Ormanın derinliklerinde, ağaçların hışırtısı bir fısıltıdan ziyade yaklaşan bir infazın ayak sesleri gibiydi. Ay, bulutların arkasından kılıç gibi süzülürken, Ceren’in damarlarında dolaşan kanın ısısı yükseliyordu. Bu, yabancı bir güçtü; bir zamanlar içine gömülmüş olan, şimdi ise babasının gölgesiyle uyandırılan kadim bir lanet.
Doruk, birkaç adım arkasında, bir yırtıcı kadar sessiz duruyordu. Onun varlığı, Ceren’in etrafındaki havayı ağırlaştırıyor, oksijeni ciğerlerinden çekip alıyordu. Doruk Aslan; sadece bir sürü lideri değil, aynı zamanda Ceren’in zihnindeki kaosu dizginlemeye çalışan tek zincirdi.
"Dur," dedi Doruk. Sesi, pürüzlü ve emir kipi taşıyan o alışıldık tondaydı.
Ceren aniden durdu. Toprak, botlarının altında ezilirken nefes nefese kalmıştı. Arkasını döndüğünde Doruk’u, gümüş rengi gözlerinin parladığı o karanlıkta, bir adım uzağında buldu. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Doruk’un vücudundan yayılan çam, misk ve vahşi doğa kokusunu iliklerine kadar hissedebiliyordu.
"Beni takip etmeyi bırak," dedi Ceren. Sesi titriyordu ama geri adım atmadı. "Babam... O sadece bir adam değil, Doruk. O bir kâbus. Ve ben, onun inşa ettiği bir labirentte kapana kısılmış gibiyim."
Doruk, bir adım daha yaklaştı. Eli, Ceren’in çenesine uzanıp yüzünü kendine doğru hafifçe kaldırdı. Parmaklarının sıcaklığı, Ceren’in teninde elektrik çarpması gibi bir etki bıraktı. "O bir kâbus olabilir, Ceren. Ama sen o kâbusun içindeki tek çıkış yolusun. Ve o çıkışı bulman için, önce kendi içindeki canavarı evcilleştirmelisin. Aksi takdirde, baban seni parçalara ayırır."
Ceren, Doruk’un gözlerinin içine baktı. O gözlerde hem bir tehdit hem de kör edici bir koruma arzusu vardı. Aralarındaki gerilim, sanki aralarına gerilmiş görünmez bir teldi ve her an kopmaya hazırdı. "Neden?" diye fısıldadı Ceren. "Neden beni koruyorsun? Sürün için bir yüküm ben. Bir zayıflık."
Doruk, alaycı bir gülümsemeyle başını eğdi. Dudakları, Ceren’in kulağına fısıldayacak kadar yaklaştı. "Zayıflık mı? Sen, bu ormanın gördüğü en büyük tehlikesin. Ve benim için... sen, karanlığın içindeki tek parıltısın. Seni korumuyorum, Ceren. Seni kendimden korumaya çalışıyorum."
Tam o anda, ormanın sessizliğini bozan boğucu bir uluma yankılandı. Bu, kurtların doğal uluması değildi; bu, toprağı titreten, insanı içeriden çürüten, babasına ait olan o çarpık güçtü. Ceren sarsıldı. Zihninde, bir kapının gıcırtıyla açıldığını duydu. Yıllardır kilitli tuttuğu o anılar, o dehşet verici görüntüler –babasının ellerindeki kan, annesinin son bakışı– birer birer bilincine hücum etti.
"Geliyor," dedi Ceren, gözleri büyüyerek.
"Kim?"
"O. Babam. Bana mirasını geri istiyor."
Doruk, hemen bir savunma pozisyonu aldı. Vücudu gerildi, kasları bir savaş makinesi gibi sertleşti. Ancak o sırada Ceren’in bakışları, bir ağacın kovuğuna takıldı. Orada, kanla çizilmiş bir sembol vardı; babasının ona bıraktığı ilk işaret. Bu işaret, sadece bir uyarı değildi; bir konum belirleyiciydi.
Ceren, kontrolünü kaybetmeye başladığını hissetti. Elleri karıncalanıyor, tırnakları uzayıp derisini kesmek istercesine acı veriyordu. İçindeki miras, kontrolü ele geçirmek için çırpınıyordu. Babasının sesi, rüzgarla birlikte kulağına doldu: *“Karanlık, sadece onu serbest bıraktığında sana itaat eder, Ceren.”*
"Ceren, bana bak!" Doruk’un sesi bu kez sert ve otoriterdi. Ceren’in omuzlarını kavrayıp onu sarstı. "Ona geçit verme. Zihnini kapat. Eğer o kapıyı tamamen açarsan, geri dönüşün olmaz."
