Orman, sanki nefesini tutmuş, bekliyordu. Ay ışığı, ağaçların sık dalları arasından zemine dökülürken, Ceren’in damarlarında dolaşan o yeni, hırçın gücün titreşimlerini görebiliyordum. Havada yanık toprak ve çürümüş yaprakların kokusuyla karışık, metalik bir koku vardı: Kan ve kadim bir öfke.
Doruk, birkaç adım ötemde, sırtı bana dönük bir şekilde duruyordu. Kasları, üzerine yapışan ince gömleğinin altında gergin bir yay gibi titriyordu. Onun bu duruşu, içimdeki o kontrol edilemez arzuyu körüklüyordu. Babamın, o sisli bir görüntüden ibaret olan yansımasının gitmesiyle, üzerimdeki baskı yerini garip bir boşluğa bırakmıştı. Ama bu boşluk huzur dolu değildi; tıpkı fırtına öncesi sessizlik gibi tekinsizdi.
"Artık saklanamıyorsun, Ceren," dedi Doruk. Sesi, ormanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Derin, pürüzlü ve tehlikeli. "İçindeki o şey... artık seninle konuşuyor, değil mi?"
Yavaşça ona doğru bir adım attım. Ayakkabılarımın altındaki kuru dallar çıtırdadı. "O 'şey' değil, Doruk. O, bana ait olan."
Doruk yavaşça arkasına döndü. Gözleri, her zamanki kehribar renginden çok daha koyuydu. İçindeki o yırtıcı, dizginlenemez yan, yüzeydeydi. Aramızdaki mesafe kapanırken, havadaki statik elektrik tenimi karıncalandırıyordu. Aramızdaki çekim, bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi; düşmekten korkuyordum ama aynı zamanda o boşluğa teslim olmanın tadını hayal ediyordum.
"Seni baban için bir silah olarak mı yetiştirdiler, yoksa sen o silahın ta kendisi misin?" diye fısıldadı. Aramızdaki mesafeyi sıfıra indirdiğinde, göğsümün hızlı inip çıkışlarını görebiliyordum. Eli, çeneme doğru uzandı ama dokunmadı; sadece aradaki sıcaklığı hissetmemi istedi. "Cevabını bildiğini sanıyordum, ama gözlerindeki o karanlık... beni bile korkutuyor."
"Korkuyor musun?" diye sordum, sesim bir meydan okuma gibi titredi. "Senin gibi bir alfa, bir kadından mı korkuyor?"
Doruk, dudaklarının kenarında çarpık bir gülümsemeyle yaklaştı. "Korku ve arzu arasındaki o ince çizgideyim Ceren. Ve şu an, hangisinin ağır bastığını söylemek imkansız."
O an, içimdeki o yabancı güç, bir dalga gibi tekrar yükseldi. Etrafımızdaki ağaçların yaprakları rüzgâr olmaksızın hışırdayarak titremeye başladı. Toprak ayaklarımın altında hafifçe sarsıldı. Doruk, ani bir refleksle belimden kavradı ve beni kendine çekti. Göğsüm, onun sert göğüs kafesine çarptı. Nefesi yüzüme vururken, gözlerindeki o vahşi ışıltıyı daha net gördüm.
"Beni babanın oyuncağı sanıyorsun," dedi, sesi neredeyse bir hırıltıydı. "Oysa o, seni buraya getirerek en büyük hatasını yaptı. Seni benim oyun alanıma bıraktı."
"Babanın amacı ne?" diye sordum, kendimi zorlayarak. "Beni neden şimdi, neden böyle bir gücü uyandırarak istedi?"
Doruk’un yüzündeki o oyuncu ifade anında silindi. Gözlerini kaçırdı, ama beni bırakmadı. "Babamın yansıması sana göründüğünde, sana söylemediği bir şey vardı. Miras dediğin şey... sadece bir yetenek değil, Ceren. Bu bir zincir. Ve o zinciri kırmak için tek yol, senin kimin elinde olacağına karar vermen."
