İçeriğe geç

Kurt Ayı

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Kurt Ayı

Bölüm 1

Bölüm 1

Yağmur, Karadeniz’in dik yamaçlarına vurduğunda çıkan o tiz ses, Ceren’in sinirlerini bir gitar teli gibi geriyordu. Eski ahşap konaktaki odasında, elinde tuttuğu bitki çayı soğumuştu bile. İstanbul’dan ayrılalı tam iki ay olmuştu. Gözlerini her kapattığında, o geceki fren sesini, metalin metale sürtünmesini ve ardından gelen o dehşet verici sessizliği duyuyordu. Eski sevgilisi Kerem’in cansız yattığına inandığı o asfalt, artık onun cehennemiydi.

"Sen burada güvendesin," diye fısıldadı kendine. Aynadaki aksine baktı. Gözlerinin altındaki morluklar, kaçışının bedeliydi.

Aniden dışarıdan, ormanın derinliklerinden gelen bir uluma, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Bu bir köpek sesi değildi; bu, insanın iliklerine işleyen, saf, katıksız bir vahşetti. Ceren irkilerek pencereye koştu. Uzaktan, orman sınırında devasa bir gölgenin hareket ettiğini gördü. Ay, bulutların arasından bir anlığına sıyrıldı ve gümüşi ışık, dağın tepesindeki o görkemli figürü aydınlattı.

Ertesi sabah, köy meydanındaki kereste fabrikasına gitmek zorunda kaldı. Yerel hayvanların aşıları için Doruk Aslan ile görüşmesi gerekiyordu. Köy, ona karşı mesafeliydi; sanki herkes bir şeyi saklıyor, biri tarafından izleniyormuş hissini pekiştiriyordu.

Fabrikanın büyük, demir kapısının önünde durduğunda, içeriye adım atmaktan çekindi. İçerisi yoğun reçine ve keskin bir erkek kokusuyla doluydu; sedir ağacı ve nemli toprak karışımı, bastırılamayan bir vahşetin kokusu.

"Veteriner Hanım," dedi derin, pürüzlü bir ses.

Ceren arkasına döndü. Doruk Aslan tam arkasındaydı. Uzun boylu, geniş omuzlu ve bakışları o kadar yoğundu ki, Ceren’in nefesi boğazında düğümlendi. Adamın gözlerinde, açıklayamadığı bir hüzün ve tehlikeli bir parlaklık vardı.

"Doruk Bey," dedi Ceren, sesini dik tutmaya çalışarak. "Aşı programı için gelmiştim."

Doruk, ellerini cebine soktu. Üzerindeki gömleğin kolları sıvanmıştı; kollarındaki kaslar, her hareketinde geriliyordu. "Orman, bu mevsimde huzursuzdur," dedi, gözlerini bir an bile ayırmadan. "Hayvanlar tedirgin. Sürüm de öyle."

"Sürünüz mü?" diye sordu Ceren şaşkınlıkla. "Koyun sürülerinden mi bahsediyorsunuz?"

Doruk hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. Aksine, gözlerindeki o karanlık ton daha da derinleşti. "Bazen koyunlardan daha karmaşık varlıkları yönetmek gerekir, Ceren. Ve bazen, onları yönetmeyi bırakırsınız, çünkü onlar sizi yönetmeye başlar."

Ceren yutkundu. Adamın yanına doğru bir adım attığında, Doruk’un vücudunun gerildiğini hissetti. Doruk aniden ona yaklaştı. Aralarındaki mesafe öyle kısaydı ki, adamın tenindeki ısıyı hissedebiliyordu. Doruk eğildi, başını Ceren’in boynuna doğru yaklaştırdı. Koklar gibi değil, sanki nabzını dinliyormuş gibi durdu.

"Sen..." diye fısıldadı Doruk. "Sen çok fazla günah taşıyorsun. Bu orman günahkârları sevmez. Ama ben, günahın tadını iyi bilirim."

"Ne saçmalıyorsun?" Ceren geri çekilmeye çalıştı ama Doruk’un eli, hafifçe kolunu kavradı. Dokunuşu sert değildi, aksine şaşırtıcı derecede nazikti; fakat parmaklarının ucundaki o elektriklenme, Ceren’in tüm vücudunu titretti.

"Kurt Ayı yaklaşıyor," dedi Doruk, sesi bir tehdit gibi alçaldı. "O gece, hiçbir kapı seni benden saklayamaz. İstanbul’daki o ölü adam, seni rüyalarında takip etmeyi bıraksa bile, buradaki gerçekler seni uyandığında bulacak."

Ceren’in kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu. "Sen... sen nereden biliyorsun? İstanbul’dan geldiğimi söyledim ama orada ne yaşadığımı kimseye anlatmadım."

Doruk, elini kolundan çekti ve yavaşça geri adım attı. Gözbebekleri, o anın ışığında neredeyse tamamen karardı; sanki insani bir formun içinden başka bir şey bakıyordu.

"Ben bu ormanın sahibiyim," dedi Doruk soğuk bir sesle. "Burada düşen her yaprağın, akan her damla kanın hesabını bu toprak tutar. Ve senin ellerin... ellerin hala o adamın sıcaklığını taşıyor."

Ceren dehşetle ellerine baktı, sonra tekrar adama döndü. "Sen kimsin?"

Doruk tam arkasını dönüp gidecekken durdu, omuzlarının üzerinden ona baktı. Yüzü, gölgelerin arasında bir maske gibi donuktu.

"Senin en büyük kabusun olmaya gelen kişiyim, Ceren. Ya da... tek kurtuluşun."

Dışarıda, ormanın derinliklerinden bu kez bir değil, onlarca uluma aynı anda yükseldi. Dolunay, sisin ardından tamamen göründü; devasa, kırmızımtırak bir küre gibi gökyüzüne asıldı. Ceren, tam o sırada fabrikadaki masanın üzerinde duran eski bir fotoğrafa takıldı. Fotoğrafta Doruk, gençlik yıllarında, yanında babasıyla duruyordu. Ama arka planda, ormanın içinde beliren o gölgeler... O gölgelerin gözleri, aynen Doruk’un şu anki gözleri gibi parlıyordu.

Ceren arkasını döndüğünde Doruk’un kapının önünde olmadığını, çoktan ormanın karanlığına karıştığını gördü. Ancak yerde, sadece bir erkeğin bırakabileceği ayak izleri değil, büyük, pençeli bir hayvanın bıraktığı derin toprak yarıkları vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.