
KURŞUN
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Güneşin doğmasıyla kuş cıvıltıları köşkün içini dolduruyor, etrafa tazelik veriyordu. Charles, Elizabeth’e bakmaya onun odasına gitmeyi düşünüyordu. Babasının evde olmadığını öğrenince doğruca Elizabeth’in odasına gitti. Orada değildi. Pencereden dışarı baktı. Bahçedeki bankta oturuyordu, gözleri kapalı şekilde havayı kokluyordu. Aşağıya yanına gidip banka oturdu. Elizabeth onu görünce gülümsedi. Charles söze girecekti ama üstünde bir gerginlik vardı. Elizabeth soru sormuyor, kendi halinde oturmaya devam ediyordu.
-Sana bir şey söylemem gerek.
Elizabeth gözleri gökyüzündeyken cevapladı:
-Dinliyorum.
-Babamın iki gün sonra dediği yemek, yemek değil. Benim nişanım.
Şaşkınlıkla baktı ona. Mutlu görünüyordu.
-Gülüşüne bakılırsa bu babamın zorladığı bir evlilik değil.
-Değil. Albayın kızı, biliyorsun. Daha önceden söyleyeyim dedim. Yarın şaşırma.
-Babam albayı sevmez.
Charles’a bakınca aynı şeyi düşündüklerini anlayıp güldüler.
-Evet, Jane doktor olduğu için karşı çıkmadı.
-Jane ile çocukluktan beri özel bir bağınız vardı. Sevdiğin kadınla evlenecek olman beni çok mutlu etti.
Ona gülümsemeyle karşılık verip dikkatle baktı yüzüne.
-İyisin değil mi?
-İyiyim. Çok canlı hissediyorum. Korktuğum şeyden daha fazla kaçmamak beni rahatlattı.
Charles ona bakıp derin bir nefes aldı.
-Dışarı çıkacak mısın?
-Hayır. Nişan gecesine kadar evde kalmak istiyorum.
Gülümsedi.
-Seninle ilk defa bir şeyleri açıkça paylaşabildik. Ama sabahında seni kaybedeceğimi öğreniyorum. Gerçekten garip.
-Ölmüyorum sonuçta. Hem babamın planlarına uymazsa ben gitmem, peşimden o kızı da buraya sürüklerim.
-Yazık. Üzüldüm şimdi size.
-Beni arada da olsa senin gibi rahat bıraksa eve ayak basmam. Kasabadaki evinde kalsana.
Elizabeth bu cümlenin karşısında babasının ona gitmesi gerektiği imasında bulunduğunu hatırladı tekrardan, aslında hiç unutmuyordu. Charles bunu fark edince bakışlarını yere indirdi. Sonra gülümseyerek baktı ona.
-Babamın onu kızgınlıkla söylediğine eminim, senin evin burası. Birkaç güne unutur, merak etme.
İçinden bu konuda hiçbir şey söylemek gelmiyordu. Ama çıkarken ona cevap verdi:
-Babam yakın zamanda beni affetmişti zaten ama bu sefer ciddiydi.
Odasına çıktı. İçinden gelen ani istekle gözü gibi baktığı özel kutusunu çekmecesinin en altından çıkardı. İçinde takmaya korktuğu, annesinin öldüğü gün kendisine verdiği kolye vardı. Bir o kadar değer verdiği bir de saat vardı o kutuda. Gözyaşlarıyla ikisine baktı. Ölüm ve yaşama bakıyor gibiydi. Sanki şimdi tam olarak kendisiyle baş başa kalmıştı. Bu ülkedeki hayatının başındaki günlere gitmişti. Aklına gideceği bir yer geldi. Hep gitmek istediği ama uzun zamandır gidemediği biri… Gidemezdi, çok yorgundu. Gitmek istediği kişi de bir o kadar uzaktı. Belki kendisi de uzağa giderse tüm uzaklar ruhuna yakın olacak, her şeyle ve herkesle arasında eşit mesafeler olacaktı.
Robbie, Paul’dan önce operaya gitmişti, Elizabeth gelmemişti. Uzun süre bekledi, bir türlü gelmiyordu. Nehre gidebileceğini düşünüp nehre gitti. Çocuklara onu sordu. Tekrar operaya döndü. Yoktu. Dün gece Elizabeth’in yürüdüğü sokağa gitti. Dünün sonrasında bir de hiçbir yerde yoktu. Evlerin önünde durdu. Burada olmak onu geriyordu ama bir süre orada bekledi. Sokaktan geçme ihtimaline karşılık beklemeye devam etti. Birkaç asker kendisini görmüştü. Onların geçmesinin üzerinden çok geçmemişti ki arkasından biri ona dokundu. Dönüp baktığında dün gece Elizabeth’i arabaya bindiren adam olduğunu gördü.
Adam dalga geçen bir tavırla sordu:
-Neden sizi sürekli burada görmeye başladım?
Robbie dün gece fark etmemişti ama şimdi bu adamın da subay olduğunu, dahası hava subayı olduğunu gördü. Yüzüne sıkı bakınca onu tam olarak tanıyabildi.
Charles da bunun üzerine ona dikkatle baktı. Sonunda tanıdı onun yüzünü. Şaşırdı.
-Çok eski ama... Sizi tanıyorum.
Robbie bunun önemi olmadığını düşünüp hızlıca geçiştirdi onu:
-Evet, o olay... Törende görmüştüm sizi en son. Şimdi, Elizabeth’le bağlantınızı bilmiyorum. Ama onu görmek istiyorum. Bir dakika bile yeter.
Charles güldü. Ağzı gülümseyerek değil sinirle kapandı.
-Mazeret bile sunmuyorsunuz. Bu evlerin anlamını biliyorsunuz değil mi?
Rütbesini bildiği halde rütbesine baktı:
-Yüzbaşı?
