İçeriğe geç

Kurtların savaşı

Bölüm 9 · 7 dk okuma

Kurtların savaşı

Bölüm 9

Doğu ve batının kavgası

doğu ve batının kavgası

Şu dünyada bütün mesele neydi biliyor musunuz? Çok açık bir kavgayı da hepsi dünyada iki grup vardı. Ne ırk, ne din, ne başka bir şey; doğunun kurtlarına karşı batının köpekleri. Bütün mesele buydu.

Ne İslam'dan öncekiler bu mesele için kavga ettiklerini bildiler, ne de İslam'dan sonrakiler. Ama bütün mesele buydu, yazılan bütün tarih kitapları; olaylar, bazen atılan iftiralar, söndürülen ocaklar, ölen mazlumlar, öldürülen zalimler, zehirlenen insanlar, veba ile ölenler vesaire.

Bunların hepsi bu kavganın eseriydi. Yavuz olmak var, bu kavgada Şah İsmail olmak var. Ya da her zaman Doğuyu birbirine kırdıran Batı olmuştu, batıyı da birbirine düşüren Doğu olmuştu. İşte bütün kavga buydu; batı ve doğunun kavgasıydı benim için tarih bulman ibaretti.

O gün, büyük operasyondan sadece bir hafta sonraydı; bir pazartesi günüydü ve yeni görevim belli olmuştu. Ama zamanı vardı, bir hafta sonra pazartesi günü yani yine birilerini infaz emri verilmişti.

Ama aklımda takılı bir şey vardı. Ben bir tetikçi miydim, yoksa müdür mü? Yoksa sadece bir emir alan asker mi? Bunu sorgulamaya yeni başladım. Evet, saçma olabilir ama yürek ile hareket eden herkes, akıl ile düşünmeyi unutur.

Ben batıya savaş açmak istiyordum, ama hep doğuya gidiyordum. Bu ne demekti biliyordum; batının doğudaki eseri her zaman bizi birbirimize düşürmüştü.

Türk, Kürt, Türk, Arap; bazen de Türk Türktü. Ama her zaman sebepler saçma sapan boş boş hayaller ve gerçekleşmeyen söz verişlerdi.

Bu bir tarih oyunlarda Araplar bize ihanet etti diyenler de Türkler bize ihanet etti diyenler vardı. Bu oyuna hepimiz gelmiştik, ama mesele bu değildi. Biz ne zaman doğunun kurtları olarak birleşmeye kalksak, her zaman birbirimize düşmüştük; ipi kesilen birleşmeye kalkan herkes ölmüştü.

Kaddafi, Adnan Menderes, Saddam Hüseyin, Turgut Özal gibi hepsi birleşmek isteyen İslamiyet için dövüşmek isteyen devlet liderleriydi; kimini asıp, kimini zehirlediler.

Ama mesele başkaydı. Ne Türk bunu anladı, ne Arap, ne de başka bir millet. Bu batının köpekleri ile doğunun kurtları arasındaki bir savaştı ve şu an biz de onların istediğini yapıyoruz, kendimizle savaşıyorduk.

Gözlerim kapanmaya başlamıştı. Yanında kimse yoktu, diye hatırlıyorum onu. Göz göze gelmiştik; kavgaların en çetinine girmiş bir kıza aşık olmuştum bu göreve gitmeden.

Sadece iki gün önceydi görmüştüm bu kötü kızını. Annesi ona "Fatma" derken duymuş içime bir sızı girmişti. Çünkü Fatma annemiz aklıma gelmişti; böyle bir aşk ne ara girmişti kalbime ben de bilmiyorum, ama imkansız bir aşık da işte. Onu söyleyemem, konuşamazdım elime bir gül aldım sadece ona verip gidecektim bu şehirden de bu suretten de. Anadan babadan geçtik, yardan geçemedi demesinler diye gidecektim. Eskişehir'den uzun diyarlara ufuksuz sokaklarda gezmek için gidecektim, vatan için gidecektim, bayrak için gidecektim, ama sevdiğimden uzaklara gidecektim.

Ama beni bekle demek bir tapudu ya da mezarsız bir ölüyü bekle demekti ona. Bunu yapamazdım, çünkü ben bir asker değildim ya da bir polis. Ben artık bir azılı suçluydum, belki yaptıklarım haklı olsa da bu bana adalet karşısında bir şey ifade etmezdi.

