"Bazı sırlar kelimelere dökülmeyecek kadar ağırdır. Pearl bana yazdığı mektuplarda o kelimeyi asla telaffuz etmedi; ama satır aralarından sızan korku, neşterden daha net anlatıyordu her şeyi."
14 Kasım 1895, Perşembe.
Saat: 11.30.
Cincinnati Diş Hekimliği Koleji’nin o soğuk, mermer zeminli bodrum katındaki laboratuvarda, masanın üzerine dizdiğim koyu renkli ecza şişelerine bakıyordum. Havaya her zamanki gibi kadavra ilaçlarının, alçı tozunun ve keskin karanfil yağının o boğucu kokusu hakimdi. Oda arkadaşım Alonzo Walling, köşedeki anatomi masasında duran bir çene kemiğini dikkatle inceliyor, elindeki metal aletle kemiğe küçük darbeler vuruyordu. Her darbede laboratuvarda yankılanan o tık, tık sesi, zihnimde bir saat gibi geriye sayıyordu.
Üç hafta önce Pearl’ün durumunu "sessizce" çözmesi için Greencastle'a gizlice gönderdiğim o ilk tıbbi karışımların, özel solüsyonların hiçbir işe yaramadığını bu sabah gelen o panik dolu mektuptan anlamıştım.
Pearl mektubunda o malum, korkunç kelimeyi asla açıkça telaffuz etmiyordu. Kasaba dindarlığı, bir genç kızın o aşırı muhafazakar utancı ve babasının öfkesinden duyduğu dehşet, karnındaki o büyüyen pürüzü kağıda dökmesine engel oluyordu. O kelimeyi yazarsa, günahının somutlaşacağını sanıyordu aptal kız. Mektuplarında hep bir "rahatsızlıktan", amansız bir "hastalıktan" bahsediyordu.
Zarfı açtığımda, o eski elma bahçesindeki lavanta kokusundan eser kalmadığını fark ettim. Kağıt, nemli parmakların arasında defalarca katlanmaktan yıpranmıştı. Şöyle yazmıştı:
Scott... Gönderdiğin o ağır kimyasal sıvılar beni sadece yatağa düşürdü. Günlerdir odamdan çıkamıyorum, sürekli kusuyorum ve başım dönüyor. Ama içimdeki o amansız rahatsızlık geçmedi, aksine her sabah daha da şiddetleniyor, bedenimi ele geçiriyor. Annem yüzümün solgunluğundan, sürekli banyoya kapanmamdan şüphelenmeye başladı. Dün odama girerken elbisemin belini genişletmeye çalıştığımı gördü. Scott, yalvarırım bu gizemli hastalığa daha güçlü, kesin bir tıp çaresi bul. Eğer kasaba bunu anlarsa ben ölürüm."
"O şişelerdeki kimyasal dozu biraz daha artırırsan, kızı kendi ellerinle zehirleyip öldüreceksin Scott," dedi Alonzo. Elindeki aleti masaya bıraktı. Çıkan o keskin metal sesi laboratuvarın yüksek tavanında uğuldadı. Gözlerini dik dik gözlerime dikti. "Ve inan bana, Greencastle'da aniden ölen bir kızın otopsisini yapacak o taşra doktorları bile, cesedin midesindeki o ağır tıp ilaçlarını gördükleri an bunun arkasında bir tıp öğrencisi olduğunu anlarlar. Çember daralıyor."
"Ölmeyecek," dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. Öfkem elime almayı özlediğim bir neşter gibi keskindi. Masanın üzerindeki kahverengi şişelerden birini hırsla kavrayıp tıp çantamın içine fırlattım. "O kız mektuplarında sürekli 'hastalık' ve 'anne' kelimelerini yan yana kullanarak beni tehdit ediyor Alonzo. Tıp fakültesini bitirmeme bir yıldan az kaldı. Ben bu eyaletin en saygın, en zengin doktorlarından biri olacağım. İsmimin bir taşra skandalıyla lekelenmesine, bu laboratuvardan kovulup geleceğimin çöpe gitmesine asla müsaade etmem. O pürüz temizlenecek."
14 Aralık 1895 Salı (Noel Gecesi.)
Saat: 22.15
Cincinnati sokakları dondurucu bir kar tabakasıyla kaplanmıştı. Kilise çanları Noel ayini için neşeyle çalıyor, sokaktaki mutlu ailelerin gülüşmeleri penceremin altından akıp gidiyordu. Bense pansiyon odamda, şöminenin cılız, kırmızı ateşi karşısında Pearl’den gelen son mektubu okuyordum. Bu kez mektubun üzerindeki mürekkep yer yer dağılmıştı; kağıda gözyaşları damlamıştı. Mektup artık bir aşk ricası değil, doğrudan bir ültimatomdu:
"Scott, bu sana son yalvarışım. Abim dün gece odama girdiğimde hıçkırarak ağladığımı gördü ve beni duvara sıkıştırdı. Ona hiçbir şey söylemedim, yemin ederim tek bir kelime bile etmedim. Sadece çok ağır bir hastalığa yakalandığımı ve acilen Cincinnati'de uzman bir doktora görünmem gerektiğini söyledim. Ocak ayının sonunda bu 'tedavi' bahanesiyle kasabadan kaçacağım. Eğer o cuma günü beni tren istasyonunda karşılamazsan, babamın bu gizemli hastalığın sebebini öğrenmek için tüfeğiyle Cincinnati'deki kapına dayanacağını bilmelisin. Ben senin sözlerine inanıp o değirmende her şeyimi feda ettim. Şimdi bu hastalığı bitirmek zorundasın."