-Evet, ama Yüzbaşı olarak gelmedim buraya. En azından onu nerede bulabileceğimi söyleyin.
Charles söyledikleri duyulsun istemiyordu. Sessizce konuştu:
-Bak, senin olayını dün gece öğrendim. Elizabeth seni bir suçlamadan kurtardı. Kendini ispat etmeye çalışırken aylar geçerdi. Sus ve ona minnettar ol, yoluna bak. Gelme buraya.
Robbie şaşırmıştı ve olanları hala anlamıyordu. Askerler onun şimdi burada olduğunu hemen bu adama haber vermişti, yani dün de onları görenler yine bu adamlara haber vermiş olabilirdi.
-Bundan hepinizin haberi var değil mi? Sizin arkanızdan arabasıyla geçen… Babanız. O da biliyor.
Charles sıkıldı ve yürümeye başladı.
-Boşuna uzatıyorsun. Elizabeth bunun uzamasını bir bedelle durdurdu. Ama sen devam ediyorsun.
Bunu duyunca ona ne olduğu hakkındaki merakı gittikçe arttı. Neye neden olduğu konusunda endişeleri arttı. Elizabeth’in askerlerle bağlantısını öğrenmek istedi.
-Babanız kim? Tek asker sen misin bu evde?
Charles geri dönüp ani bir hareketle Robbie’ nin boğazını sıktı.
-Seni buralarda bir daha görmeyeyim. Kardeşim, yani onun hakkında konuşma ve ona minnettar ol. Ne kadar ucuz atlattığından bile habersizce gezinme burada.
Robbie kendisini ondan kurtardı. Bu adam Elizabeth’in ağabeyiydi. Parçaların bu kadar yavaş oturmasından nefret etti.
-Neyden kurtulduğumdan haberim var. O konunun peşini zaten bırakmayacağım. O zaman baban ya da sen beni karşınızda göreceksiniz.
İkisi de aralarındaki gerilimin farkındaydı ve bir daha görüşecekleri zamana kadar şimdilik birbirlerini bıraktılar.
Robbie, Elizabeth’in bunu yapmasının nedenini anlamıyordu, onu tanımıyordu bile. Bunun için önce gerçek sınır hırsızlarını açığa çıkaracak, bunların arkasındakileri bulacaktı. Sürekli düşünüyordu. Suçlular kimdi ve neden kendisini devre dışı etmek istemişlerdi?
Akşama kadar sınır kaçakçılığıyla ilgili ulaşabildiği eski veya yeni bütün belgeleri okudu. Emekli generalin kapısına kadar gitti. Onun bağlantılarını kullanmak için ona başvurdu. Robbie’ yi çok severdi, Robbie öğrendiği çoğu şeyi bu generalden öğrenmişti. General en önemli belgenin yeni uydu kayıtları olduğunu söyleyip bunları şimdi temin edemeyeceğini söyledi. Komuta, ordudan ayrılmadan önce başka bir generale geçmişti ve onun bu meslekte olmasını bile istemiyordu. Robbie bu konuda çıkmazda kalmıştı.
Güneş batmaya başlarken yardımları için teşekkürlerini sunup oradan ayrıldı.
Kafası karışık şekilde evine gitmeye başladı. İçeri girmeden önce nehre, çocukların yanına gitmeye karar verdi. Ama geç olduğu için gitmeye başlamışlardı. Giderken biri onu çevirdi ve sohbet etmeye başladılar.
-Robbie, bugün Elizabeth geldi. Keşke tekrar gelseydin. Buradan hiç gitmedi.
Robbie aceleyle sordu:
-Hala burada mı?
-Evet, ama neredeyse hiç konuşmadı.
Robbie onun başını okşayıp evine gönderdi. Nehrin kenarında arkası dönük şekilde oturuyordu. Yanına gitti. Havanın kararmasıyla bir soğukluk yayılıyordu. Ama onun neredeyse gövdesinin tamamı nehrin içindeydi.
Nedenini öğrenmek istedi.
-Bu hava pek yüzme havası değil ama...
Elizabeth kapalı tuttuğu gözlerini açtı. Robbie’ ye baktı:
-Neden her yerden çıkıyorsunuz?
-Bütün gün seni aradım. Sana çok basit bir soru soracağım, cevap verirsen hemen gideceğim.
Elizabeth, onun aradaki resmiyeti kaldırmasının nedeninin, cevabını bulmak istediği soruya duyduğu meraktan kaynaklanan bir acelecilik olduğunu fark etti. Kendisi de farklı davranmadı.
-Sor ve git.
-Senin baban kim, general mi?
Sorduğu anda bile işin ciddiyetinin verdiği gerginlikle yutkundu. Elizabeth ona bir şey söylemeden ayağa kalktı. Gitmeye yeltendi. Robbie onu durdurmak için önüne geçtiği an yüzündeki hissizliği görünce durdu. Soruyu sorduğuna pişman olmuştu. Gitmesine izin veremezdi, onu durdurmak için seslendi:
-Seni tanımıyorum, gerçekten tanımıyorum. Ama bana yaptığın şeyi bilmeden yapmadın, artık biliyorum.
Sabah ağabeyinin onun bir bedel ödemek zorunda kaldığını söylediği için kafası karışmıştı ve bahsettiği şeyin ne olduğunu o söylemeden öğrenemeyecekti. Bu yüzden öfkeyle ama içinde şefkat barındıran bir öfkeyle devam etti:
-Özür dilerim, neye sebep olduğumu bilmiyorum ama özür dilerim.
Elizabeth, bir an bile tereddüt etmeden yürümeye devam etti. Tereddüt etse ne yapacağını bilemiyordu çünkü. Ona karşı hissettikleri bataklıkta gün yüzüne çıkmış parlak nilüfer çiçekleri gibi ortadaydı artık, kendisi bunu biliyordu. İzin veremediği için onu korumak istemişti, ama o öğrensin, hem de bu şekilde öğrensin istememişti. Gözlerinde hafif bir nemle evine gitti.
