28 Temmuz 1985, Pazar.
Saat: 23.45.
Greencastle’ın dışındaki Big Walnut Deresi’nin kenarında duran o terk edilmiş eski değirmen, gecenin karanlığında devasa, çürüyen bir obeys gibi yükseliyordu. Ahşap duvarları rutubetten kararmış, çatısı kısmen çökmüştü. Aşağıda akan nehrin hırçın, siyah suları, değirmenin altındaki paslı çarklara çarptıkça etrafa boğucu bir yosun ve çürüme kokusu yayıyordu.
İçeride, tek bir mum bile yakmamıştık. Sadece kırık tahta panjurların arasından sızan soluk, gri ay ışığı içerideki devasa un çuvallarını ve paslı dişlileri aydınlatıyordu.
Pearl, değirmenin köşesindeki eski bir ahşap tezgahın üzerine oturmuş, elleriyle yüzünü kapatmıştı. O narin omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. Buraya gelene kadar yolda tek bir kelime bile etmemişti. Kasabanın mil ötesindeki bu tenha yere benimle gelmenin, hayatındaki tüm dindar kuralları, ailesinin adını ve kendi masumiyetini çöpe atmak anlamına geldiğini çok iyi biliyordu.
"Scott..." diye fısıldadı ağlayarak. Başını kaldırdığında, ay ışığı gözlerindeki o saf çaresizliği tamamen ortaya çıkardı. "Bu yaptığımız doğru değil. Kilisede her pazar bu günahların bedelini dinliyorum ben. Eğer... eğer ileri gidersek ve bir gün beni bırakırsan, ben bu dünyada nefes alamam. Babam beni lanetler."
Yavaş adımlarla ona doğru yürüdüm. Attığım her adımda altımızdaki eski tahtalar acı acı gıcırdıyordu; sanki değirmen bile yaklaşan günahın ağırlığı altında eziliyordu. Tam önünde durdum. Ceketimi çıkarıp kenara fırlattım. Göp gömleğimin kollarını yavaşça dirseklerime kadar katladım. Tıp fakültesindeki anatomi derslerinde, bir kadavranın göğüs kafesini açmadan önce yaptığım o soğuk, metodik hazırlığın aynısıydı bu.
Önünde diz çöktüm. İki elimle onun o titreyen, buz gibi ellerini kavradım.
"Pearl," dedim, sesimi o eski vaizlerin insanı büyüleyen o derin, hipnotize edici tonuna getirerek. "Sana kaç kez söyleyeceğim? Sen o yobaz köylülerin günah masallarına inanacak kadar küçük bir kız mısırın? Bizim aşkımız onların o dar zihinlerine sığmayacak kadar büyük."
"Ama Scott, evlenmeden önce..." dedi, hıçkırığı sesini böldü. "Lütfen, sadece sarıl bana. Daha fazlası... daha fazlası beni cehenneme götürür."
Yüzümdeki şefkatli maskeyi bozmadım ama içimdeki o kibirli sosyopat sinirle dişlerini sıktı. Bu kızın bitmek bilmeyen ahlak taslamalarından sıkılmaya başlamıştım. Onu tamamen ele geçirmek, ruhunu ve bedenini kendime mühürlemek için en ağır kozumu oynamanın vakti gelmişti. Manipülasyon, neşterden çok daha keskin bir alettir.
Ellerimi yavaşça ellerinden çektim ve ayağa kalktım. Arkamı dönüp pencereye doğru iki adım attım. Sesime buz gibi, kırgın ve mesafeli bir hava kattım.
"Anlıyorum," dedim, sesimdeki o sahte hayal kırıklığı değirmenin boşluğunda çınladı. "Demek bana olan güvenin bu kadarmış Pearl. Ben Cincinnati’deki o muazzam geleceğimi, tıp kariyerimi, her şeyimi seninle paylaşmayı hayal ederken, sen beni hala bir yabancı gibi görüyorsun. Eğer benden bu kadar korkuyorsan, eğer aşkın bu taşra korkularını aşamayacak kadar acizse..." Cebimden köstekli saatimi çıkardım, kapağını tık diye açtım. Saat tam 00.15’i gösteriyordu. "...yarın sabah ilk trenle şehre dönerim. Ve bir daha bu kasabaya da, senin yanına da asla gelmem."
Bu tehdit, Pearl’ün dünyasındaki en büyük depremdi. Beni kaybetme düşüncesi, o an için kilisenin vaat ettiği tüm cehennem ateşlerinden daha korkunç gelmişti ona.
Tezgahtan nasıl fırladığını, o beyaz elbisesinin eteklerinin rüzgarıyla arkamdan bana nasıl sarıldığını hissettim. Kolları belime sıkıca dolandı, yüzünü sırtıma gömdü. Hıçkırıkları sırtımdaki gömleği ıslatıyordu.
"Hayır! Gitme, yalvarırım gitme Scott!" diye haykırdı, sesi değirmenin hırçın sularına karıştı. "Seni kaybetmeye dayanamam. Tamam, ne istersen yapacağım. Canım da bedenim de senin olsun, yeter ki beni bırakıp gitme."
Yüzümde, karanlıkta kimsenin göremeyeceği o muzaffer, o buz gibi gülümseme belirdi. Ağ ağına düşmüş, av teslim olmuştu.
Yavaşça ona döndüm. Parmaklarımı onun o narin boynuna doladım, başını geriye doğru eğip gözlerinin içine baktım. O gece, o değirmenin loş ve kirli zemininde, nehrin hırçın sesleri ve tahtaların gıcırtısı arasında Pearl Bryan’ın o çok değer verdiği masumiyetini ellerimle parçaladım. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarından boynuna akarken, o bunu büyük bir aşkın ve sadakatin en kutsal bağı sanıyordu.
Bense sadece, bir taşra kızının ruhunu nasıl tamamen fethettiğimin soğuk hazzını yaşıyordum. İşlem tamamlanmıştı. Laboratuvardaki başarılı bir deney gibi, Pearl artık tamamen benim kontrolüm altındaydı.
O gece saat 02.30’da onu evinin arkasındaki bahçeye bırakıp pansiyona döndüğümde, içimde en ufak bir suçluluk yoktu. Benim için oyun bitmişti, tatil bitmişti. Birkaç gün sonra Cincinnati’ye, kendi dünyama dönecektim.
Fakat bilmediğim bir şey vardı. O gece o değirmenin karanlığında bıraktığım o tohum, sadece üç ay sonra, benim o çok değer verdiğim "kusursuz geleceğimi" kökünden sarsacak uğursuz bir gerçeğe dönüşecekti. Pearl’ün o gece teslim ettiği bedeni, gün gelip ikimizin de sonunu hazırlayacak o kanlı hikayenin başlangıcı olacaktı...



