5. BÖLÜM

Mekândaki silah sesleri bıçak gibi kesilmişti. Geride kalan tek şey; yerdeki kovanların yankısı, duman kokusu ve ağır yaralıların inlemeleriydi. Ama benim dünyam o an tamamen durmuştu. Damon alnını alnımdan ayırmadı. Parmakları çenemde, tenimi yakmaya devam ediyordu. Bakışları yüzümün her bir miliminde gezindi; korkumu, şaşkınlığımı ve en çok da ona karşı koyamadığım o lanet çekimi okumak ister gibi.
"Şimdi..." dedi, sesi tehlikeli bir sakinlikle kısılarak. "Gidiyoruz."
Beni bileğimden tuttuğu gibi arkasından sürüklemeye başladı. Tutuşu demir gibiydi, sıksan kemiğim kırılırdı ama gıkımı çıkarmadım. Yerlerdeki kan birikintilerinin ve devrilen masaların arasından geçip mekânın arka çıkışına yöneldik. Dışarıdaki soğuk gece havası yüzüme çarptığında ciğerlerimdeki barut kokusu biraz olsun dağıldı.
Sokağın tenha köşesinde siyah, mat bir araba park halindeydi. Damon cebinden çıkardığı anahtarla kilitleri açtı, kapıyı sertçe çekip beni yolcu koltuğuna adeta fırlattı. Kendisi de sürücü koltuğuna geçip kapıyı çarptı. Motor gürültüyle çalıştı, gaza o kadar sert bastı ki lastiklerin betonda çıkardığı çığlık sesi boş sokakta yankılandı.
Sessizlik arabanın içini bir zehir gibi kaplamıştı. İbre 120’yi vururken gözlerim onun direksiyonu sıkan, eklem yerleri kan içinde kalmış ellerine kaydı.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum. Sesim arabanın içindeki o ağır havayı yırtmaya yetmemişti.
Damon yola bakmaya devam etti. Çenesi kasılmıştı. "Soru sorma demedim mi ben sana?"
"Beni o cehennemden çekip çıkardın, üstüne bir de arabaya tıktın!" diye bağırdım, histerik bir gülüş kaçtı dudaklarımdan. "Herifin biri az kalsın boğazımı kesiyordu Damon! Nereye gittiğimizi bilmek en doğal hakkım amına koyayım!"
Aniden frene bastı. Arabanın tekerlekleri yeri kazıyarak durdu. Emniyet kemeri göğsümü keserken, Damon bir hışımla bana doğru döndü. Karanlık arabanın içinde gözleri bir avcınınki gibi parlıyordu. Emzirdiği o tehlikeli enerji üzerimi kapladı.
"Hakkın mı?" dedi, üzerime doğru eğilerek. "Senin burada hiçbir hakkın yok Ryder! O herif seni tuttuğunda ne hissettim biliyor musun? O pis elleri senin tenine değdiğinde niyetimin ne olduğunu unuttum lan ben! Bütün mekânı ateşe vermek istedim!"
Nefes nefese kalmıştı. İkimizin de nefesi arabanın camlarını buğulandırıyordu.
"Neden?" diye fısıldadım. Bu defa geri çekilmedim. Yüzüne doğru yaklaştım. "Neden bu kadar umrundayım? Ben senin için sadece bir hiçtim, öyle değil mi? 'Yetim' diyordun, 'küçük piç' diyordun. Ne değişti?"
Damon’ın gözlerinde anlık bir tereddüt çaktı. İçindeki o gururlu, gaddar adamla savaşır gibiydi. Sol elini kaldırıp yavaşça enseme koydu. Parmakları saçlarımın arasına kaydı, başımı kendine doğru çekti. Yüzlerimiz arasındaki mesafe milimlere indiğinde dudakları dudaklarımın tam üstünde durdu.
"Hiçbir şey değişmedi," dedi, sesi bir ant gibi karanlık ve boğuktu. "Hâlâ o küçük piçsin. Ama ben neysem, sen de artık ona ait bir şeysin. Sen benim alanımdasın Ryder. Seni mahvetme hakkı da, yaşatma hakkı da sadece bana ait."
"Sen hastasın," diye inledim. Ama kelimelerim inandırıcılığını yitirmişti. Çünkü dudaklarının sıcaklığı tenime değdikçe içimdeki o kör öfke tamamen mantığımı devre dışı bırakıyordu.
"Evet, hastayım," dedi alayla. Dudaklarını yanağıma, oradan çeneme doğru kaydırdı. Sıcak nefesi tenimi yakıp geçerken vücudum benden bağımsız bir şekilde ona doğru çekiliyordu. "Ve sen de bu hastalığın tam ortasındasın."
Arabanın vitesini sertçe ileri itti ve tekrar gaza bastı. Şehrin ışıkları camdan birer çizgi halinde akıp giderken, beni kendi kişisel cehennemine, kendi sığınağına doğru götürdüğünü biliyordum. Kaçabilirdim, kapıyı açıp kendimi dışarı atabilirdim. Ama yapmadım. Damon’ın karanlığı beni yutmuştu ve ben ilk defa bu karanlığın içinde boğulmaktan korkmuyordum.