O durmayınca fazla üstelemek istemedi. Evine gitti ama aklında sürekli yapmak istediği şeyler vardı. İçinde anlam veremediği hislerle uyumaya çalıştı. Elizabeth’i getirdi aklına. Kendisine yaptığı bu iyiliği herkese yapacak havası vardı, yapardı da. Zaten bunu sergide resmi sahiplendiği zaman da çok sıradan bir şeymiş gibi yapmıştı. Ama hayır, diyordu aklı, bu mantıklı değildi. Çalışma masasına oturup eskiz defterini çıkardı. Çizdikleri arasında çocukları ve sonradan fark ettiği, adını sonradan öğrendiği Elizabeth’i izlerken çizdiği balerin resmine baktı. Yüzünü çizmemişti. Uzaktan iyi göremediği için değildi. Sanki beyni bilinçli bir şekilde göz ardı etmişti, Elizabeth gelip onun dikkatini sergide bu şekilde çekmiş olmasa onun hiç farkına varmayacaktı belki de. Uzaktan gördüğü bir andı bu resim, o kadar.
Elizabeth, sabah kahvaltı ederken bahçe kapısından biri içeri girdi. Kafasını azıcık uzatıp bakınca Charles olduğunu gördü. Charles onu görünce hemen sordu:
-Dün gece neredeydin? İçeri girdiğini bile görmedim.
Elizabeth elindeki çay fincanını masaya bıraktı.
-Ben geldiğimde sizin başınız çok kalabalıktı. Rahatsız etmek istemedim.
Charles onun karşısındaki sandalyeye oturdu.
-Elizabeth, sabah hizmetli elbiselerinin ıslak olduğunu söyledi. Yüzmek istiyorsan normal şekilde yüzsene. O kıyafetle geldin bir de. Hasta hissetmiyor musun?
-Bu aralar ne yaptığımı ben de anlamıyorum.
-Bazen gerçekten sinirlerimi bozuyorsun. Neyse sana kıyafet getirttim. Birini seçip akşama giyersin. Kıyafet ayarladığını düşünmüyorum çünkü.
Gülümsedi. Charles kafasını sallayıp odasına çıktı. Odasındayken biraz önce Robbie’ nin evine bıraktığı zarf geldi aklına. Güneş doğmadan uydu görüntülerine babasının haberi olmadan onun bağlantısını kullanarak ulaşmıştı. Bunu yapma fikrini General Bennet vermişti. Bu sınır meselesinin hemen çözüme kavuşması için bunu kabul etti, zaten generale çok güvenirdi. Konuyu tamamen kapatacak kişi Robbie olacaktı. Görüntüleri incelemeyip ona bırakmıştı. Nişana kadar yetişmesi için bir de nişan davetiyesi bırakmıştı ona, bekleyip görecekti.
Robbie zilin sesine uyanmıştı. Bu saatte kapının çalmasından hoşlanmamış, kapıyı açtığında kimseyi görememişti. Mühürlü zarfı açınca içinde aradığı ve bulmasının çok zor olacağı uydu görüntülerinin olduğunu gördü. Heyecanlandı, öğleye kadar bu görüntüleri defalarca izledi ve eski olayların tarihleriyle karşılaştırdı. Saatlerce odasından çıkmamış, bunları incelemişti. Beynini sürekli zorluyordu. Eğer yeni operasyonun yerini ve saatini öğrenir, baskın düzenletirse suçüstü yakalanan suçlular onun bu konuyu zaferle kapatmasını sağlardı. Vakit akşama yaklaşmıştı, o hala ipucu arıyordu. Her şeyi yere sıraladı ve bağlantı kurmaya çalıştı. Ne yapsa da kuramıyordu ama aklına koordinatlar arasındaki orantıya bakmak geldi. Aralarında mantıklı bir bağ göremiyordu. Şehrin haritasını bile getirmişti, koordinatları üzerinde işaretledi. Birden aralarında bir oran yakaladı. Temiz bir şekilde tekrar tekrar baktı, çünkü beyninin ona oyun oynamasından korkuyordu. Biraz daha düşününce saatlerin vermiş olduğu yorgunlukla olduğu yere yığıldı ve gülümsedi. Bulmuştu. Ama bir iki şey danışmak için generale uğraması gerekiyordu. Eline nişan davetiyesini de aldı. Bu insanları tanımıyordu. İsimlere dikkatle tekrardan baktı. Ona ipucunu getiren kişi… Bay Green. O an kafasında yeşil ışık yandı. Elizabeth’in ağabeyi… Üniformasının üzerinde yazan soyadı belirdi aklında. O getirmişti. Garip karşılamaya bile fırsat bulamadan General Bennet’ in evine gitti. Ona koordinatlardaki oranı gösterdi. Saat ve tarihi tahmin ettiğini ve o saatte orada bulunup baskının yapılması gerektiğini söyledi. General onun söylediklerini düşünüp belgeleri incelerken doğru olduğuna ikna oldu. Zaten ellerinde bu kadar hızlı sonuca ulaştırabilecek başka bir veri yoktu. İki tarafın adamları birbirleriyle iletişim dahi kurmuyordu. Şifreli iletişimden başka bir yol düşünülemiyordu. General, bunu orduya ileteceğini söyledi. Robbie o olay hakkında düşünürken etraflı şekilde düşünmeye çalıştı. Baskına kendisinin dahil olup olmaması mevzusu… Olmalıydı, çünkü suçlamaları bu şekilde tam anlamıyla savuşturur, onlara dersini verirdi. Ama o an planlamadığı bir şey geldi aklına: Elizabeth. Onun engellediği konuyu, Robbie’ nin bu şekilde ilerleyip kendi kapatması yine onun başını ağrıtacaktı. Kendisine her kim kin güdüyorsa ki muhtemelen babasıydı bu kişi; daha fazla abartabilirdi. O an sanki beyni uyuştu, bugün düşünmekten zaten çok yorulmuştu bir de şimdi operasyona katılmaması gerektiğini anlamıştı. Generale cebinden çıkardığı nişan davetiyesini gösterdi.
