İçeriğe geç

Kurt Ayı

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Kurt Ayı

Bölüm 2

Bölüm 2

Dağların tepesine çöken sis, sanki köyün üzerine bir kefen sermek istercesine ağır ve soğuktu. Kuzey rüzgarı, çam ağaçlarının dalları arasında uğuldayarak, sanki birinin fısıltısını taşıyormuş gibi Ceren’in kulaklarına doluyordu. Pencerenin buğusuna parmaklarıyla küçük bir iz açtı. Dışarısı karanlıktı; ama öyle bir karanlık ki, sanki ışığın girmesi yasaklanmış, doğa kendi gölgelerini bir zırh gibi kuşanmıştı.

Doruk, odanın köşesindeki loş ışığın altında, sırtı ona dönük bir şekilde duruyordu. Omuzları genişti, gömleğinin altındaki kaslı yapısı, her hareketinde sanki bir yırtıcının gizli gücünü sergiliyordu. Ceren, onun varlığının yarattığı o boğucu gerilimi her zerresinde hissediyordu. Doruk sadece bir adam değildi; o, bu ormanın ta kendisiydi.

"Bana bakmayı kes, Ceren," dedi Doruk. Sesi, derinden gelen, hafif pürüzlü ve topraksı bir tınıya sahipti. Arkasını dönmedi ama Ceren onun gülümseyişini, o tehlikeli, alaycı gülüşünü hayal edebiliyordu. "Gözlerindeki o soru işaretleri, kalbinin atış hızıyla birleşince burada, bu odada boğucu bir koku yaratıyor. Korku... biraz da merak."

Ceren yutkunarak arkasını döndü. "Kerem'in ölmediğini biliyorsun, değil mi?" diye sordu sesi titreyerek. "Beni buraya sürükleyen şey sadece bir tesadüf değildi. Senin sürünle, benim geçmişim arasındaki o kör düğümü çözmeye geldin."

Doruk nihayet döndü. Gözleri, zayıf ışıkta kehribar rengi bir parıltıyla parladı. Bu, bir insanın gözü değildi; bu, ayın en parlak anında avını kıstırmış bir kurdun gözleriydi. Yavaş adımlarla Ceren’e doğru yürüdü. Her adımı bir ritüel kadar ağır, bir infaz kadar kesin görünüyordu. Ceren geriledi, sırtı soğuk taş duvara çarptı. Doruk, aralarındaki mesafeyi bir santimetreye kadar indirdiğinde, adamın vücudundan yayılan sıcaklık ve orman kokusu Ceren’in tüm duyularını esir aldı.

"Korku seni hayatta tutar," dedi Doruk, parmak uçlarını Ceren’in çenesine bastırarak. Başını hafifçe yukarı kaldırdı. "Ama merak, seni av yapar. Kerem sadece bir başlangıç. Burası İstanbul değil, Ceren. Burada betonların arkasına saklanamazsın. Burası kadim bir yer. Toprak bile burada kemiklerin ne zaman gömüldüğünü hatırlar."

Ceren, Doruk’un yoğun bakışlarının altında ezildiğini hissetti. "Sen neydin?" diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmazdı. "İnsan değilsin, biliyorum. O gece... o gece gördüğüm şey..."

Doruk hafifçe güldü, sesi boğazında hırıltılı bir melodi gibi yankılandı. "Neydim? Bir canavar mı? Bir koruyucu mu? Belki de ikisi de." Elini Ceren’in boynundan aşağı, nabzının hızla çarptığı noktaya indirdi. "Bu köyün sırrı, benim kanımda taşıdığım lanetin bir parçası. Sürü dağılıyor, Ceren. Liderlerini kaybettiler ve şimdi kendi içlerinde bir savaşın eşindeler. Ve sen... sen bu savaşın tam ortasına düşen bir piyon gibi görünüyorsun."

Ceren, adamın avucunun içindeki teninin yandığını hissediyordu. "Neden ben? Beni neden buraya getirdin?"

"Çünkü sen, olması gereken zamanda olmaması gereken yerdesin," dedi Doruk, sesi bir anda ciddileşerek. "Geçmişin, sandığın kadar gömülü değil. Köyün kuzeyindeki o eski yıkıntılar... tapınağın olduğu yer... senin soyunun izlerini taşıyor. Bunu henüz bilmiyorsun ama kanın, buradaki toprağı çağırıyor."

O anda dışarıdan, uzaklardan gelen, tüyler ürpertici bir uluma duyuldu. Bu, sıradan bir kurt sesi değildi; içinde insani bir acı, bir öfke ve bir uyarı barındıran, geceyi ikiye bölen bir haykırıştı. Doruk’un bedeni anında kaskatı kesildi. Gözleri pencereye odaklandı, yüzündeki o oyuncu ifade yerini saf bir vahşete ve tedirginliğe bıraktı.

"Başladılar," diye tısladı Doruk. "Sürünün geri kalanı, senin burada olduğunun kokusunu aldı."

Ceren, odayı saran ağır havayı teneffüs ederken, Doruk'un çekip gittiğini fark etti. Kapıdan çıkmadan hemen önce duraksadı ve omzunun üzerinden Ceren’e baktı. "Sakın bu odadan çıkma. Eğer çıkarsan, ormanın içindeki o tapınağa ulaştığını sanan bir başkasıyla karşılaşırsın. Ama o, ben olmayacağım."

Ceren odada tek başına kaldığında, odadaki mumun titreyen alevi söndü. Karanlık, odayı bir sis bulutu gibi yuttu. Dışarıdan gelen ayak sesleri, evin etrafında dönen ağır, hırıltılı nefes alışverişleri başlamıştı. Ceren pencereye geri döndü. Ay, bulutların arasından bir bıçak gibi sıyrılıp çıktığında, aşağıda ormanın girişinde duran silüetleri gördü. İnsan formu giymiş, ama gözleri yansıyan ay ışığıyla parlayan onlarca çift göz ona bakıyordu.

Tam o sırada, odanın kapısı yavaşça gıcırdayarak açıldı. İçeriye giren kişi Doruk değildi. Uzun, zayıf ve yüzü tamamen gölgelerin altında kalan bir adam, elinde eski, paslı bir hançerle Ceren’e doğru bir adım attı.

"Seni uzun zamandır bekliyoruz, Ceren," dedi adam, sesi bir mezar kadar soğuktu. "Babanın hatasını düzeltmeye geldik."

Ceren’in nefesi kesildi. Odanın köşesindeki gölgeler hareketleniyor, evin ahşap zemininden yükselen tuhaf bir enerji Ceren’in damarlarında soğuk bir nehir gibi akıyordu. Tam hançer parladığı anda, kapının arkasında bir karaltı daha belirdi. Doruk’un o hırıltılı sesi yankılandı: "Ona dokunmaya cüret edersen, seni o ormanın en derin çukuruna diri diri gömerim."

Ceren, iki ateş arasında kalmışken, adam hançeri havaya kaldırdı. O sırada ormanın derinliklerinden gelen o uğultulu ses, tapınak tarafında bir patlamaya yol açtı; gökyüzü bir anlığına kan kırmızısı bir ışıkla aydınlandı. Ceren, bu ışığın yansımasında, kendi elinin üzerinde parlayan tuhaf, eski bir mühür izi gördü.

Kader, artık mühürlenmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.