İçeriğe geç

Kusursuz Gelecek

Bölüm 7 · 4 dk okuma

Kusursuz Gelecek

Bölüm 7

FINAL

"İdam sehpasına yürürken adımlarınızın çıkardığı ses, hayatınız boyunca bastığınız tüm mermerlerin, tüm çamurların sesini yutar. Geriye sadece ilmeğin o kenevir kokulu, boğucu sessizliği kalır."

20 Mart 1897, Cumartesi

Saat: 5.00.

Newport Cezaevi, idam Hücresi.

Dışarıda, Kentucky tepelerini yutan o tekinsiz, dumanlı sis henüz dağılmamıştı. Tam bir yıl süren o sansasyonel mahkeme süreci, gazete manşetleri, halkın kapımıza dayanıp attığı o nefret dolu çığlıklar geride kalmıştı. Bugün, o meşhur davanın son perdesiydi.

Hücremin demir kapısı ardına kadar açıldığında, içeriye iki iriyarı gardiyan ve elinde İncil tutan yaşlı bir rahip girdi. Rahibin elindeki kutsal kitabın kokusu, odanın o soğuk taş duvarlarındaki rutubet kokusuna karışıyordu.

"Son saatin geldi Scott Jackson," dedi gardiyan, sesindeki o mekanik, ruhsuz tonda en ufak bir acıma kırıntısı bile yoktu. "Gömleğini değiştir ve bizimle gel."

Yataktan ağır adımlarla doğruldum. Üzerimdeki siyah mahkum kıyafetini düzelttim. Sakindim. Bir cerrahın ameliyata girmeden önceki o mutlak, sarsılmaz soğukkanlılığı tüm bedenimi esir almıştı. Rahip yanıma yaklaşıp, "Evladım, Tanrı’nın huzuruna çıkmadan önce günahlarını itiraf et. O masum kızın, Pearl’ün başını nereye sakladığını söyle ki ruhun cehennem ateşinden kurtulsun," diye fısıldadı.

Hafifçe gülümsedim. Gözlerimi yaşlı rahibin korku dolu gözlerine diktim. "Benim ruhum, peder, tıp laboratuvarlarındaki o asit kazanlarında çoktan eridi. Pearl’ün sakladığım o parçası ise benim bu dünyaya bıraktığım en kusursuz, en gizemli imzamdır. Onu benden kimse söküp alamaz," dedim.

Rahip dehşet içinde geriye çekilip haç çıkardı. Gardiyanlar kollarımı arkaya doğru katlayıp kalın, sert deri kayışlarla bileklerimi sıkıca bağladılar. Deri tenimi kestikçe kanımın damarlarımda ne kadar hızlı ve canlı aktığını hissediyordum. Ölüm yakındı ama korku benden fersah fersah uzaktı.

Saat: 05.40

Idam Havlusu.

Hücreden çıkarılıp avluya doğru yürütüldüğümde, dondurucu mart ayazı yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. Avlunun tam ortasında, keresteleri yeni kesilmiş, buram buram taze odun ve yağlı kenevir kokan o devasa darağacı yükseliyordu. Tepesindeki o kalın ilmek, rüzgarda tekinsiz bir sarkaç gibi bir sağa bir sola sallanıyordu.

Aşağıda, sadece özel izinle içeri alınmış küçük bir kalabalık vardı. Gazeteciler, dedektifler, Şerif ve en ön sırada... Alexander Bryan. Pearl’ün dindar, yaşlı babası.

İhtiyar adamın gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Ayakta duracak dermanı yoktu, abisi Fred Bryan onun koluna girmişti. Bana bakarken dudakları titriyor, sessizce dualar ediyor ve benden o son cevabı bekliyordu. Kızının mezarına koyabileceği tek bir parça... Tek bir iz...

Tahta basamakları teker teker çıkmaya başladım. Gıcırt... Gıcırt... Her basamak, o eski değirmendeki tahta gıcırtılarını, Pearl’ün canını feda ettiği o sisli patikayı hatırlatıyordu. 1897'nin bu puslu sabahında, bir tıp dehasının geleceği on üç basamaklı bir sehpanın ucunda son buluyordu.

Darağacının tam ortasındaki o kapaklı tahtanın üzerine gelip durdum. Alonzo Walling, benden hemen önce çıkarılmış, salya sümük ağlayarak, "Ben yapmadım, hepsi Scott'ın fikriydi, beni kurtarın!" diye haykırırken cellat başına siyah torbayı geçirmişti bile. Onun o acınası, korkak çığlıkları avluda yankılanırken ben gözümü bir an bile kırpmadan doğrudan Alexander Bryan’a baktım.

Cellat arkama geçti. O kenevir kokulu, pürüzlü, kalın ilmeği boynuma geçirdi. İpin boğazımdaki o soğuk, pürüzlü dokunuşu canımı acıttı ama yüzümdeki o kibirli, o muzaffer gülümsemeyi silmeye yetmedi.

"Son bir sözün var mı Scott Jackson?" diye gürledi Şerif aşağıdan. "Pearl’ün kafası nerede?!"

Bütün avlu nefesini tuttu. Gazeteciler kalemlerini kağıda bastırdı, rüzgar bile o an sustu sanki. Pearl'ün babası Alexander, bir umutla öne doğru bir adım attı.

Boynumdaki ilmeğin ağırlığını hissederek sesimi olabildiğince net, buz gibi ve tüm avluyu titretecek o derin tonda çıkardım. Gerçek tarihin mahkeme kayıtlarına geçen o tüyler ürpertici, o kan donduran son sözlerimi söyledim:

"Alonzo ile beni aynı gün, aynı saatte asabilirsiniz. Ama Pearl Bryan'ın kafasının nerede olduğunu asla öğrenemeyeceksiniz. O sır benimle birlikte toprağın altına gömülecek ve siz her gece o başsız bedenin kabusuyla uyanacaksınız."

Aşağıdaki kalabalığın içinden bir dehşet uğultusu yükseldi. Pearl’ün babası hıçkırarak dizlerinin üzerine çöktü, abisi Fred öfkeyle darağacına doğru fırlamak istedi ama gardiyanlar onu tuttu.

Cellat, gözlerimin içine son kez bakıp o siyah, karanlık torbayı başıma geçirdi. Dünya bir anda zifiri karanlığa büründü. Sadece kendi nefes alışverişimi ve kalbimin o son, hızlı ritmini duyuyordum.

"Tanrı ruhunu affetsin," dedi celladın sesi uzaktan.

CAAATTT!!!

Ayaklarımın altındaki tahta kapak büyük bir gürültüyle iki yana ayrıldı. Bedenim sonsuz bir boşluğa doğru hızla düştü. Boynuma binen o amansız, kırıcı baskıyla birlikte nefesim kesildi, ciğerlerimdeki son hava dondurucu Kentucky sisinin içine doğru savruldu.

Gözlerimin önünden o eski değirmen, elma bahçesindeki mavi elbise, laboratuvardaki asit kazanı ve parıldayan neşterler bir film şeridi gibi geçti... Ve sonra, mutlak, kusursuz bir karanlık her şeyi yuttu.

Scott Jackson’ın o şanlı, saygın ve "kusursuz gelecek" hayali, bir darağacının altında, bir ipin ucunda sallanan cansız bir bedenle son bulmuştu. Pearl Bryan’ın o kayıp parçası ise, o günden sonra ne o nehirde ne de o topraklarda bir daha asla bulunamadı.

Hikaye bitmiş, ameliyat tamamlanmış, sır sonsuzluğa mühürlenmişti.

FINAL.

Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim.🤍

Bölüm sonu

5 yorum