"Bir insanın hayatını karartmak için tek bir hata yeterlidir. Benim hatam, Pearl’ün gözlerindeki o saf, aptalca aşkı gördüğüm gün ona arkamı dönüp gitmemekti."
4 temmuz 1895, Perşembe.
Saat tam 15:30
Greencastle’ın panayır alanı, taşra insanının o boğucu, ter ve ucuz tütün kokan kalabalığıyla çalkalanıyordu. Hava o kadar sıcaktı ki, soluduğum her nefeste boğazıma yapış yapış bir toz tabakası yapışıyordu. Bando takımının çaldığı o detone marşlar ve çocukların patlattığı maytapların gürültüsü başımı ağrıtmaya yetmişti. Cincinnati Diş Hekimliği Koleji’nin o steril, sessiz, sadece kadavra ilaçları ve fildişi tozları kokan laboratuvarından sonra bu kasaba bana tam bir cehennem gibi geliyordu.
Kuzenim William Wood, elindeki eriyen dondurmayla yanımda yürürken durmadan kasaba dedikodularını anlatıyordu ama onu dinlemiyordum. Benim gibi giyimine, hitabetine ve aristokrat tavırlarına hayran kalınan bir adamın bu çamurlu taşra kasabasında geçirdiği her saniye kayıptı. Üzerimdeki özel dikim koyu renk ceketimin düğmesini hafifçe çözdüm, şapkamın siperliğini gözlerimin üzerine indirdim. Buradan ilk trenle kaçmak istiyordum.
Tam o sırada, kalabalığın ortasındaki o tezatlığı fark ettim.
Herkesin kirli kıyafetlerle dolaştığı o tozlu meydanda, elinde dantel işlemeli, bembeyaz bir güneş şemsiyesi tutan bir kız duruyordu. Üzerinde, bu kasabanın çamurlu yollarına ait olamayacak kadar temiz, açık mavi, ipek bir elbise vardı. Saçları, o dönemin dindar kızları gibi sıkıca arkaya toplanmıştı ama yüzünün kenarlarından sarkan birkaç bukle, ensesindeki beyaz teni açıkta bırakıyordu. Arkadaşlarıyla konuşurken güldü. Dişleri düzgündü, yanakları sıcaktan hafifçe pembeleşmişti.
Gözlerimi ondan ayıramadım. Bu kızda beni çeken şey güzelliği değildi; bu dünyadaki hiçbir kötülükten, hiçbir acıdan haberi olmayan o sinir bozucu, o kibirli masumiyetiydi. Hayat onu hiç hırpalamamıştı. Korunaklı, zengin bir çiftliğin el bebek gül bebek büyütülmüş kızı olduğu her halinden belliydi.
Kuzenim William, bakışlarımı takip edip o tarafa baktı. Yüzündeki sırıtış anında kayboldu, sesini alçalttı. "Ona bakma Scott," dedi, adeta uyarır gibi. "O Pearl Bryan. Alexander Bryan’ın kızı. Kasabanın en dindar, en ulaşılamaz kızıdır. Babası kapısında tüfekle bekler. Buralı hiçbir çocuk onun yanına bile yaklaşamaz."
Yaklaşamaz.
William’ın kurduğu o tek bir kelime, içimdeki o kibirli, her şeyi kontrol etmek isteyen canavarı uyandırdı. Zihnimdeki çarklar o saniyede, büyük bir gürültüyle dönmeye başladı. Benim gibi geleceğin en parlak cerrah adaylarından biri olan Scott Jackson’ın elde edemeyeceği, diz çöktüremeyeceği tek bir canlı bile olamazdı. O masumiyet, kırılmak için adeta bana yalvarıyordu.
"Bizi tanıştır William," dedim. Sestim hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Buz gibiydi.
William şaşırdı, yutkundu ama beni kıramadı. Kalabalığı yararak onlara doğru yürüdük. Adım attıkça, Pearl ile aramdaki mesafe kısaldıkça, onun o mavi elbisesinin kumaşının havadaki hareketini bile izliyordum. Ağır, acelesiz adımlarla tam önünde durduk.
Saat tam 15.45’ti.
"Pearl," dedi William, sesi heyecandan titriyordu. "Seni kuzenimle tanıştırmak isterim. Scott Jackson. Cincinnati’den, okul tatilinde beni ziyarete geldi."