-Siz de davetli misiniz?
General kafasını kağıtlardan kaldırıp baktı:
-Hah, evet. Onu dün Charles bıraktı. Kendisini severim. Gitmeyi düşünüyorum. Doğrusu nişan bahane, orada görmek istediğim biri var.
Robbie aniden doğruldu:
-Green’ in adı Charles mıymış? Bana uydu görüntülerini bırakan kişi... Ama neden? Bir fikriniz var mı?
-Ben de sana bunu soracaktım ama kurcalamadım. Charles’ın babasının bu konuda yetkisi var. O da onu kullanmış olmalı. Babasının ne kadar haberi var bilmiyorum. Nedenini sormadım o da söylemedi. Neyse bunu halledelim, sonuçta iyi bir şey yaptı.
Robbie onu haklı buldu. Demek Elizabeth’in orada oturmasının nedeni babasının asker olmasıymış. Belki de üvey babasının… Bunun üstünde daha fazla düşünmedi.
-Nişana beraber gidelim. Ama ondan önce Charles’a nişan hediyesi vermem gerekiyor.
General başını salladı. İletişim kurması gereken askerleri çağırttı.
-General Bennet bu arada... Ben bu operasyona katılmayacağım. Sizin bunu hakkıyla tamamlatacağınızdan eminim.
-Ama o kadar uğraştın. Seni orada görmeleri için çok şey feda edersin. Neden böyle bir karar aldın?
Robbie gitmek için hazırlandı.
-Charles’ın nedeniyle aynı nedenden ötürü… Katılmamam gerekiyor, daha sonra görüşürüz.
Dışarı çıktı. Katılmamak onu mutsuz etmemişti. Charles isteseydi bunu onunla açık da konuşurdu. İkisini bu işe dahil etmeden çözmeye çalışacak, kendisini bile belli etmeyecekti. Böylece onlara olan borcunu ödeyecekti. Nişana bir saat kalmıştı. Üstünü değiştirdi. Üniformasını giydi, özenle hazırlandı denebilirdi. Çıkmadan önce çalışma odasından hediye olarak bir tablo seçti. Hediye paketine sardı ve kapıya arabasıyla gelen generalin arabasına binip nişana gitti.
Göz kamaştıran köşk misafirlerini ağırlamaya başlamıştı. Biraz sonra nişanlanacak çift geldi. Charles onu fark edip tekrar bakınca ikisi arasında kalan sırrı gözleri de sakladı, birbirlerinden hızla geçtiler.
Etrafına bakındı. Harika zevkle döşenmiş bu köşk büyüleyici görünüyordu. Elizabeth ortalıkta görünmüyordu. Biraz sonra Charles’ın babasıyla beraber geldi, Elizabeth onun arkasından geliyordu. Babasının General Green olduğunu öğrendiğini artık Elizabeth de biliyordu. Siyah elbisesiyle general babasının arkasında yürürken çok görkemli görünüyordu. Onunla ilk karşılaştığı günkü kadar canlıydı. Etrafına bakınca fark etti, salondakiler bu kadar uzun süre generale bakamazdı. Tanıdığı kişiler ona sesleniyordu, o sıcak bir gülüşle onlara karşılık veriyordu. Ailesinin nüfuzuna tam yerinde şahit olurken Elizabeth’in bu hayata karşılık ne kadar sade bir yaşamı tercih ettiğini garipsedi.
Biraz sonra aniden olduğu yerde durdu. Gözlerini ayırmadan baktığı kişi General Bennett'ti. Birkaç saniye içinde yanına gitti ve aralarında bir sohbet başladı.
Elizabeth ona bakarken sık sık gözlerini kaçırıyordu. Rahat hissedemiyor gibi görünüyordu ama yine de konuşmayı devam ettiren kendisiydi. Bir süre sonra generali başka birileri çağırınca tokalaşıp ayrıldılar. Onun arkasından uzun süre kederli gözleriyle baktı.
Elizabeth, generalin kendisindeki anlamını anlatmaya kalksa da anlatamazdı. Onunla konuştuğu andan sonra yapmak istediği tek şey buradan gitmekti. Ama mutlu bir ifade takınıp Charles ve Jane’in yanına gitti, onlara sarıldı ve ne kadar şık olduklarından ne kadar yakıştıklarından söz etti. Herkes onu onaylıyordu, herkes çok mutlu görünüyordu. Birkaç dakika sonra nişan yapıldı ve herkes tanıdıklarıyla sohbete daldı. Jane, Charles ve Elizabeth’in de aralarında olduğu gruptan kahkaha sesleri geliyordu.
Biraz sonra General Green günün anlamıyla ilgili kısa bir konuşma yaptı ve Elizabeth’i çağırıp piyano çalmasını istedi. Elizabeth gülümseyerek piyanonun başına geçti. Generalin ondan “kızım” diyerek söz etmesi Robbie’ yi şaşırtmıştı. İşte o an anladı, kendisi askeriyede daha yolun çok başındayken General Green’i ve ailesini konuşan erleri hatırladı. Düşündüklerine inanamayınca Elizabeth’e tekrar baktı. O, generalin doğumundan yıllar sonra ortaya çıkan kızıydı, Elizabeth’ti.
