Orman, sanki nefesini tutmuş, bekliyordu. Ay ışığı, ağaçların sık dokunmuş dalları arasından yere dökülen gümüşi bir zehir gibiydi. Ceren’in ciğerlerine dolan hava, çam iğneleri ve rutubetli toprağın keskin kokusuyla birlikte, havada asılı kalan o tanımlanamaz metalik kan kokusunu da taşıyordu. Arkasındaki karanlığın içinde, sürünün hainlerinin hırıltıları, yaklaşan bir fırtınanın uğultusu gibi derinden geliyordu.
Doruk önündeydi. Sırtı, sanki dünyayı üzerinde taşıyacakmış gibi geniş ve tehditkar duruyordu. Hareketlerinde, bir avcının vahşi zarafeti vardı. Durdu. Başını hafifçe yana eğerek havayı kokladı. O an, Ceren onun sırt kaslarının gömleğinin altında nasıl gerildiğini, bir yay kirişi gibi nasıl hazır beklediğini görebiliyordu.
"Durma, Ceren," diye fısıldadı Doruk. Sesi, sanki doğrudan zihninin içinde yankılanan boğuk bir çan sesi gibiydi. "Eğer durursan, kokunu alırlar. Onların dünyasında durmak, teslim olmaktır."
Ceren, titreyen bacaklarını zorlayarak bir adım daha attı. "Neden ben, Doruk?" sesi, ormanın karanlığında bir cam kırığı gibi yankılandı. "Neden her şey bu tapınağa, bu lanetli kana çıkıyor?"
Doruk aniden döndü. Aralarındaki mesafe kapandığında, Ceren onun gözlerindeki o karanlık parıltıyı daha net gördü. Amber rengi göz bebekleri, ay ışığında bir yırtıcınınkine dönüşmüş, etrafı değil, doğrudan ruhunu delip geçiyordu. Doruk, iri elini Ceren’in çenesine koydu. Parmak uçları buz gibi soğuktu ama tenine değdiği yerde Ceren’in damarlarında kızgın bir lav akmaya başladı. Bu, sadece bir temas değil, bir sahiplenme iddiasıydı.
"Sen bir soru değil, bir cevapsın," dedi Doruk, sesi bir tehdit kadar düşük ama bir vaat kadar çekiciydi. "Sürünün içindeki hainler, senin damarlarında akan o gücün kilidini açtığında neler olacağını biliyorlar. Korkuyorlar, Ceren. Ama ben... ben korkmuyorum."
Ceren, adamın boynundaki nabzın nasıl hızla attığını hissediyordu. Aralarındaki gerilim öylesine yoğundu ki, hava statik elektrikle yüklenmişti. "Beni korumak mı istiyorsun, yoksa sadece o güce sahip olmayı mı?"
Doruk’un dudaklarında çarpık, tehlikeli bir gülümseme belirdi. Elini çenesinden indirip ensesine, saçlarının arasına yerleştirdi ve onu kendine doğru sertçe çekti. Aralarındaki mesafe artık yok denecek kadar azdı. Ceren, adamın göğsünün yükselip alçalışını, kendi kalp atışlarının onunkiyle nasıl senkronize olmaya başladığını hissedebiliyordu.
"Eğer seni korumasaydım," dedi Doruk, dudakları Ceren’in kulağının hemen dibinde, sesi bir itiraf gibi titreyerek, "şimdiye kadar seni bin parçaya bölerdim. Ama sen, benim için bir av değilsin. Sen, yüzyıllardır beklediğim o karanlık şafaksın."
Tam o sırada, ormanın derinliklerinden gelen bir uluma, geceyi ortadan ikiye böldü. Bu, sıradan bir kurt sesi değildi; acı dolu, intikam isteyen ve aç bir sesin haykırışıydı. Hainler yaklaşıyordu. Doruk’un ifadesi anında ciddileşti. Gözlerindeki o büyüleyici tutku yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı.
"Koş," dedi Doruk, Ceren’i arkasına alarak. "Tapınağa giden patika burada. Sakın arkana bakma. Ne duyarsan duy, ne görürsen gör, sadece koş."