Pearl başını yavaşça kaldırdı. O an ilk kez göz göze geldik. Gözleri iri, parlak ve o kadar saftı ki... Şapkamı kibarca çıkarıp göğsüme bastırdım ve gövdemi hafifçe öne eğerek o şehirli, aristokrat selamımı verdim.
"Memnun oldum Bayan Bryan," dedim, sesimin tonunu en hipnotize edici, en yumuşak aralığa ayarlayarak. "Cincinnati’nin o gri, gürültülü binalarından sonra bu kasabanın havasını solumaya gelmiştim. Ancak buraya adım attığım an anladım ki, kasabanın asıl büyüleyici havası meydanlarında saklıymış."
Pearl hayatında muhtemelen hiç böyle bir iltifat duymamıştı. Kasabanın kaba, üstü başı toprak kokan çiftçi çocuklarının utangaç mırıldanmalarına alışkındı. Benim o pürüzsüz aksanım, dik ve kendinden emin duruşum, parmağımdaki gümüş yüzük ve üzerime sinmiş olan o pahalı tütün kokusu karşısında darmadağın oldu.
Gözlerini benden kaçırmak istedi ama yapamadı. Dudakları hafifçe aralandı, yanaklarındaki o pembelik saniyeler içinde koyu bir kırmızıya döndü. Elindeki beyaz şemsiyeyi tutan parmaklarının nasıl titrediğini, şemsiyenin dantellerinin nasıl sallandığını gördüm. Korkuyordu ama aynı zamanda büyülenmişti.
"M-memnun oldum Bay Bay Jackson," diye fısıldayabildi sadece. Sesi o kadar çaresizdi ki.
İçimden sinsi bir gülümseme geçti. Avım, daha ilk hamlemde, o pençenin ne kadar keskin olduğunu anlamadan ağın içine düşmüştü. O titreyen parmaklar, o utangaç bakışlar bana onun ruhunun tapusunu vermişti. O an, o tozlu meydanda, bandonun gürültüsü altında Pearl Bryan’ın kaderini kendi ellerimle çizdiğimi biliyordum. Ve o kader, onun düşündüğü gibi pembe bir aşk masalı olmayacaktı...
Gözlerini benden kaçırdığı o ilk andan sonra, oyunun kurallarını benim koyduğumu ikimiz de biliyorduk. Panayır alanındaki o kalabalık, etrafımızda dönen dönme dolaplar ve çocukların çığlıkları bir anda sessiz birer fona dönüştü. Sadece o ve ben vardık.
Pearl, utancını gizlemek ister gibi şemsiyesini hafifçe öne doğru eğdi. "Cincinnati çok büyük bir şehir olmalı Bay Jackson," dedi, sesindeki o taşralı merakı gizleyemeyerek. "Bizim buralar size çok küçük ve sıkıcı gelmiştir muhakkak."
"Büyük, evet. Ama büyük olduğu kadar da ruhsuz, Bayan Bryan," dedim, ona doğru yarım adım daha yaklaşarak. Aramızdaki mesafeyi öyle bir ayarlamıştım ki, eğilip kulağına fısıldasam kimse fark etmeyecekti ama o benim nefesimi hissedecekti. "Orada herkes bir koşuşturma içinde. Kimse durup gökyüzüne bakmaz, kimse... sizin gibi narin bir hanımefendinin zarafetini fark edecek kadar yavaşlamaz. Greencastle’a gelme sebebim tam da buydu; gerçek bir şeyler görmek."
Bu sözler, dindar ve baskıcı bir babanın gölgesinde büyümüş, hayatı çiftlik ile kilise arasında mekik dokumaktan ibaret olan bir kız için tam bir zehirdi. Gözleri parıldadı. Kuzenim William aramızdaki bu tekinsiz elektriği fark etmiş olacak ki, huzursuzca boğazını temizledi. "Scott, amcam bizi akşam yemeğinde bekler, geç kalmayalım," diyerek kolumu hafifçe çekiştirdi.
Pearl’e baktım. Şapkamı tekrar başıma geçirirken, gözlerimi onun gözlerine diktim. "Ayrılmak zorunda olduğum için üzgünüm Bayan Bryan. Ama emin olun, bu kasabadaki günlerim tahmin ettiğimden çok daha uzun ve... hareketli geçecek."
