ölüm beni soyladı
Kara pençe doğmalı,
Türk başa gelmeli.
Alper Tunga'yı bilmeli,
Ölüm beni soyladı, ölüm beni soyladı.
Türk at bininde,
Hızır koşar arkadan.
Türk ölüm bekçisi,
Gider ölüme, Azrail gelmeden.
Gider elbet sırası gelen,
Ölüm beni soyladı, ölüm beni soyladı.
Yavuz ister tahtın,
Baba devlet der battı.
Ahmet'in değil taht hakkı,
Ölüm beni soyladı, ölüm beni soyladı.
Bir fikir var içimde,
Kızıl elma güneşinde,
İslamiyet ateşinde,
Ölüm beni soyladı, ölüm beni soyladı.
Kırk çeri ile aynı mekânda,
Olsam keşke kırk parça.
Şimdi mertlik bozuldu, erlik tabanca,
Ölüm beni soyladı, ölüm beni soyladı.
Yer gök zikir çeker bir olana,
İki dost zikir çeker bir mağarada.
Aslanlardan bozkurtlar mirasdır bu kavgada,
Ölüm beni soyladı, ölüm beni soyladı.
Bu şiiri dün yazdım. Size o hatıraları yazmadan önce ne olduğunu anlatacağım, ama şunu bilin ki bu roman bitmeden ölmemek için elimden geleni yapacağım. Dün ağrılarım arttı, teşhis için testler yaptırmaya gitmiştim. Yolda huzursuzluk oldu, kalbimde sanki duyacaklarım beni ölümden önce olanları unutacak gibiydi. Yaklaşık 3 senedir sufi olmak için ders almaya başladım. Mazlum Efendi'nin öğrencisi olan Muhammed, bana ilk öğrettiği şey neydi sizce? Tabii ki ölüm. Aklıma o gün gelmişti. Dün öğrendiklerimden sonra, ilk gün nasıl da cahil biri olduğumu hocaya göstermiştim.
"Kafamı duvarlar örmüşsün, Fatma'm. Aşkın beni ne kadar yakmış! Doğmuş çocuklarım bile sen kokuyor işte. O gün, Fatma'yı unutmak için mi, yoksa karım Asiye'yi unutmak için mi bilmiyorum. Sufi olmak için ders almaya başladım."
Olaylar karşısında sağ salim duran iki kadının ölümü ile birlikte devrildim. Çocuklarımı annem dediğim insan Nebahat Öğretmene emanet ediyorum. Bana vermiyorlar zaten. "Veliaytını" bu söz Osmanlı'dan kalma bir söz ama nedense biz Türkler bunu çok yeni bir şeymiş gibi kullanıyoruz. Neyse, anıları çizgisine biraz ileri götüreyim. Ders almaya başladığım o günü anlatacağım sizlere. Kartal Karakurt öleli çok oldu. Adım Azer Türkoğlu olmuştu. Neden olduğunu anlatacağım ama önce anılar.
O gün, sufi olmak için Muhammed Şiar'ın yanına gitmek istedim. Adını Tebriz ve Irak'ta çokça duyduğum bu şahıs, Eskişehir'den 8 saat uzakta olan Konya'daydı. Elimde azık aldım. Sadece para işime yaramazdı zaten. Arabam vardı ama motor ile gitmek benim için daha rahat olurdu.
Bir soğuk Konya havasında varmıştım. Şeyh olmak isteyen şah gibi, masum olmak isteyen suçlu gibi günahkâr olmamak için değil, günahımı bilmek için Muhammed Şiar'ın yanına gelmiştim. Kapı açıldı, mavi kitaplarla dolu raflar vardı içeride. İskender Pala gibi yazarların kitapları da vardı. Soğuk, buraya uğramış geçmişti sanki. Perde açılır açılmaz sahnede kalan çocuk gibi kalmıştım. Muhammed Şiar, benim ikizim gibiydi. Gözlerinde kılıç gibi keskin beni gördüm. Bana dalga geçer gibi mi yoksa beni bildiği için mi?
"Hoş geldin, ikizim gibi özüm can. Allah canına nur getirsin, benden yüce kul olasın," demişti. Bu sözler beni benden aldı. Karaplanmış beyaz lekeyi gördüm sağ kolunun üstünde. İçinde bir yazı vardı:
"Sağ gelenler hayırcılarmış, ölüler şere taptılar. Oysa yazıyordu diğer bir kolunda: Beyaz boya üstünde siyah yazı ile yazı yazan kalem değil, insandır. İnsan cahil ise kalem neylesin yazıyordu."
Odalar dolusu Mekke ve Medine kokuyordu. Bir büyük kolonda kocaman yazı ile:
"Allah'ın gazabı sadece inanmayanlara değil, neye inandığını unutanlara eşittir."
Bu yazı ne demek istiyordu? Neye inanıyorduk ki biz Allah'a değil mi? O anda aklıma Vehapiler geldi. Türklerin ve Müslümanların sözde kardeşleri, insanların kanına işlemiş fikirleri değiştirmek ve Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Muhammed Mustafa başta olmak üzere sahabileri ve peygamber efendimizi yok sayarak, bana "Kuran yeter" inancına sahip bir mezhepti. Kızılbaştan daha sapkın bir inanca sahiptiler. Osmanlı'ya bela olmuş yılan kılıklı canavar köklü Araplardı. Bunlar, kendilerinde olmayanları hiç sayacak kadar merhametsiz ve adaletsiz bir din istiyorlardı.