"Kimin elinde?" diye tekrarladım, kaşlarım çatılmıştı. "Senin mi? Yoksa o kadim düşmanların mı?"
"Ne benim, ne de onların," dedi, sesi bu sefer tehlikeli bir şekilde kısıktı. "Senin iradenin. Ama unutma, baban seni bir varis olarak değil, bir kurban olarak hazırladı. Bu ormanın dibinde yatan o karanlık sırlar, senin kanınla uyanacak. Eğer kontrolü ele alamazsan, ilk önce beni yok edeceksin."
Kalbim hızla çarpıyordu. Elleri belimi öyle sıkı tutuyordu ki, sanki beni bu gerçeklikten koparıp kendi dünyasına hapsetmek istiyordu. Çekim, artık sadece fiziksel değildi; ruhsal bir bağın getirdiği o amansız acı verici baskıydı. İçimdeki güç, Doruk’un varlığına tepki veriyordu; sanki onu tanıyor, sanki ona açıyordu.
"Eğer bu bir kurban edişse," dedim, yüzümü ona daha da yaklaştırarak, "o zaman bu kurbanın ilk kimi kanatacağını belirleyen kişi ben olacağım."
Doruk, dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. "Ceren, dikkatli ol. Ayın döngüsü değişmek üzere ve seninle benim aramdaki bu çekim, ormanın tüm dengesini altüst ediyor. Diğerleri geliyor. Koku alabiliyorum. Kanının kokusunu..."
"Gelsinler," dedim, gözlerimi kapatıp içimdeki o vahşi güce ilk defa tam anlamıyla izin vererek. Damarlarımda akan buz ve ateşin birleştiği o anı hissettim.
Tam o sırada, ormanın derinliklerinden gelen bir uluma, gecenin sessizliğini parçaladı. Ama bu, sıradan bir kurt uluması değildi. Bu, sürünün içindeki o gizli, hain bir sesin, bana olan meydan okumasıydı. Doruk gerildi, bakışları ormanın karanlığına kilitlendi.
"Seni korumamı mı istiyorsun, yoksa bırakmamı mı?" diye sordu Doruk, sesi bir kararın eşiğindeydi.
Ona bakmadım. Çünkü artık biliyordum. Babamın yansıması gittiğinde, arkasında bıraktığı o küçük parıltı, ağaçların gölgesinde bir iz gibi duruyordu. Ve o iz, sadece birini işaret ediyordu. Birini değil, bir şeyi.
"Beni bırakma," dedim, ama kastettiğim sadece fiziksel temas değildi. "Beni anlamaya çalış. Çünkü o yansıma gittiğinde, arkasında bir anahtar bıraktı."
Cebimden, babamın yansımasının kaybolduğu yerden düşen, üzerinde garip, antik sembollerin kazılı olduğu soğuk metal bir parçayı çıkardım. Doruk onu gördüğünde gözleri dehşetle açıldı. Bu, babamın yansımasının aslında oraya ait olmadığının, ormanın içindeki o yasaklı bölgeden, "Mühürlü Kapı"dan geldiğinin kanıtıydı.
"Bu mümkün değil," dedi Doruk, geri çekilerek. "Bu mührü sadece o, yani asıl olan taşıyabilirdi. Eğer bu senin elindeyse... Ceren, sen aslında kimsin?"
Tam o anda, ağaçların arasından ondan fazla çift parlayan göz belirdi. Sürü, etrafımızı sarmıştı. Ama beni avlamaya değil, benden korkmaya gelmişlerdi.
"Sıra sende," diye fısıldadı Doruk, dişlerini sıkarak. "Ya gücünü onlara göster, ya da burada, bu ormanda birlikte öleceğiz."
Elimdeki mühür aniden ısınmaya, derimi yakmaya başladı. Çığlık atmak istedim ama boğazımdan sadece bir hırıltı yükseldi. Gökyüzü bir anda karardı, yıldızlar sanki benimle birlikte sönmeye başladı.