Onun ve annesi hakkında düşünmeyi hemen bıraktı. Şimdi piyanonun başında, ona hâkim olduğu her halinden belli bir şekilde Hungarian Dance No.5 ‘i çalıyordu. Bir süre sonra gözlerini kapattı ve çalmaya öyle devam etti. Salonda onu dinleyenler bundan çok etkilenmişti ve hepsi onu pür dikkat dinliyordu. Robbie gözlerini çevresindekilerin üzerinden alarak Elizabeth’in, piyanonun üzerinde zaman zaman yavaş, zaman zaman hırçınca süzülen parmaklarına baktı. Gözlerini kapatmıştı, sanki müziği boş bir odaya çalıyor gibi, hiçliğe veya kendisine çalıyor gibiydi. Birkaç dakika sonra parçayı bitirip ayağa kalktı ve alkışlayan kalabalığı selamladı.
Robbie onun ağabeyinin yanına dönüşünü izledi. Birkaç kişi çifte nişan hediyesini vermeye başlayınca kendisi de girişte bıraktığı hediyesini getirdi ve Charles ve nişanlısı Jane’in olduğu masaya gitti.
Elinde kocaman paketi görenler gülümsedi ve yolu açtılar. Robbie onun yardımını hatırlatır gibi samimi bir ses tonuyla ama gizli bir imayla konuştu:
-İkinizi de çok tebrik ederim. Yüzbaşı Charles… Gerçekten harika görünüyorsunuz. Size hediye olarak çizdiğim bir resmi getirdim. Umarım kabul eder ve beğenirsiniz.
Jane tablonun paketini kendisi açtı ve onlara gösterdi. Harika bir sahil manzarasını resmetmişti. Robbie ise o sırada onlara değil, Charles ve Elizabeth’in babasına bakıyordu. Nişanın başlarında sınır kaçakçılarının yakalandığı ve kendisinin masumluğunu kanıtladığı gerçeğinden dolayı tabloya nasıl mahcup baktığını görünce gülümsemesini tutamadı. Neşeyle çifte baktı. Jane çok beğenmişti; Charles, Robbie’ ye hediyenin amacının farkında olduğunu söyler gibi bakıyordu.
Jane neşeyle gülümsedi:
-İnanamıyorum. Nasıl bu kadar iyi olabilirsiniz? Demek sizin askerlik dışında ilgilendiğiniz ve çok iyi olduğunuz bir alan var.
Gülümsedi ve Charles’a baktı:
-Charles’ın aksine... Eve bakın, her odada mutlaka bir uçak var.
Charles ve Robbie ona gülümseyerek karşılık verdiler. Elizabeth hala resme bakıyordu. Resmin paketini açar açmaz gözleri ışıl ışıl parlamıştı. Bir yandan da masada konuşup dinleyen Robbie’ ye bakıyordu. Bu resimlere nasıl bu kadar ruhunu verebiliyordu? Sanki tablonun ortasına ışık tutulmuş gibi çizmişti güneşi. Ona olan hayranlığı doldu yine içine. Şimdi karşısında gülümsüyor zaman zaman ciddi bir ifade takınıyordu. Bu soğuk yapısı kendisini korumak için giydiği bir maske olsa da olmasa da takındığı duruş ona daha çok hayran olmasına yol açıyordu. Düşüncelerini bırakmak ister gibi çevresine bakındı. Jane tabloyu alıp diğer hediyelerin yanına bıraktı. Charles, o gittiğinde Robbie’ ye ters ters baktı:
-Hediyene paha biçemem bunun farkındayım. En azından herkesin önünde vermeseydin. Beni pişman etme.
Robbie gülümsedi, Charles’ın babasına baktı:
-O zaman ne eğlencesi kalırdı?
Yanında orgeneral vardı. Koyu bir sohbettelerdi. Ciddileşti.
-Babanın bağlantılarını kullandın, biliyorum. Olayın kısa kesilmesi iyi oldu. Destek için teşekkür ederim.
Robbie’nin başının ağrımasına engel olacak insanlar artık olmayacaktı. Zaten asla böyle bir şey istemiyordu.
Elini uzattı:
-Gerçekten teşekkür ederim.
Charles onun elini sıktı ve cevapladı:
-Kafam tamamen rahat artık.
Ona gülümseyerek karşılık verip oradan ayrıldı ve General Bennet’ i aradı. Ama o, gece boyunca olmadığı gibi yine müsait değildi. Yanında oturacak yer bile kalmamıştı.
Beklemekten ve aynı şeyleri konuşmaktan sıkılmıştı. Gitmek için dışarı çıktı ve bahçenin sonunda Elizabeth’i gördü. İçinde kendine itiraf edememişti ama zaten etrafa onu bulmak için göz atmıştı. Robbie bu gece girişe bir tablo daha bırakmıştı. Şimdi elinde onu tutuyordu. Oraya yürürken tam o yönden gelen bir subayı gördü, içeri giriyordu. Düşünmeden biraz yürüyüp Elizabeth’e yaklaştı. Bir masada tek başına oturuyordu. Az bir ışık vardı. Dalmıştı, kendisini görmesi için sordu:
-Oturabilir miyim?
Elizabeth, suskunluk içinde düşünüyordu. Gözleri dolmuştu. Robbie’ yi görünce şaşırdı ve elini gözlerini götürdü. Saklayarak gözlerini sildi. Kafasını evet anlamında salladı.
Robbie, onun nehir kenarındaki sessizliğini, dahası kendisi yüzünden kötü şeyler yaşamasından dolayı ona karşı içinden atamadığı bir hüzün ve minnet hissediyordu. Ne söyleyeceğini bilemedi, o, sessiz kalmaya devam ediyordu elindeki resmi ona uzattığında karanlıkta parlayan gözleriyle önce ona sonra resme baktı.
-Bu resimle aranızda güçlü bir bağ var hissediyorum. Artık ben aranızdan çekiliyorum.
