İçeriğe geç

Kurt Ayı

Bölüm 8 · 4 dk okuma

Kurt Ayı

Bölüm 8

Bölüm 8

Ormanın derinliklerinde, dolunayın soğuk gümüş ışığı altında yükselen o kadim ağaçların gölgeleri, sanki yaşayan birer varlık gibi Ceren’in üzerine devriliyordu. Sürünün ulumaları kesilmiş, yerini rahatsız edici, uğursuz bir sessizliğe bırakmıştı. Ceren, avuçlarında hissettiği o yakıcı sızının—antik mührün ona bahşettiği o tekinsiz gücün—teninden damarlarına, oradan da kemiklerine işlediğini hissediyordu.

Yanında, gölgeden farksız duran Doruk Aslan vardı. Gözleri, zifiri karanlıkta bile kehribar rengi bir ateş gibi parlıyor, Ceren’in her nefesini, kalbinin her atışını adeta bir avcı titizliğiyle takip ediyordu. Onun varlığı, havayı ağırlaştırıyor, etrafındaki oksijeni tüketiyordu.

"Bunu yaptın," diye fısıldadı Doruk. Sesi, pürüzlü bir kadife gibi kulaklarında çınladı. "Sürüyü dize getirdin Ceren. Ama biliyorsun, bu sadece fırtınanın öncesindeki sessizlik."

Ceren başını çevirdi, yüzüyle Doruk’un yüzü arasındaki mesafe, aralarındaki çekimin elektrik yüklü atmosferinde eriyip gidiyordu. "Ben bir kraliçe ya da lider olmak istemedim, Doruk. Ben sadece... kim olduğumu anlamak istedim. Ama babamın mirası, bir tahttan çok bir hapishaneye benziyor."

Doruk bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe o kadar kısaldı ki, Ceren onun göğsünden yayılan o odunsu, keskin kokuyu duyabiliyordu. "Babanın mirası sadece bir hapishane değil," dedi Doruk, sesi bir sırrın ağırlığını taşıyarak alçaldı. "O bir kilit. Ve sen, o kilidi açacak tek anahtarsın. Mühürlü Kapı’nın arkasında ne olduğunu hiç düşündün mü?"

Ceren geri çekilmek istedi ama bacakları, Doruk’un yoğun çekim gücüne hapsolmuş gibi yerinden oynamıyordu. "Bana her şeyi anlatman gerektiğini söyledin. Şimdi zamanı, Doruk. Eğer bu tehlikeli ittifakın bir parçasıysam, neye hizmet ettiğimi bilmek zorundayım."

Doruk, elini uzatıp Ceren’in yanağındaki bir tutam saçı kulağının arkasına itti. Dokunuşu buz gibiydi ama parmaklarının geçtiği her yerde teni cayır cayır yanıyordu. "Sürünün sadakati bir illüzyon. Seni babanın kızı olduğun için değil, sadece bir araç olduğun için kabulleniyorlar. Ama içlerinden bazıları, o kapının ardındaki karanlığı seninle birlikte uyandırmaktan korkuyor."

Ceren, Doruk’un gözlerinin içine baktı. Orada, daha önce hiç görmediği bir acı ve karanlık bir arzunun gölgesi vardı. "Babama ne oldu? Gerçekten öldü mü, yoksa o kapının ardında mı?"

"Baban hiçbir zaman bir varis değildi," dedi Doruk, sesi neredeyse duyulmaz bir tonda. "O, kapının muhafızıydı. Ve senin varlığın, onun tek başarısızlığı."

Ceren’in zihni bir anlığına karardı. Antik mührün mührü avucunda yeniden sızladı. Bu sızı, sadece bir fiziksel acı değil, bir anı seliydi. Sanki binlerce yıl öncesinden gelen bir ses, zihninin derinliklerine kazınmaya başlamıştı. Gözleri bir anlığına gümüş rengine döndüğünde, etraflarındaki ağaçların titrediğini, toprağın huzursuzca gıcırdadığını hissetti.