Ceren koşmaya başladı. Çamurlu zemin ayaklarının altında kayıyor, dikenli çalılar bacaklarını çiziyordu ama acıyı hissetmiyordu. Tek hissettiği, arkasından gelen o uğultu ve ruhunun derinliklerinde, sanki bir kapak açılmak üzereymiş gibi kaynayan o garip, karanlık enerjiydi. Sanki toprak, onun her adımında ona cevap veriyor, kökler onun geçişiyle titriyordu.
Tapınak silüeti, ağaçların arasından belirdi. Taşların üzerine kazınmış antik rünler, sanki Ceren’in varlığıyla birlikte zayıf, mavi bir ışıkla parlamaya başlamıştı. Burası eskiydi, burası unutulmuştu ama burası Ceren’e ait gibiydi.
Doruk'un boğuk kükremesi arkasından yankılandı. Arkasına baktığında, üç gölgenin birleşip devasa, karanlık bir kütle gibi Doruk’un üzerine atıldığını gördü. Doruk, sadece bir adam değil, adeta bir felaket gibi savaşıyordu. Ama rakipleri fazlaydı. Hainlerin sayısı artıyordu.
Ceren, tapınağın ağır, yosun tutmuş taş kapısının önüne geldiğinde duraksadı. İçeriden gelen bir çekim vardı; sanki ruhunun bir parçası binlerce yıldır o taşların altında hapsolmuş da şimdi onu çağırıyormuş gibi. Elleriyle kapıya dokundu. Taş, buz gibi soğuktu ama temas ettiği an, Ceren’in parmak uçlarından içeriye, tapınağın içine doğru kıvılcımlar saçan bir enerji akışı başladı.
Tam kapıyı aralayıp içeriye adımını atacağı sırada, bir pençe pençesinin hışırdayan sesi kulağının dibinde yankılandı. Doruk’un acı dolu bir ses çıkardığını duydu. Ceren, başını çevirip baktığında, Doruk’un yerde diz çöktüğünü ve bir hainin pençelerinin onun omzuna saplandığını gördü. Doruk, o an bile gözlerini Ceren’den ayırmamıştı. Gözleri, karanlığın içinde bir deniz feneri gibi parlıyordu.
"Ceren, hayır!" diye bağırdı Doruk. "Kapıyı kapatma! Eğer içine girersen, geri dönüşü yok!"
Ceren bir an tereddüt etti. Doruk’u orada, o karanlık sürünün insafına bırakmakla, kendi kaderine, o tekinsiz gücün içine adım atmak arasında bir seçim yapmalıydı. Ancak vücudu artık kendi kontrolünde değildi. Sanki tapınak, onu zorla içeri çekiyordu.
Tam içeriye adımını attığı anda, kapının üzerindeki rünler kan kırmızısı bir renge büründü. Doruk’un üzerine atılan hainlerden biri, Ceren’e doğru hamle yaptı. Pençeleri havayı yararken, Ceren elini istemsizce öne doğru uzattı. Bir anlık sessizlik oldu. Ardından, Ceren’in avucundan fışkıran siyah bir duman, sanki ormanın tüm gölgesini içine çekmiş gibi haini savurdu. Hain, ağaçlara çarparak yere yığıldı.
Ceren donup kalmıştı. Kendi ellerine baktı. Ellerinden sızan o güç, hem dehşet verici hem de tanıdık geliyordu. Kapı, onun iradesi dışında yavaşça, büyük bir gürültüyle kapanmaya başladı. Doruk son bir hamleyle ayağa kalkmaya çalıştı, yüzü kan içindeydi ama gözlerinde sadece bir şey vardı: Hayranlık.
Kapı kapandı. Ceren kendini zifiri karanlığın ortasında buldu. Tapınağın içi, dışarıdaki ormandan çok daha soğuktu. Ve karanlığın içinden gelen, binlerce yıldır söylenmemiş o fısıltı, Ceren’in ismini heceleyerek yankılandı.
"Sonunda döndün," dedi fısıltı, bir kadının sesi gibi ama bir kabusun yankısı kadar derinden. "Kanının sahibi seni bekliyor."
Ceren, tapınağın derinliklerinden gelen bir tıkırtı sesiyle irkildi. Gözlerini karanlığa alıştırdığında, köşede bekleyen bir çift gözün ona dikilmiş olduğunu fark etti. Bunlar, kurt gözleri değildi. Bunlar, insan gözleriydi... ve onu uzun zamandır bekliyorlardı.