İçeriğe geç

Kusursuz Gelecek

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Kusursuz Gelecek

Bölüm 4

Dumanlı istasyon, sisli patikalar

"Korku, insana en büyük yalanları bile birer kurtuluş umudu gibi gösterir. Pearl o trenden indiğinde gözlerinde korku vardı; ama beni gördüğünde o korkunun yerini amansız, aptalca bir rahatlama aldı."

31 Ocak 1896, Cuma.

Saat: 16.45.

Cincinnati Merkez Tren İstasyonu’nun devasa demir çatısının altında, lokomotiflerden yayılan yoğun, gri kömür dumanı ve geniz yakan o kükürt kokusu havayı tamamen esir almıştı. Dışarıda dondurucu bir ocak ayı ayazı vardı ve istasyonun loş fenerleri, dumanın arasında bulanık birer leke gibi parıldıyordu. İnsanlar paltolarına sarınmış, ellerinde valizleriyle bir yerlere yetişmeye çalışırken, ben ve Alonzo Walling, peronun en karanlık köşesinde, bir döküm sütunun gölgesine sığınmış bekliyorduk.

Ceketimin iç cebindeki köstekli saatimi çıkardım, kapağını yavaşça açtım. Saat tam 16.50’ydi. Greencastle’dan kalkan öğleden sonra treninin raylar üzerinde çıkardığı o amansız demir sesleri istasyonun tavanında yankılanmaya başladı. Tren, simsiyah bir canavar gibi dumanlar püskürterek perona yanaştı.

"Hâlâ vazgeçebiliriz Scott," diye fısıldadı Alonzo. Sesindeki o titremeyi, o korkaklığı hissedebiliyordum. Şapkasının siperliğini gözlerine kadar indirmiş, durmadan etrafı kontrol ediyordu. "Kızı hemen bir otele yerleştiririz, yarın sabah da bir yolunu bulur..."

"Kapa çeneni Alonzo," diyerek sözünü kestim. Sesim trenin fren sesinden bile daha keskindi. "Geri dönüş yollarını o eski değirmende bıraktık biz. Şimdi gözünü perondan ayırma."

Lokomotifin buharı perona yayıldığı an, vagonların kapıları açıldı ve yolcular inmeye başladı. Ve işte oradaydı...

Pearl, vagonun basamaklarından yavaşça indi. Üzerinde, aylar önce elma bahçesinde giydiği o narin kıyafetlerden eser yoktu. Kahverengi, kalın ve yıpranmış bir kışlık paltoya sarınmıştı. Elinde küçük, eski bir el valizi tutuyordu. Yüzü kireç gibi beyazdı; gözlerinin altı morarmış, o bir zamanlar parıldayan masum bakışları yerini derin bir yorgunluğa ve acıya bırakmıştı. Kalabalığın arasında çaresizce, o ürkek gözleriyle beni arıyordu.

Sütunun gölgesinden çıktım, ağır adımlarla ona doğru yürüdüm. Beni gördüğü an, o solgun yüzünde tarifi imkansız bir rahatlama belirdi. Valizini yere bırakıp neredeyse üzerime doğru koşacaktı ama elimi hafifçe kaldırarak onu durdurdum. Burada, insanların gözü önünde dikkat çekemezdik.

"Scott..." diye fısıldadı yanıma geldiğinde. Sesi o kadar bitkindi ki, soğuk havada çıkan nefesi titriyordu. "Geldin. Tanrıya şükürler olsun geldin. Kasabadan nasıl kaçtığımı, trende ne acılar çektiğimi bir bilsen... Bu hastalık beni bitiriyor Scott. Beni hemen o doktora götüreceksin değil mi?"

"Geçti Pearl," dedim. Yüzüme o eski, büyüleyici şefkat maskemi taktım. Yere bıraktığı valizini aldım ve diğer elimle onun buz gibi olmuş elini kavradım. "Sana her şeyi halledeceğimi söylemiştim. Buradasın ve artık güvendesin. Bu rahatsızlık bu gece tamamen son bulacak."