O akşam Greencastle’daki pansiyon odama döndüğümde, üzerimdeki ceketimi çıkarıp yatağın üzerine fırlattım. Gaz lambasının cılız ışığı altında odadaki aynaya baktım. Yüzümde, laboratuvarda zor bir diş çekimini tereyağından kıl çeker gibi hallettiğimde beliren o soğuk, muzaffer gülümseme vardı. Pearl Bryan, benim için sadece bir vakit geçirme aracıydı. Ancak onun o teslimiyetçi, ürkek tavrı bende tuhaf bir kibir uyandırmıştı. Onu tamamen ele geçirmeden bu kasabadan dönmeyecektim.
Fakat sorun şuydu: Greencastle’da bir genç kızla tek başına sokakta yürümek, ertesi gün tüm kasabanın diline düşmek demekti. Babası Alexander Bryan’ın dindarlığı ve sertliği tüm eyalette bilinirdi. Eğer kızıyla açıkça flört etmeye kalkarsam, o muhafazakar köylüler beni bu kasabadan kapı dışarı ederdi.
Bu yüzden her şeyi gizlilik üzerine kurmalıydım. Gizlilik, bir ilişkiyi her zaman daha tehlikeli ve daha çekici kılardı. Pearl bunu bir "kader ortaklığı" sanacaktı, bense bir tuzak olarak kullanacaktım.
İlk mektubumu yazmak için masanın başına oturdum. Tarih 8 Temmuz 1895, Pazartesi’ydi. Saat gece yarısını çoktan geçmiş, 01.20’yi gösteriyordu. Kasaba derin bir uykudayken, ben mürekkep hokkasına batırdığım tüy kalemle Pearl’ün sonunu hazırlayacak o ilk kelimeleri kağıda döküyordum:
"Bayan Bryan... Hayır, müsaadenizle size sadece Pearl demek istiyorum. Panayır gününden beri zihnim o açık mavi elbisenin içinde duran narin silüetinizle meşgul. Cincinnati’deki tıp kitaplarım, derslerim, geleceğim... Hepsi anlamını yitirdi. Sizi yeniden görebilmek, o ürkek sesinizi duyabilmek için içimde amansız bir arzu var. Biliyorum, kasabanızın kuralları sert. Ama gerçek bir aşk, kuralların ötesine geçebilmeli. Çarşamba günü saat 16.00'da, kilise kütüphanesinin en arkasındaki tarih raflarının orada olacağım. Sadece beş dakika. Bana o beş dakikayı çok görmeyin."
Mektubu katlayıp cebime koydum. Ertesi gün, çarşamba sabahı o mektubu ona ulaştırmak için kuzenim William’ı taşra işleriyle oyalayıp kiliseye gittim. Pearl’ün her çarşamba öğleden sonra kilise korosu provası için oraya geldiğini öğrenmiştim.
10 Temmuz Çarşamba günü, saat tam 15.50’de kilisenin o yüksek tavanlı, ahşap kokan sessiz kütüphanesine girdim. İçerisi serindi, pencerelerden süzülen toz taneleri havada uçuşuyordu. Kalbim heyecandan değil, yapacağım hamlenin heyecanından hızlanmıştı.
Tam saat 16.00’da, kütüphanenin ağır ahşap kapısı gıcırtıyla açıldı. İçeri giren oydu. Üzerinde bu kez koyu renkli, mütevazı bir günlük elbise vardı ama yüzündeki o tedirginlik, buraya kimin için geldiğini ele veriyordu. Beni arkadaki rafların arasında görünce adımları yavaşladı. Göğsü hızla inip kalkıyordu.
"Bay Jackson..." diye fısıldadı, sesi kütüphanenin duvarlarında yankılandı. "Burada ne işiniz var? Bir gören olursa..."
"Şşşt," diyerek dudaklarıma bir parmak götürdüm ve ona doğru yürüdüm. Elimdeki katlanmış mektubu, hemen yanımızda duran eski bir İncil’in sayfalarının arasına yavaşça kaydırdım. Gözlerimi onun titreyen dudaklarından ayırmıyordum. "Korkma Pearl. Eğer benden kaçmak istiyorsan, şimdi bu kapıdan çıkıp gidebilirsin. Ama içindeki sesin de bunu istemediğini biliyorum."