Elizabeth düşündüğü şeyden ötürü gülümsedi ve paketini açıp resme baktı. Bunun üzerine az önce nemlenen gözlerine tatlı bir gülümseme geldi. Babasıyla nişan başlamadan önce konuşurlarken tarihi eser kaçakçıları hakkındaki haberi kendisi de duymuştu. Şimdi bu konuyu açmak istemiyordu. Onun kendisine bu yüzden borçlu hissetmesini hiç istemiyordu, düşüncesine bile kızıyordu içinden. Ama onun kendisine ne olduğunu az çok biliyordu, bunun için özür bile dilemişti. Öfkelendi, sinmiş görünmek istemedi, resme bakarken gülümseyerek dağıttı konuyu:
-Kadının ayağına neden pranga çizdin?
Konuşmaya böyle girmesini beklemiyordu, istemsizce güldü buna. Çok düşünmeden cevapladı:
-Bilmem.
Kendisine bakan gözleri şimdi gülmüyordu. Bunun üzerine ciddileşti. O ise hiç beklemeden devam etti:
-Sanatı ruhun yaptığına inanıyorum, elbette nedenini biliyorsun, sadece bunun cevabını benimle paylaşmak istemiyorsun.
Evet öyleydi. Ama tüm bunları nasıl açıklayabilirdi ki? Kendisine bile nedenini tam olarak açıklayamamıştı. Elizabeth’in düşünce tarzını anlamıştı, o yüzden bu sefer gerçek düşüncesini söyledi:
-Paylaşmak istemiyor değilim, belki sadece isteyip yapıyorumdur ama itiraf etmeye cesaretim yoktur.
Gülümsedi. Bu tam zihnindeki Robbie’nin vereceği türden bir cevaptı. Bir şey söylemeden baktı gözlerine. Bu yabancı adamı zihninde ne kadar iyi resmettiğine şaşırmadı bile.
-İşte şimdi oldu.
Bir süre sessiz kaldılar. Robbie, ağaçların arkasında, köşkün içini gösteren pencerelerden birine baktı. General Green uzakta, konuklarla sohbet ediyordu. Az önce gördüğü subay da ordu generali ve onun yanındaydı. Gözlerini kısıp baktı, o adam ordu generalinin oğluydu. Kafasını çevirip tekrar ona döndü.
-General Green’in kızı olman beni çok şaşırttı.
-Neden?
Robbie ona bakınca söylediğini düzeltti:
-Yani... Generalin kızıyla tanışmak beni şaşırttı aslında. Hem de bu şekilde...
Elizabeth, pencereden içeri baktı, daha sonra her ne kadar bu sahnenin içinde kalmak istese de daha fazla konuşmamaları gerektiğini düşünüp ayağa kalktı. Robbie, içindeki sese karşı çıkamıyordu, kafasını kaldırmadan sordu ona:
-Neden yaptın?
Kendisine cevap vermeden yürüyecekken o, hızla yürüyüp durdurdu onu.
-Aslında nedenini bilmek istemiyorum. Ama içimdeki öğrenme isteğine engel olamıyorum. Herhangi bir sebeple bunu yapacaklarını öğrensen de sergiye kadar gelip engellemen inanılmaz şekilde garip bir olay.
Elizabeth ona bakmadan konuştu:
-Bilmek istemiyorsan nedenini sorma. İyilik yaptım işte.
-Buna inanıyorum, evet. Generalden daha iyi birine benziyorsun.
Bunu söylediği an öfkeyle ona baktı ve yürümeye devam edecekken Robbie seslenip onu tekrar durdurdu.
-Babana bunu söylediğim için kızdın. Peki babanın emin olarak beni suçladığı konuda neden benim tarafımı tuttun?
Bunu beklemiyordu. Bu sorudan ancak hızla uzaklaşıp kaçabilirdi, ama cevaplayamazdı.
Robbie hala onun cevabını duymak istemiyordu. Ama ona karşı hissettiği mahcubiyet ve neden yaptığı konusu kendisini rahatsız ediyordu.
Elizabeth kaçmaktan vazgeçip durdu ve ona baktı.
-Seni tanımıyor değilim. Ağabeyimi tanımışsındır, üç sene önce onunla beraber ödül alanların arasında görmüştüm seni.
-Yani hala tanımıyorsun.
Bu sözden sonra kızgınlıkla yürümeye başladı. Bu sefer seslense de dönüp konuşmayacaktı.
Yine seslendi, sesinde meraktan ziyade kendisine minnetle haykıran bir duygu vardı:
-Peki hiç mi şüphe etmedin benim suçsuz olduğumdan?
Bir anlığına durdu. Arkasını dönmeden kendinden emin bir şekilde cevapladı:
-Hayır, hiç etmedim.
Hızla yürüyüp köşkün içine girdi. Masada bıraktığı resmi alıp köşke doğru yürüyen Robbie, onun son söylediği üzerine karmakarışık hislerle resmi köşkün girişine bırakıp oradan ayrıldı.
Bir saat kadar geçtikten sonra davetliler birer ikişer ayrılmaya başladı. Herkes tamamen gittikten sonra, babası, elinde girişte gördüğü resimle geri dönüp salonda duran Elizabeth’e baktı. Bir süre düşündükten sonra yerine otururken konuşmaya başladı:
-Bahçeye sen gittikten sonra ardından o geldi.
Elizabeth şaşkın gözlerle ona baktı.
-Tabii ki planlı değildi. Çok saçma bir itham bu. Bahçeye çıkmıştı, beni görünce selam vermek zorunda hissetmiş olmalı...
Babası girişteki hizmetlilerden birine eliyle işaret edip tabloyu verecekken Elizabeth bir adım öne çıkıp onu durdurmaya çalıştı:
-O bana ait.
General ona bakınca güldü:
-Sana ait değil kızım. Hala benim diyorsun bu tabloya.
-Lütfen. Bugün yapma lütfen. Hem o suçlu değil bunu sen de biliyorsun.