Alonzo’ya arkadan bir işaret çaktım. Alonzo, istasyonun dışındaki o tenha sokakta bekleyen kiralık üstü kapalı faytonu hazırlamak için önden gitti. Pearl’ün koluna girdim, onu istasyonun dumanlı kalabalığından çıkarıp dondurucu Cincinnati sokaklarına doğru yönlendirdim. Attığı her adımda, karnındaki o pürüzü gizlemek için paltosunu önünde nasıl sıkıca kavradığını fark ediyordum. Zavallı kız, bir şifa merkezine gittiğini sanıyordu.

Saat: 18.45.

Faytonun ahşap kabininin içinde, koyu bir karanlığın ortasındaydık. Dışarıda sis, Cincinnati’yi ve Ohio Nehri’ni tamamen yutmuştu. Atların nalları buzlu taş yollarda tık, tık, tık diye ritmik bir ses çıkarıyor, bu ses bana tıp fakültesindeki o çene kemiğine vurulan darbeleri hatırlatıyordu. Pearl başını omzuma koymuştu, durmadan ağlıyor ve gizlice dua ediyordu.

Faytonu süren Alonzo, atları nehrin karşısına, Kentucky sınırına doğru sürüyordu. Şehrin ışıkları arkamızda kalıp, Fort Thomas’ın o ıssız, ağaçlık ve zifiri karanlık patikalarına girdiğimizde, içerideki hava daha da soğudu.

Pearl başını omzumdan kaldırdı, kırık panjurdan dışarıdaki o zifiri karanlığa baktı. İçindeki o dindar kızın sezgileri nihayet uyanmaya başlamıştı. Korku, sisin içinden sıyrılıp yüzüne vurdu.

"Scott..." dedi, sesi bu kez titriyordu. "Nereye gidiyoruz? Şehir arkamızda kaldı. Burası çok karanlık, hiçbir hastane veya doktor evi böyle bir dağ başında olmaz. Scott, yalvarırım doğruyu söyle, beni nereye götürüyorsun?"

Elini daha sıkı tuttum, parmaklarım onun o zayıf nabzının üzerinde gezindi. Kalbi bir kuş gibi hızla çarpıyordu.

"Sakin ol Pearl," dedim, sesimdeki şefkati yavaşça çekip alarak, yerine o buz gibi cerrah tonunu bırakarak. "Büyük doktorlar, büyük sırları her zaman şehrin gözünden uzakta, böyle tenha yerlerde çözerler. Güven bana..."

Ceketimin iç cebinde duran tıp çantamın metal tokasına dokundum karanlıkta. Neşter oradaydı. Sis patikayı tamamen kapatmıştı ve fayton, geri dönüşü olmayan o kanlı araziye doğru son virajı dönüyordu...

31 Ocak 1896, Cuma.

Saat: 19.30.

Faytonun ahşap tekerlekleri, Fort Thomas’ın dik ve engebeli patikalarında yukarı doğru tırmandıkça içeride sarsıntı artıyordu. Dışarıdaki sis artık o kadar yoğundu ki, Alonzo’nun ön tarafta atları fırçalamak için salladığı fenerin cılız sarı ışığı bile bir iki metre ötesini aydınlatamıyordu. Ağaçların çıplak dalları, faytonun tavanına ve pencerelerine sert pençeler gibi sürtünerek geçiyordu. Hışşşt... Hışşşt...

Pearl, o daracık kabinde pelerinini göğsüne doğru daha da bastırdı. Gözlerini panjurun dışındaki zifiri karanlığa dikmişti. Kasabanın o korunaklı, dindar kızı nihayet içinde bulunduğu tuzağın kokusunu almaya başlamıştı. Saf aşka olan inancı, yerini vahşi bir hayatta kalma güdüsüne bırakıyordu.

"Scott..." diye mırıldandı, sesi bu kez hıçkırıkla değil, saf bir dehşetle titriyordu. "Bana yalan söylüyorsun. Burası bir hastane yolu değil. Ne bir ev var, ne bir ışık... Atların sesinden başka hiçbir şey duyulmuyor. Lütfen arabayı durdur. Ben... ben Greencastle’a geri dönmek istiyorum. Babama her şeyi anlatırım, gerekirse kasabadan sürülürüm ama burada kalmak istemiyorum. Durdur şu arabayı!"

Elini hızla kapının koluna doğru uzattı. O an, içimdeki o kibar şehirli beyefendi maskesini tamamen çıkardım.