Yakalanırsam içeri, yakalanmazsam toprağın altında bir gün gireceğimi biliyordum. O yüzden sevdiğim kadını, adı Güzel bir kadını, yoldan çıkarım "Seni seviyorum, Beni bekle" demek nankörlük olurdu, ben de öyle yaptım. Sustum sadece, elindeki papatya ile sokağından geçerken ellerine tutuşturduğum not ile geçmiş gitmiştim.

İyi hatırlıyordum o günü, daha da aklımdaydı onun ölüm haberi bana gelmişti. Benim verdiğim not gibi bir not bırakacaktı bana; görünce gözyaşlarına boğulup, öfkeden deliye dönecektim. O notta ne mi vardı dersiniz? Buyurun okuyayım, pardon yazayım:

"Ağlarına sen mi düştün? Sen bana niye kıştın, yoksa bana mı kızdın? Sen gittin, ben de gidiyorum canım sana. Değmese diye senin gibi sevmezler beni. Sen beni sevdin ama bir vatanla gittin yeni. Kusura bakma diyemedim sevdiğimi, vatan sana emanet. Ben giderim sevdiğim."

"Kürt kızı Fatma'dan Türkoğlu Kartal'a ölümden önce yazılmış ilk ve son mektup."

Notu okuduktan sonra bir karar vermiştim: Onun için yaşayacaktım, onun için savaşacaktım. Kürt kızı kansere yenik düşmüştü, ama ben kahpe düzene baş kaldıracaktım. Saçlarına dokunmadan toprağa verdiğim kadının adını her zaman kalbimde taşıyacaktım, buna mecburum.

Çünkü o benim aşkımı kalbinde taşıyarak kanser olmuş ve narin bedelini buna dayanamamış, ölmüştü. Şehitlerle bir miydi bilmiyorum, ama artık benim şehidimdi.

Gözlerimi kapatmaya başladım. Ufuklara da alacaktım bu gece, zor olsa da sevdalar beni bulacaklar.

Ta eskilerden geleceğe salı, çarşamba, perşembe, cuma derken gününü kovaladı. Görev vakti gelmişti, hedefin adı Aziz Petrolit olan adamdı, aşırı faşist düşünceye sahip bu adam Boşnak'ta, Filistin'de ve Türkistan'da her yerde kana bulanmış, mazlum kanının dökülmesine neden olmuştu.

Aslen Hollandalı olan ama Hollandalı olmayı kabul etmeyip "Ben bir Müslüman olarak Arabım ve Türklerden bir parçayım" diyecek kadar bozulmuş bir düzene sahipti.

Öldürülmesi değil, diri diri yakılması gerekiyordu, bu benim şahsi fikrimde. Ölüm saati yaklaşmış bir canavarı ellerimde parçalamak isteyen bir Bozkurtum işte, pardon, kara kurttum.

Güneş ışıkları ile bana düşman olurken, ben çoktan Suudi Arabistan'da bir çöl şehrindeydim. Mekke ve Medine'yi görecek kadar yakın, gidemeyecek kadar uzaktım. Onun için ben de yazmaya koyuldum. Adam öldürürken şiir yazan tek şair olabilirdim, ama bu da bahtiyar kalbime zordu.

Aklıma gelir miyim, ölüm?

Bu kadar günahkar kulum.

Muhammed yanımda ama,

Ona yaklaşamaz yolum.

Ne kadar acı katil olmak,

Doğuda batıya doğru savaşmak.

Bir elimde bin dertli ahmak,

Belki bu kadardı benim ömürüm.

Bir faşist hedef,

Rabbim, sen günahkar kula yardım et.

Ne vatan affeder beni, ne de bu memleket.

Ben sonu gelmez günahkar kulum.

Aşk bir şey değildi,

Aşk her zaman birdi.

Muhammed her zaman beni buldu,

Bense onu hep unutur oldum.

Eylem Salı günü olacaktı. Yine birkaç arkadaş vardı yanımda, en önemlisi Hasan Basri'nin 8. kuşak torunu Hasan Ali de vardı. Sakin birisiydi, ekibin en büyüğü olarak yol gösteriyor ve zamanı iyi kullanıyordu. Adamı öldürmek için Salı günü saat ikindi vaktinde Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinin batı kısmında olacak bir düğüne katılmaması lazımdı. Yaklaşık 12 kişiydik, siyah beyaz giyinmiş 6 erkek, 6 kadın olarak düğüne girecektik.