Pearl İncil’in arasındaki mektuba, sonra da bana baktı. O an, o sessiz kilise köşesinde, gözlerinde korkuyla karışık öyle bir teslimiyet gördüm ki... İçimdeki o karanlık haz dalgası büyüdü. Elini kitaba doğru uzattı, mektubu parmaklarının arasına sıkıştırdı ve hızla arkasını dönüp kütüphaneden çıktı.
O mektup, Pearl’ün o güvenli odasından çıkıp benim karanlığıma doğru attığı ilk adımdı. Ve ne yazık ki, son adım olmayacaktı...
Kütüphanenin o ağır ahşap kapısı Pearl’ün arkasından sertçe kapandığında, içeride kalan hava aniden daha da serinlemiş gibi hissettim. İncil'in arasından mektubu alışındaki o aceleci, suçluluk dolu telaş... İşte o an, onun dindarlığının da ahlakının da benim kelimelerim karşısında ne kadar zayıf olduğunu anlamıştım. Şapkamı başıma geçirip kilisenin arka kapısından sızdım. Kasabanın tozlu yollarında yürürken, Scott Jackson olarak attığım her adımda altımdaki toprağın bana ait olduğunu hissediyordum.
Pearl’ün o mektubu odasında, kapısını kilitleyip, mum ışığında nasıl titreyerek okuduğunu hayal edebiliyordum. Acaba kaç kez okumuştu? Kaç kez o kelimelerin üzerinde parmaklarını gezdirmişti?
Cevap, beklediğimden çok daha hızlı geldi.
13 Temmuz 1895, Cumartesi.
Saat tam 11.15.
Kuzenim William ile kasabanın nalbur dükkanının önünde at arabasının kırık tekerleğini inceliyorduk. Hava yine amansızca sıcaktı. Tam o sırada yolun karşı tarafındaki postaneden çıkan zenci bir çocuk, elindeki küçük, katlanmış kağıt parçasını kimseye fark ettirmeden cebime sıkıştırıp hızla uzaklaştı. Çocuk buralı değildi, belli ki Pearl onu kasabanın dışından bir yerden bulup birkaç sent sus payı vermişti. Taşra kızı, benim sayemde gizli kapaklı işler çevirmeyi erkenden öğreniyordu.
Cebimdeki kağıdı akşama kadar açmadım. Sabretmek, bir avcı için en büyük silahtır. Akşam yemeğinde William ve ailesinin o sıkıcı tarım muhabbetlerini dinleyip, odama çekildiğimde saat gece yarısını vurmuş, 00.10 olmuştu. Gaz lambasını yaktım, cebimdeki o buruşuk kağıdı açtım. Üzerine sinmiş olan o hafif lavanta kokusu odanın rutubetini anında dağıttı. Pearl’ün o süslü, yuvarlak hatlı el yazısı karşımdaydı:
"Bay Jackson... Mektubunuz beni günahkar bir uçurumun kenarına itti. Günlerdir Tanrı'ya beni affetmesi için yalvarıyorum ama zihnim kütüphanedeki o karanlık köşede bana söylediğiniz sözleri susturamıyor. Bu yaptığım büyük bir delilik, biliyorum. Babam öğrenirse beni bu kasabada yaşatmaz. Ama gitmeyeceğinizi bilmek, beni bir kez daha göreceğinizi duymak içimdeki tüm korkuları susturuyor. Dediğiniz gibi olsun... Bu pazar gecesi, yani yarın, saat tam 23.30'da. Evimizin arkasındaki elma bahçesinin nehre bakan en uç sınırında. Yalvarırım beni orada tek başıma bekletmeyin. - Pearl"
Mektubu okurken bıyık altından gülümsedim. "Yalvarırım" demişti. Bir kadın bu kelimeyi kullandığı an, tüm savunma kalkanlarını indirmiş demektir. Kağıdı çakmağımın aleviyle tutuşturup küllerini pencereden dışarı, Greencastle’ın karanlık sokaklarına savurdum. Arkasında hiçbir iz kalmamalıydı.
14 Temmuz 1895, Pazar.
Saat: 23.15.