-Evet, suçlu değil. Ama resmini bana göstere göstere herkesin ortasında açtı. Şimdi sana onunla görüşme demeyeceğim. Zaten öyle bir ilişkiniz yok. O buz dağı, tabloyu başından atmak için en çok da benim inadıma sana vermiştir. Sen de odanın baş köşesine asmayacaksın herhalde.
Cevap vermedi.
-Onu yok et. Bu aralar beni özellikle sınıyor gibisin.
Elizabeth ağzından çıkan sözleri farkında olmadan sıraladı:
-Anladım, ondan utandığın için böyle yapıyorsun. Ona neredeyse haksızlık edeceğini birçok kişi anladı.
-Haddini fazlasıyla aşıyorsun. Nereden geldi bu cüretkarlık?
Cevap vermeden sessizce durdu önünde. General devam etti:
-William bugün yanına geldi. Onunla konuştun mu?
Umursamazca yüzüne baktı ve cevapladı:
-Hayır.
Oturduğu yerde öfkeyle doğruldu.
-Neden konuşmadın?
-Onunla konuşacak bir şeyim yok. İstiyorsan ne konuşacağım hakkında bana bilgi verseydin, senin cümlelerinle karşılardım onu.
Ayağa kalkınca Elizabeth onun ne yapacağına dikkat kesildi. Tabii onları izleyen diğerleri de...
-Sadece hayatını yoluna koy, düzenin olsun istiyorum. Amacım seni buradan uzaklaştırmak değil, ben...
Sesini kızgınlıkla yükselterek durdurdu onu:
-Amacın tam olarak beni artık kendinden uzaklaştırmak. Bana yıllarca bakıcılık yaptığını düşünüyorsun baba. Sanki bu yaşamı, seni ben istemişim gibi...
-Başımıza gelen her şeyi biz istemiyoruz.
Bunu duyunca gözleri doldu. Bir süre durup cevap verdi:
-Ben senin başına gelen bir felaketim ve evet beni istemedin, sıkıldım yıllarca bunları duymaktan.
-Sana iki seçenek sundum, ki yaşın gereği artık bunları kendin düşünmelisin.
Charles ve annesi onların daha öncesinde konuştuğu olayın ne olduğunu tam olarak anlamıyordu.
-Bazen nerede olduğun belirsiz, günlerce eve gelmiyorsun. Kasabada kalmak için saçma sapan ev tutuyorsun, evin nerede olduğunu bilmiyorum.
-Aslında kızdığın şey beni tam olarak kontrol edememen, mutlu veya mutsuz olduğum değil.
-Neden mutsuz olasın?
Sitemle yüzüne baktı ve cevapladı:
-Çünkü onu sevmiyorum, bunu nasıl yaparım?
Charles şaşkınlıkla Elizabeth’e baktı.
Babası sakince onun az önce söylediğini yanıtladı:
-Tek seçeneğin bu değildi.
Charles aceleyle araya girdi, konu çözülsün istiyordu, bu gitmek mevzusu kapanmalıydı.
-Diğer seçenek neydi?
Elizabeth alayla gülümsedi.
-Bana başka bir ülkede, başka bir operada iş ayarlamış, hayatımı orada yaşamalıymışım. Ortadan kaybolacaksam tam kaybolacağım ya da bütün kontrolü babama verip ordu generalinin oğluyla evleneceğim.
Bunu söyledikten sonra odasına çıkacakken durdu, Charles babasına bakınca araya girmemesi gerektiğini anladı. Generalin eşi generale dönerek merakla sordu:
-Bunu general mi teklif etti yoksa...
-Evet, haftalar önce söylemişti. Ordu generalinin oğlu; hangi saatte nerede olduğu, ne iş yaptığı bilinmeyen kızımla evlenmek istiyor, ama benim kızım bunun bir onur olduğunu anlamadan reddediyor. Onunla evlenip kökünü bu topraklara...
-Evet, onunla evlenmeliyim ve tam olarak bu topraklara ait olmalıyım. Senin kızın olmam yetmiyor gayrimeşru doğup bu ülkeye öyle geldiğim kusurumu örtmem için.
Sessiz kalınca gidip babasına yaklaştı.
-Bazı geceler sessizce bunları düşündüğünü biliyorum baba. Benim bu evin kusuru olduğumu düşündüğünü biliyorum. Senin nüfuzun sayesinde yüksek mevkili adamlar beni beğeniyor, ama ben bunu kabul etmiyorum, çok büyük saygısızlık. En başından beri önemli olan tek şey senin ayakta olup yıkılmamandı, benim ya da bizim mutluluğumuz bu isteklerinin karşısında duramaz.
-Biliyorsan hayatını toplamaya bak o zaman. Seni buna zorlamıyorum, küçüklükten beri hayalin olan ülkeye de gidebilirsin, sanat merkezi diyordun hani...
O kadar imalı ve nefret dolu konuşmuştu ki Elizabeth çaresiz hislerine yenik düştüğünü hissetti, buna rağmen güçlü durmak için gülümsedi ve konuştu:
-Ah hayır, bunu yapmayacağım. Annemin ismi gibi kaybolmayacak ismim. Bunun yerine gidip ordunun en güçlü adamının soyadını alacağım ve senin soyadından bile daha güçlü bir adım olacak artık. Bu eve her gelişimde evdeki herkes beni saygıyla karşılayacak.
Düşündüğü şey üzerine gülmeye başladı.
-Hatta annemin kanını taşıyan torunlarını sevgiyle kucağına alacaksın.
Charles yanına gidip onu sakinleştirmeye çalıştı:
-Şu an ne dediğini bilmiyorsun. Öfkeyle ani bir karar verme Elizabeth.