"Bir şeyler hissediyorum," diye fısıldadı Ceren, sesi boğuklaşarak. "Babamın günlüğü... o eski kütüphanedeki saklı bölmede... Doruk, o sadece bir anahtar değil. O bir kurban."

Doruk, Ceren’i aniden kendine çekti, elleri onun beline dolanırken Ceren’in sırtı sert bir ağacın gövdesine çarptı. Doruk’un nefesi, Ceren’in dudaklarının hemen üzerinde durdu. İkisi de bu yakınlığın tehlikesinin farkındaydı; bu, hem bir teslimiyet hem de bir savaştı. "Seni kurban etmelerine izin vermeyeceğim," dedi Doruk. "Ama önce o kapının ardındaki gerçeği görmen lazım. Eğer öğrenirsen, bir daha asla geri dönemezsin. Sürü seni avlamak isteyecek, ben ise... ben seni korumakla yok etmek arasında bir yerde kalacağım."

"Neden?" diye sordu Ceren, sesi titreyerek. "Beni neden koruyasın ki?"

Doruk, başını biraz daha eğdi, dudakları Ceren’in kulağına değdi. "Çünkü sen, bu lanetli dünyanın gördüğü en güzel felaketsin. Ve ben, o felaketin içinde yanmayı göze aldım."

Ceren, Doruk’un belini kavrayan ellerindeki gücü hissetti. Bu adam hem kurtarıcısı hem de celladıydı. Karanlık atmosfer, üzerlerine bir örtü gibi çökerken, Ceren ilk büyük sırrı çözmek için babasının yeraltındaki o gizli odasına girmesi gerektiğini biliyordu. Ancak Doruk’un dudaklarının kulağındaki baskısı, başka bir arzuyu körüklüyordu. Tehlikeyi, ölümü ve belki de geri dönüşü olmayan bir aşkı hissetti.

"Oraya gitmeliyiz," dedi Ceren, kararlılıkla. "Kütüphaneye."

Doruk, geri çekilip Ceren’in ellerini tuttu. Avuç içleri birleştiğinde mühür parladı, ikisinin enerjisi birbirine karıştı. "Oraya gidersen, artık sadece bir insan ya da bir varis olmayacaksın. Oraya gidersen, babanın ruhundaki o karanlığı kendi damarlarında hissedeceksin."

Tam o sırada, ormanın derinliklerinden gelen boğuk bir uluma, geceyi bıçak gibi kesti. Bu bir sürünün uluması değildi; bu, toprağın altından gelen, kadim ve aç bir varlığın sesiydi. Ceren, yerin altındaki o gizli kapının—Mühürlü Kapı’nın—titrediğini hissetti.

Doruk, Ceren’in elini daha sıkı tuttu. "Çok geç," diye mırıldandı, gözleri ormanın karanlığına sabitlenmişti. "Geliyorlar. Ve bu sefer, seni korumak için tek başıma yeterli olmayabilirim."

Ceren, mührün kontrolünü eline alarak Doruk’a doğru bir adım attı ve tam o sırada kütüphanenin girişine, gizli geçide giden yolda bir gölgenin onlara doğru hızla yaklaştığını fark etti. Birisi ya da bir şey, onları izliyordu. Ceren tam arkasına dönüp bakacakken, Doruk onu aniden kucağına alıp ağaçların arasındaki gizli patikaya doğru koşmaya başladı.

"Nereye gidiyoruz?" diye bağırdı Ceren, rüzgar saçlarını savururken.

Doruk’un cevabı, ormanda yankılanan o ürkütücü sesin altında ezildi: "Kapının anahtarı olduğunu öğrendikleri an, onu senden almaya geleceklerdi. Şimdi saklanma sırası değil, savaşma sırası Ceren. Hazır mısın?"

Ceren, tam bir cevap verecekken, Doruk aniden durdu. Tam karşılarında, ormanın en karanlık noktasında, tanıdık bir siluet belirdi. Ceren’in babası olduğunu sandığı o adam—babanın suretine bürünmüş olan o şey—elinde kanlı bir hançerle tam karşılarında duruyordu.

"Geri döndüm," dedi siluet, sesi binlerce farklı sesten oluşmuş gibi yankılanarak.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.