Pansiyondan sessizce çıktım. Kasaba halkı saat 21.00’deki pazar ayininin ardından evlerine çekilmiş, dindar bir uykunun kollarına bırakmıştı kendini. Sokaklarda tek bir canlı yoktu, sadece gökteki yarım ayın soluk ışığı çamurlu yolları aydınlatıyordu. Bryan ailesinin o devasa çiftlik evinin arkasındaki elma bahçesine ulaştığımda saat 23.25’ti.
Ağaçların gölgeleri, toprağa uzanan devasa pençeler gibi görünüyordu. Yaprakların arasından süzülen rüzgarın fısıltısı, sanki yaklaşan bir felaketin habercisiydi. Ceketimin cebindeki köstekli saatime baktım; saniyeler ilerliyordu.
Tam 23.30’da, ağaçların arasından beyaz bir karaltı belirdi.
Pearl, üzerinde sadece beyaz pamuklu geceliği ve onun üzerine alelacele geçirdiği koyu renkli, kalın bir kışlık pelerinle bana doğru yürüyordu. Nefes nefşeydi. Korkudan o kadar çok titriyordu ki, bastığı kuru dalların çıtırtısı bile onu yerinden sıçratmaya yetiyordu. Yanıma ulaştığında, gözlerindeki o vahşi korkuyu görebiliyordum.
"Scott..." dedi, ilk kez ismimi kullanmıştı. Sesi rüzgarda kaybolup gidecek kadar cılızdı. "Geldin... Gerçekten buradasın."
"Sözümü tutarım Pearl," dedim. Ona doğru bir adım atıp, aramıza sızmaya çalışan o soğuk gece rüzgarını engelledim. Ellerimi yavaşça pelerininin üzerinden o narin omuzlarına koydum. Dokunduğum an, bir kuş gibi ürperdi. "Sana buraya geleceğimi söylemiştim. Bana güvenmiyor musun?"
"Güveniyorum ama... İçeride babam ve abim uyuyor. Eğer birisi uyanır da yatağımda olmadığımı fark ederse... Scott, ben hayatımda hiç böyle bir şey yapmadım. Ben kiliseden korodan başka bir yer bilmem," diyerek gözyaşlarına boğuldu. O anki çaresizliği, o kadar saf ve zavallıca bir durumdu ki, içimdeki o sadist zevk daha da katlandı.
"Şşşt, ağlama masum faren," diye fısıldadım içimden. Dışarıdan ise yüzüme dünyanın en şefkatli adamı maskesini taktım. Eğildim, sağ elimle çenesini hafifçe kaldırıp gözlerimi gözlerine diktim. Ay ışığı, yanağından süzülen tek bir damla gözyaşını parlattı.
"Bana bak Pearl," dedim, sesimi adeta onu büyülemek ister gibi derinleştirerek. "O odalarda uyuyan insanlar seni sadece bu küçük kasabanın sınırlarına hapsetmek istiyor. Ama ben seni oradan çıkaracağım. Cincinnati’deki o parıltılı hayatı, o büyük tiyatroları, benim yanımda, bir doktorun eşi olarak geçireceğin günleri hayal et. Bu küçük korku, o kusursuz geleceğe değmez mi?"
Kusursuz gelecek... Kendi geleceğimden bahsettiğimi anlamayacak kadar kördü.
Pearl, o kelimeleri duyduğu an sanki tüm dünyayı arkasında bırakmaya hazır hale geldi. "Seninle her yere gelirim Scott," dedi, sesindeki korkunun yerini amansız bir teslimiyet almıştı.
Ona daha fazla konuşma fırsatı vermedim. Eğildim ve dudaklarımı onun o titreyen, soğuk dudaklarına bastırdım. O an, o elma ağaçlarının altında, Pearl Bryan’ın hayatındaki ilk öpücüğü bendim. Ama o bunun, hayatının sonunu getirecek olan o zehirli sözleşmenin ilk imzası olduğunu bilmiyordu.
Onu kendime daha sert çekerken, zihnimde tıp fakültesindeki o neşterin soğuk parıltısı canlandı. Bu kız benim parmaklarımın arasında şekillenecek bir hamur gibiydi. Ve ben, o hamuru kendi ellerimle boğana kadar durmayacaktım...