Sabah ışıklarını gözüme çarptığı anda yanımda bulan kadının soruları ile karşı karşıya kalmıştım. Sorduğu sorular haklı sorulardı. "Neden hiç evlenmedin?" falan değildi yani, 21'inden yeni gün almış bir delikanlıya sorulacak sorulardı. Nazik ama sert bir kadındı Asya hatun. Benden 2 yaş büyüktü, ara sıra sinir etmek için "abla" diyordum. Yaklaşık 2 gün olduğuna varsayarsak iyi anlaşıyorduk. Yani sorduğu sorular kalbimi titreten bir sıcaklığa sahipti, ama nedense ona yakınlaştıran o sorular değildi.

Bana Fatma'nın ölmesiydi belki de beni Asiye hatun'a yaklaştıran. Sorduğu sorular her zaman aşkla ilgili değildi, ama iki günde aşka kadar gelmişti. Bendeki aşkı arıyordu belki, bilmiyorum. Ama artık görev zamanıydı, onlar görevden sonraki konulardı.

- Ne zamandır aşık oluyorsun, Karakurt? Belli ki uzun zamandır kadınlardan uzaksın.

- Daha 21 yaşındayım ben, kadın ne demek? Cahil bilgisine sahip biri olarak, kadın sadece hayat demek. Hayatı ararken hayatından olursun.

- Peki, siyahlar giyinerek düğüne gitmek cenazeye gitmekten ne farkı var? Ve neden sen kendini sevmiyorsun, neden bu nefret kendine karşı? Açıkla bakayım.

- Bana ablalık yapmak istiyorsan soruları sorma, yok niyetin ciddiyse ya da farklıysa, görevden sonraki konuşmalarda konuşuruz, Asiye Hatun.

- Olur patron, bey.

Son sözü beni güldürmüştü. Çünkü patron falan değildim, ben patron olmaktan nefret eden bir fedaiydım. O kadar işte, Asiye de bunun farkındaydı, o yüzden sırf dalga geçmek için öyle demişti. Neyse, göreve gelelim.

Görev için otobüslere dolmuş kadınlar ve erkekler, 2 gruba ayrılmıştık. Hasan Basri, ben, Şehmuz, Ayşegül, Asiye, Fadime bir grup; Kadir, Şeker, Tufan, Ali Taçlı, Begüm, Meryem bir gruptaydı. Herkes eş olarak görülmekteydi, o yüzden herkesin işi belli olması gerekiyordu. Asiye de benim eşimde, yani rol icabı. Kasabaya girdik, düğüne katıldık ve vaktini bekliyorduk.

Siyah bereli askerlerin arkasında hedefimiz çıka geldi, Aziz Petrol karşımızdaydı. İsme takılmayın, "Petrol" lakabını ben taktım. Hedefimiz, herkesi öldürmekti, yani askerlerin ve Azizi.

Silah sesleri birden çıkmaya başladı ve ilk ateşi açan, tabii ki liderimiz Hasan Basri idi. Ortalık bir anda kana dönmüştü, kan içinde ağlaşan çocuklar ve kadınlar vardı, ölen askerlerin feryat sesleri kulaklarımda hâlen. 12 kişi tamı tamına 35 asker ve Aziz Petrolü öldürmüştük, görev bitmişti.

Kaçmak için dağların ardına sıkışan kayalara çıktık, helikopter ile alacaklardı bizi, bu kez kimseyi geride bırakamazdık. Ama bir sorun vardı, Hasan Basri üç kurşun yemiş, ben ise iki yerimden kurşun yemiştim. Benim durumum ağır değildi, sol kolumun üstü ve sağ bacağımın diz kapağından vurulmuştum, sıyırmıştı doğrusu ikinci kurşun. Çok geçmeden kaçmamız lazımdı, da geldiğimiz minibüs ile gitmek salaklık olurdu, oradan bir tane araba bulup uzaklaşmamız lazımdı, ama Hasan Basri ölüyordu, ölürken dedikleri kulaklarıma takıldı, çünkü benim düşüncelerim de aynıydı. Bana gülerek, "Doğunun kurtları, batının köpeklerini yine yendi kardeş," demişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.