Pearl daha kapıya dokunamadan, güçlü bir hamleyle bileğini kavradım ve onu geriye, koltuğa doğru sertçe fırlattım. Canı yanmıştı. Gözleri şok içinde büyüdü. Hayatında ona kimse böyle kaba, böyle sert davranmamıştı. Hele ki her gün arkasından ağladığı, taparcasına sevdiği adam...

"Otur oturduğun yerde Pearl," dedim. Sesim artık o elma bahçesindeki o büyüleyici fısıltı değildi; kadavra odasındaki o mermer tezgah kadar soğuk, düz ve merhametsizdi. "Buraya kadar kendi isteğinle, o taşra ahlakını geride bırakarak geldin. Şimdi oyunun ortasında kuralları değiştiremezsin."

"Scott... Sen..." Pearl nefes almakta zorlanıyordu. Karanlıkta bana bakarken, karşısında aşık olduğu adamı değil, ruhunu şeytana satmış bir canavarı gördüğünü anladım. "Sen beni tedavi etmeyeceksin... Sen bana zarar vereceksin."

"Ben sadece geleceğimi koruyacağım," diye fısıldadım.

Saat: 20.15.

Fayton aniden büyük bir sarsıntıyla durdu. Atların huzursuzca homurdandığını ve ayaklarını yere vurduğunu duydum. Fort Thomas’taki o meşhur, gözden uzak John B. Locke çiftliğinin meyve bahçelerinin sınırına gelmiştik. Burası medeniyetin bittiği, çığlıkları sadece nehir rüzgarının duyacağı o kör noktaydı.

Ön taraftan Alonzo’nun kalın sesi duyuldu: "Geldik Scott. Acele et, sis her an dağılabilir."

Faytonun kapısını açtım. İçeri giren dondurucu Kentucky ayazı, Pearl’ün yüzüne bir tokat gibi çarptı. Onu kolundan tutarak arabadan aşağıya, çamurlu ve yarı karlı toprağa doğru çektim. Pearl dengesini kaybedip dizlerinin üzerine düştü, o kahverengi paltosu çamura bulandı. Ama o an üstünün kirlenmesini umursayacak durumda değildi. Çılgınlar gibi etrafına bakınıyor, bir kurtuluş ışığı arıyordu.

Sadece ağaçların gölgeleri ve sis vardı.

Ayağa kalkmaya çalışırken Alonzo arabanın önünden indi ve yanımıza geldi. Elindeki tıp çantamızı açtı. Loş fener ışığında, çantanın içindeki o cerrahi aletlerin, penselerin ve en önemlisi o uzun, keskin neşterin parıltısı Pearl’ün gözlerine yansıdı.

O an Pearl, o "gizemli hastalığın" tıbbi bir çözümü olmayacağını, o çantamızdaki aletlerin bir bebeği kurtarmak için değil, kendisinin sonunu hazırlamak için orada durduğunu kesin olarak anladı.

"Yalvarırım..." diye hıçkırdı Pearl, çamurlu ellerini göğsünde birleştirerek önümde diz çöktü. "Scott, bebeğe acımıyorsan bana acı. Babam... babam sana hiçbir şey yapmaz, söz veriyorum. Cincinnati’den giderim, beni bir daha asla görmezsin. Lütfen o bıçağa dokunma..."

Alonzo huzursuzca bana baktı. "Scott, kız çok bağırıyor. Ses buralarda yankılanır, çabuk olmalıyız."

Ceketimin düğmelerini çözdüm. Çantaya doğru uzanıp o soğuk metal saplı neşteri parmaklarımın arasına aldım. Neşterin çeliği dondurucu havada buz kesmişti. Pearl’e doğru bir adım attım. Ayaklarımın altındaki çamurlu toprak ezildi.

"Ağlama Pearl," dedim, ona doğru eğilerek. Gözlerindeki o saf masumiyetin yerini alan ölüm korkusunu izlemek, içimdeki o kibirli tanrıyı tamamen doyurmuştu. "Bu kasaba kızı hikayesi burada bitmeliydi. Benim kusursuz geleceğim, senin bu küçük sırrından çok daha değerli."

Neşteri havaya kaldırdığımda, Pearl’ün son çığlığı sisin ve Fort Thomas tepelerinin karanlığında yankılandı. Ama o çığlık, nehrin hırçın sesine karışıp yok olmaktan öteye gidemedi...

Bölüm sonu

5 yorum