir şekilde gülümseyerek. "O kafa asla bulunmayacak. Yarın gece laboratuvara geleceğiz. Profesörlerin kadavraları erittiği o büyük asit kazanları var ya... Pearl'ün o güzel yüzünü o kazanın içine bırakacağız. Ondan geriye sadece simsiyah bir sıvı kalacak. Ve bizim kusursuz geleceğimiz, hiçbir pürüz olmadan devam edecek."
Pearl Bryan’ın başı o çuvalın içinde, Alonzo'nun yatağının altında beklerken, Cincinnati sokaklarında Şerif'in dedektifleri cesedin ayağındaki o çok özel, nadir bulunan kunduranın seri numarasını incelemeye başlamışlardı bile. Çember, iki tıp öğrencisinin etrafında yavaş ama ölümcül bir hızla daralıyordu...
2 Şubat 1896, Pazar.
Saat: 02.15.
Cincinnati Diş Hekimliği Koleji’nin binası pazar gecesi gece yarısından sonra tamamen terk edilmiş, zifiri karanlığa gömülmüştü. Sadece bodrum katındaki anatomi laboratuvarının kalın, buzlu camından içeriye sızan cılız sokak lambasının ışığı vardı.
Alonzo, elinde o ağır, koyu renkli çuvalı tutarken titremekten ayakta duramıyordu. Çuvalın altından sızan ve pıhtılaşmış olan o koyu lekeler, laboratuvarın steril kokusuna tezat, paslı bir demir kokusu yayıyordu etrafa.
"Çabuk ol Alonzo, ses çıkarma," diye fısıldadım.
Laboratuvarın arkasındaki gizli bölmeye geçtik. Orada, tıp öğrencilerinin kadavra parçalarını, ameliyat atıklarını ve çürüyen dokuları yok etmek için kullandığı, içi sülfürik asit dolu devasa bir döküm kazan duruyordu. Kazanın kapağını yavaşça açtım. İçeriden yükselen o geniz yakan, göz yaşartan asit buharı yüzümüze vurdu.
"Ver şunu," dedim, elimi çuvala doğru uzatarak.
Alonzo yutkundu, gözlerini kapatıp çuvalı bana uzattı. Çuvalın ağzını açtım. Ay ışığı, o kazanın kenarında son kez Pearl Bryan’ın o güzel, solgun yüzüne ve kıvırcık saçlarına vurdu. O elma bahçesinde bana teslim olan, o eski değirmende aşkı için cehennem ateşini göze alan kızın yüzü...
Hiç tereddüt etmedim. Bir cerrah soğukkanlılığıyla, o kesik başı asit kazanının içine bıraktım. Coosss... diye boğucu bir ses yükseldi laboratuvarda. Et yiyen asit, saniyeler içinde o masumiyeti, o sırrı ve o cinayetin en büyük kanıtını köpürterek eritmeye başladı. Kapak kapandı. Güm.
"İşte şimdi," dedim, ellerimi önlüğüme silerek Alonzo’ya döndüm. "Kusursuz plan tamamlandı. Kafası olmayan bir cesedin kime ait olduğunu asla bulamazlar."
Aynı Gün, Saat: 10.00.
Campbell Bölge Şerifliği
Ancak benim cerrah zekamın hesaba katmadığı, taşra insanının o küçük ama ölümcül bir detayı vardı.
Morg odasında, Campbell Bölge Şerifi ve dedektifler, Pearl’ün başsız bedeninin başında duruyorlardı. Cesedin üzerindeki kıyafetler çamur içindeydi ama dedektiflerden birinin gözü, kadının ayağındaki o tertemiz, şık, açık renkli deri kunduralara takıldı. Bu kunduralar, taşra işi değildi.
"Şerif, şuna bakın," dedi dedektif, cesedin sağ ayağındaki ayakkabıyı çekip çıkararak. Ayakkabının tabanını ters çevirdi. İç astarda, çok net bir şekilde basılmış bir imalat damgası ve seri numarası duruyordu: “Louis & Hayes Mağazası, Greencastle, Indiana.”
Şerif gözlerini kıstı. "Bu kız buralı değil. Indiana'dan gelmiş. Hemen Greencastle polisiyle irtibata geçin. Bu mağazadan son aylarda bu numara ayakkabıyı alan tüm genç kızların listesini istiyorum!"
O telgraf hatları, o pazar sabahı Cincinnati'den Greencastle’a doğru çılgınlar gibi çalışmaya başladı. Mağaza kayıtları saniyeler içinde tarandı. O ayakkabının, Alexander Bryan’ın birkaç ay önce kızı Pearl için aldığı o özel yapım kundura olduğu anlaşıldı. Kayıp ilanı verilen Pearl Bryan’ın ismi, o başsız bedenin üzerine bir mühür gibi çakıldı.
Ve o listenin hemen altında, Pearl’ün kasabadaki gizli mektuplarını taşıyan o zenci çocuğun ifadesi polisin eline ulaştı: "Pearl abla, her çarşamba kiliseden sonra tıp öğrencisi Scott Jackson adında bir adama mektup gönderirdi..."
Saat: 23.30.
Pansiyon odamda, yatağıma uzanmış, ertesi günkü tıp sınavımın notlarını inceliyordum. İçim tamamen rahattı. Pearl erimiş, nehir akmış, sır toprağa gömülmüştü.
Birden, pansiyonun dış kapısı büyük bir gürültüyle, baltayla kırılırcasına sarsıldı. Aşağıdan gelen bağrışmalar ve merdivenleri hızla tırmanan o ağır, demirli çizme sesleri odamın kapısına kadar dayandı.
Kapı tek bir tekmeyle menteşelerinden fırlayıp yatağımın önüne düştüğünde, karşımda ellerinde silahlarla Campbell Şerifi ve beş dedektif duruyordu.
"Scott Jackson!" diye kükredi Şerif, silahının namlusunu tam alnımın ortasına dikerek. "Pearl Bryan’ı vahşice katletmek ve bedenini parça feda etmek suçundan tutuklusun!"
Köstekli saatim masanın üzerinde tık, tık, tık diye saniyeleri sayarken, kelepçelerin o soğuk metal bileklerime kapandığını hissettim. Kusursuz geleceğim, o an odanın ortasına çöken o karanlık çemberin içinde yok olup gitti...