Ceren, Doruk’un gözlerindeki endişeyi gördü. O adamın, o soğuk sürü liderinin gözlerinde ilk kez savunmasızlık vardı. Bu, Ceren’in içindeki karmaşayı daha da şiddetlendirdi. Bir anlığına, aralarındaki sınır tamamen yok oldu. Ceren, ellerini Doruk’un deri ceketine geçirdi ve onu kendine çekti. Bir öpücük değildi bu; bir çatışmaydı, bir teslimiyetti, bir hayatta kalma çabasıydı.
Doruk, şaşkınlıkla kısa bir an duraksadı ama hemen ardından Ceren’i kendine bastırdı. Dudakları birleştiğinde, dünyadaki tüm sesler kesildi. Ceren, Doruk’un kanındaki ateşi hissetti; onun kurt tarafının, Ceren’in içindeki kaosu dizginlemeye çalışan o eski, kadim gücünü. Ancak bu temas, babasının tuzağının bir parçasıydı.
Ceren, öpüşmenin tam ortasında, Doruk’un arkasındaki gölgelerin birleşerek bir insan silüetine dönüştüğünü gördü. Babası oradaydı. Ama bu bir illüzyon değildi; babası, Ceren’in içindeki gücü kullanarak bir kapı açmıştı.
"Beni öperken bile beni hissediyorsun, değil mi?" diye bir ses yankılandı.
Ceren, Doruk’tan hızla ayrıldı ve arkasına baktı. Babası, ağaçların arasında, üzerinde eski bir pelerinle, sanki yüzyıllardır orada duruyormuş gibi sabırla bekliyordu. Gözleri, Ceren’inkilerle aynı renkteydi ama içinde hiçbir ışık yoktu.
"Ona gitme," dedi Doruk, kılıcını çeker gibi bir tavırla önüne geçti. "Ceren, gözlerime bak. Ona bakma."
"Gözlerindeki gerçeği biliyorum artık, Doruk," dedi Ceren, sesi buz gibi soğuktu. Babasına doğru bir adım attı. Doruk’un ona dokunmasına izin vermedi. "Babamın mirası, senin koruduğun bu küçük sürünün çok ötesinde. O, bu ormanı bir mezarlığa çevirmek için gelmedi. O, bu ormanı yönetmek için geldi. Ve ben, onun kızı olarak, artık saklanmak istemiyorum."
"Ceren, hayır!"
Ceren, babasına doğru yürürken, içindeki o yabancı güç bir sel gibi dışarı taşmaya başladı. Toprak, etrafında çatlıyor, ağaçlar sarsılıyordu. Doruk ona ulaşmaya çalıştı ama görünmez bir bariyer onu geri püskürttü.
Babası gülümsedi. "İşte benim kızım. Şimdi, o zincirleri kır."
Ceren elini havaya kaldırdı. Doruk, çaresizlik içinde Ceren’in kendi içindeki karanlıkla birleştiğini izliyordu. Ceren’in gözleri artık normal renginde değildi; saf, karanlık bir gümüşe dönmüştü. Tam babasına ulaştığı anda, ormanın içinde yankılanan bir çığlık, tüm gerçekliği ikiye böldü.
Ceren, tam babasının elini tutacakken, babasının bedeni bir anda sis gibi dağıldı. Geriye sadece boş bir kahkaha ve Ceren’in avucunda kalan, üzerinde kadim yazılar kazınmış gümüş bir hançer kaldı.
Ceren yere yığıldı. Hançer, toprağa saplandığında, ormanın her köşesinden aynı anda binlerce kurt uluması yükseldi. Sürü, geliyordu. Ama bu kez, Ceren’i avlamak için değil, ona diz çökmek için.
"Bu bir tuzak değil," diye fısıldadı Ceren, yerdeki hançere bakarken. "Bu bir davet."
Doruk ona doğru koştu, ellerini tutmak için uzandı ama Ceren’in etrafındaki enerji, onu bir kez daha savurdu. Ceren ona baktı. Artık bakışlarında o korkak kızdan eser yoktu.
"Bana dokunma, Doruk," dedi Ceren, sesi yabancı ve karanlık bir güçle yankılanarak. "Artık kimin av, kimin avcı olduğunu belirleme vakti geldi."
Bir sonraki saniyede, ormanın tüm ışıkları söndü.