Mektubu hırsla buruşturdum ve şöminenin yanan odunlarının tam ortasına fırlattım. Kağıt saniyeler içinde alev alıp siyaha dönerken, Pearl’ün o elma bahçesindeki saf, mavi elbiseli görüntüsü de zihnimde küle dönüştü.
Hamile olduğunu ne ailesine itiraf edebiliyordu ne de bana açıkça yazabiliyordu; ama "tedavi" adı altında Cincinnati'ye gelmek istemesi, benim ve Alonzo'nun sonunu hazırlayacaktı. Buraya adım attığı an her şey ortaya çıkacaktı. Pearl Bryan, benim kusursuz hayatımı tek bir hamlede yıkabilecek tekinsiz, yürüyen bir saatli bombaydı. Ve bir cerrah, hastanın hayatını kurtarmak için kangren olmuş uzvu tereddüt etmeden kesip atmalıydı.
25 Aralık 1895, Çarşamba (Noel sabahı)
Saat: 09.00.
Ertesi sabah erkenden Alonzo’nun pansiyondaki odasına daldım. Alonzo yatağında oturmuş, kahve içiyordu. Yüzümdeki o kireç gibi beyazlığı ve gözlerimdeki o delice, buz gibi kararlılığı gördüğü an kahve fincanını masaya bıraktı.
"İlaçları ve zehirleri bırakıyoruz Alonzo," dedim. Sesim odadaki camları çatlatacak kadar soğuk ve mesafeliydi. "Onu buraya çağıracağız. Ailesine 'tedavi olmaya gidiyorum' demiş zaten. Biz de onu tamamen tedavi edeceğiz. Bu pürüzü kökten keseceğiz."
Alonzo yutkundu, gözleri büyüdü. Sandalyede dikleşirken sesini kıstı. "Bunu burada, şehirde yapamazsın Scott. Cincinnati'de herkes bizi tanıyor, tıp fakültesindeki profesörler, dekan... Kız istasyona indiği an birileri bizi görebilir. Kürtaj bu eyalette en büyük suç, hele ki bir tıp öğrencisi için idamla eşdeğer!"
"Burada, göz önünde yapmayacağız zaten," dedim sinsi bir gülümsemeyle. Cebimden eyalet haritasını çıkarıp Alonzo'nun kahve fincanının hemen yanına, masanın üzerine hızla serdim. Parmağımı Cincinnati'nin tam karşısında, nehrin ötesinde, Kentucky sınırında kalan o ıssız, karanlık çiftlik arazilerinin ve askeri bölgenin (Fort Thomas) üzerine sertçe bastırdım.
"Onu ocak ayının sonunda, sisin ve karanlığın en yoğun olduğu o cuma gecesi buraya getireceğiz," diye fısıldadım. "Kimsenin olmadığı, çığlıkların nehir sesinde kaybolup gideceği o tenha topraklarda... Alonzo, tıp çantamızdaki neşterler ve cerrahi aletler boşuna durmuyor. O kız o gece o karanlıkta tamamen 'iyileşecek'."
Alonzo uzun süre haritadaki o karanlık noktaya, sonra da gözlerimin içine baktı. O da benim gibi hırslıydı, o da o şanlı tıp kariyerinin mahvolmasından köpek gibi korkuyordu. "Kız o kiralık arabaya bindiğinde, bunun geri dönüşü olmayacak Scott. Geri dönüşü olmayan bir yola giriyoruz, farkındasın değil mi?" dedi, sesi titriyordu.
"Geri dönüş," dedim, haritanın üzerindeki parmağımı çekip Alonzo'nun omzuna koyarak. "Zayıf ve korkak insanların sığındığı bir kelimedir dostum. Biz ileri bakacağız. Kusursuz, lekesiz geleceğimize..."
29 Ocak 1896 Çarşamba.
Saat:09.15.
Planın tüm detayları hazırdı. Alonzo ile birlikte Kentucky yolundaki o tenha vadiyi incelemiştik. Cumartesi sabahı tıp fakültesindeki derslerimize hiçbir şey olmamış gibi devam edecektik.
Hafif çiseleyen yağmurun altında postaneye yürüdüm. İçerideki memura parayı uzatıp, Pearl'ün hayatını sonlandıracak, onu kendi ayaklarıyla o kanlı mezara yürütecek o son telgrafı yazdırdım. Hâlâ o kusursuz 'tedavi' oyununun içindeydik:
[TELGRAF - 29 OCAK 1896 / SAAT: 09.15]
“Pearl. Cuma günü öğleden sonra treniyle Cincinnati’ye gel. Seni istasyonda bizzat karşılayacağım. Bahsettiğin o büyük rahatsızlığın için her şey eksiksiz hazırlandı. Bu kabus tamamen bitecek. Scott.”
Telgraf tellerinden geçip Greencastle'a doğru ilerleyen o elektrik sinyalleri, Pearl için bir şifa ve kurtuluş müjdesiydi; benim içinse o sisli Kentucky tepelerinde işlenecek kusursuz bir cinayetin ilk resmi, geri dönülmez adımı...