Muhammed Şiar konuşmaya başladı:
"Yüksek tepelerde uçan kuşlara sorsan, ölüm hariç hiçbir şey haklı değildir. Herkesin hatası, kusuru, yanlışı vardır ama insanlara sorsan, haşa peygamberler hariç herkesi kusursuz sayarlar. Oysa ölümü bulmak için ölümü görmek gerekir. Oysa paramparça bedeni gören bile Allah'ına değil, şarap şişine sarılır. Sence neden, Kartal evladım?"
Gözümde büyüdü oda, cevap belliydi. İrade, bayrağımızı hakk'a değil, zevk tanrıçasına vermiştik. Şarap, sigara, bira ve vesaire bizi hakk'a uzak bıraktı.
"Soru soran, bilir cevabını hakkı bulmak için gelmiş biri, hakkı görmek için can atanına nasıl cevap verebilir?" dedim.
Hoca gülerek, "Hakkı arayan, hakkı bulur; aracı gerekmez. Ama elbette, öldüremediğin şeytana hakkı sorarsan, sana nefisini Allah, kanını peygamber söyler," düşündüm. Haklı olmak yerine hakkı bulmak ne güzel düşünce ama sormak istediğim bir şey vardı. Yeni okula başlamış çocuklar gibi "Bir sorabilir miyim, hocam?" dedim. "Buyur, evladım," dedi sadece.
"Gri, yeşil, mavi ve kırmızı bir nokta düşünelim. Gri - iyi, Yeşil - kötü, Mavi - ceza ve Kırmızı - ödül olsun. Bunları boyayan boyacı, neden bize bunları öğretti ve öğretmeye devam ediyor, efendim? Doğa, güneş, kış, yaz, ayaz, ateş, kılıç, kan, Türk, Rum, her kim olursa olsun, Allah'ı bulmak için değil, neden, niye doğdum, niye geldim, neden var oldum gibi basit ve bahanesi açık olan soruları soruyor?"
"İlk ders ölümdür, evladım. İlk derste ölümü aramak için değil, ölümü beklemek için koyun gibi değil, ölümü beklemek kurt gibi ona kafa tutmak lazım. Bu da ancak siyah noktayı beyaza, beyazı ise al olan kızıl elmaya dönüştürmek lazımdı.
"Onun için, siyah bürünmüş ölümü beyaza bağlamak, şeytana uyup günah işleyene tövbe etmekle aynı şeydir. Zaten 'cennetliksin' demekle aynı şeyidir. O yüzden önce ölümün sana söylemesini bekle, ama söylediğinde gözünde yaş olsun, akmak için. Kibir, riya gibi şeyler, 'Neden ben? Kim için? Nasıl oldu?' gibi sorularda saklıdır. Belki kullara karşı riya kabul edilebilir bir şey ama kibir kesinlikle haramdır, evladım. O yüzden kibir ile merhameti karşıtlaştırma," dedi ve evet, ilk dersin sonuna geldik, Kartal evladım. Ölüm ne demek? Bence bir düşün, sana geldiğinde anlamı değişmez. Neyse o dur, ölüm şimdi sana bir kelime mi yoksa korkaklara sunulan ceza mı düşün derim," dedi ve elindeki kitabı kapattı.
Hatıra bu kadar, şimdi dünü size aktaracağım ve mesele size ayan olacaktır inşallah.
Dün kontrol için hastaneye gittim. EKG, emar, bilmem ne hepsini çektiler. Saat 3'te gelmem söylendi, özel hastaneydi. Ne şeyi tam yapıp gönderdiler, saat üçe kadar siyah kasvetli kantinde çay ve simit yaparken, "Çocuklarıma doymadan gidiyorum" diye Asiye aklıma geldi ve Fatma'nın bana yazdığı ilk ve son mektup, ikisi de dün beraber beni bekliyordu kapı ağzında, sanki üçe doğru sıra alıp bekleyen koyunlar gibi beklemeye başladım.
Elinde bir sonuç ile yanında dört profesör doktor ile Ayşe Gül Hanım bana bir şey demek istiyor ama vicdanında bir koltuk savaşı yapıyordu sanki. Sonra yanındaki profesör bana dönerek, "Evlat, üç aylık ömrün kalmış. Kanseri yenmek için erken teşhis gerekir ama sen çok geç kalmışsın," dedi. Güldüm bu söze gizli gizli. Aklıma Hasan Basri'nin sözü geldi, "Göreve giderken söylemiş, doğru olacaktı ama ekip komple gülmüştük o söze bak sana," diyorum Kartal, bugün sıra bende, ölüm beni soyladı.
Evel Çelebi vardı. Kimdi o? Ölüm ona ne demişti? Şimdi sana ne diyordu? "Ayyıldızı, Ali'd bin Velidi oldun," diyordu. Maalesef, Allah'ın kılıcı gibi savaşta değil, yatakta ölecekti. Bu, bir masal kadar acı, o kadar başı ayakta değil, yatakta rahat ölmek için mi almıştı, yani siyah bence kalpti ve o siyah olanı susturdum içimde ve yazmaya devam etmek için karar verdim.