Elizabeth ondan uzaklaşıp babasına yaklaştı ve eliyle tabloyu göstererek devam etti konuşmasına:
-Bu tabloya veya başka bir şeye hissettiğim insani duygularımı seni ikna etmek için kullanmayacağım. Hiçbir zaman içimden, ta kalbimden gelen ve kelimelere güçlükle döktüğüm, üzerinde belki günlerce düşündüğüm sözlerime aldırış etmedin çünkü. Babamın yanında kalmamın, seni görmemin bedeli küçükken çok sevdiğim oyuncaklarım da olsa, şimdi bu tablo da olsa, başka insanlar da olsa ben hep senin yanında olmayı seçeceğim. Bu konuda bana karşı hiç kazanamayacaksın. İstediğin kadar zorla beni. Senden vazgeçmeyeceğim. Evleneceğim ve sen artık benim senin yanında olmamdan memnun olacaksın.
Generalin kalbi bir anlığına atmadı sanki. Herkes sessizce onları izliyordu. Onlara bunu belli etmedi, yüzündeki soğuk ifadeyi değiştirmedi ama gerçekten ona karşı hiç kazanamadı. Kendi nefretini sonsuz sevgiyle örten bu yabancı ama bir o kadar tanıdık kızına karşı hiçbir zaman kazanamadı. O, böyle konuştukça duvara toslamış gibi hissediyordu. Duygularını görmezden gelen bu adamın duyguları, Elizabeth’in bu şefkatli, yenilmez ve bir o kadar acımasız sözlerine karşı kendisine isyan ediyordu. “Benden nefret etsen, uzağa gitsen, işim daha kolay.” Demek istedi ama yine diyemedi.
Elizabeth birkaç dakika sonra yaşlı ama mağrur gözleriyle ağabeyini nişanından ötürü tekrar tebrik edip odasına çıktı. O an herkes onu şaşkınlıkla izliyordu. Elinde taşıdığı tabloya baktı. Onu kendisine verdiği anı ve sonrasını hatırladı. Ondan hiç şüphe etmediğini söyleyişini hatırladı. O an utançtan ölecek gibi oldu, kızdı kendisine. Onu bir daha hiç görmek istemediğini hissetti. Ona karşı hissettiği duygulara bu olaylar karıştığı için duyduğu öfke kat kat artıyordu. Konuşmanın ilk kısımlarını hatırlayınca kalbi yine eski hislerine döndü. Ruhunun anlatmak istediği şeyi açıkça çizmeye cesareti varken bunu başkasına anlatacak cesareti yoktu işte, böyle olduğunu zaten hissederken bunu kendi ağzından söylemesi inanılmazdı. Bir şeyler kalbine ve daha önce ruhunda veya aklında hiç hissetmediği bir fazlalık hissettiriyordu, yüksek bir his duyuyordu.
Kendisini bu şekilde tanıdığı, minnet duyduğu gerçeği geldi aklına tekrardan, sonra aşağıda babasına söylediği sözler geldi aklına düşünmeden uyumaya çalıştı. Sağa sola dönüp bir süre sonra uyuyakaldı.
Robbie evine dönüp yatağına uzanınca ne generali ne de suçlamalardan aklandığını düşünebildi. Kafasını delicesine karıştıran şey, kendisini hiç tanımayan bir yabancının kendisine duyduğu güvendi. Yatağın diğer tarafına dönüp gökyüzüne baktı. Uzaktan birisi onu tanımış, dahası ona bu denli güvenmişti. Hatta bunu yaptığı için kendisine haksızlık yapılmasına rağmen koruduğu insana hala gülümseyerek bakabiliyordu, pişman değildi. Zihnini onu geçmişte bir yerde tanıyıp tanımadığını anlamak için zorladı. Hatırlamıyordu, Paul dışında arkadaşı yoktu. Askeriye dışında gittiği yerlerde neredeyse hiç iletişim kurmazdı, kimse onu askeri kimliğinin dışında tanımazdı. Hep evinde olmak, yalnız olmak kendisini mutlu eder, hoşlanarak yaptığı şeyleri de sessizce yapardı, resim çizmek gibi... Bir an içine bir korku düştü. O resmi general, Elizabeth’e verdiğini görürse tepkisi ne olurdu?
Elizabeth’i düşündüğü için hemen susturmaya çalıştı zihnini. Resmi ona vermişti, böylece onunla sadece tesadüfen karşılaşırsa karşılaşacaktı. Zaten tabloyu verme sebeplerinden biri de buydu: tamamen kapatmak. Ama sonra tekrar bahçede söylediklerini düşündü. Hala huzursuz hissediyordu. Zihnini daha fazla zorlamayıp kendisini rahat bıraktı. Gözünün önüne bu gece her iki resmine bakan Elizabeth’in gözleri geldi. Işıl ışıllardı, etkilenmişlerdi. İlk resmini açan Jane’in yanında dururken resme olan bakışlarını görmüştü. Resimde kendisinin çizdiği şeyler kendisine bu kadar olağanüstü gelmezken o nasıl bu şekilde bakabilmişti ona? Tamamen kapatmak istediği konunun öznesi, onda büyük bir boşluk açmıştı sanki ya da bu his hep vardı da hiç kimse bunu ona hissettirmemişti. Kendisini tanımasa da destekleyen ve güvenen birisinin varlığı hissi, Robbie’yi ailesi hakkında düşünmeye itti. En son küçükken anne ve babasına seslenen çocukları duyduğunda hiç bilmediği anne babasını özlediğini anlıyordu, hissediyordu. Göğsüne saplanan bir his onu bırakmadı. O an onlardan kalmış olan küçücük bir anı bile kendisini sarıp sarmalamaya yetecekti ama öyle bir anı hiçbir zaman olmamıştı. Ellerini çapraz şekilde göğsüne sardı. Gözlerini kapatınca bir damla yaş düştü gözünden. Eliyle sildi, derken bir tane daha düştü. Ne hissedeceğini bilemiyordu. Kalbinde oluşan boşluk hep vardı da yabancı bir kadın bunun kendisinde eksik olduğunu mu fark ettirmişti ona? Hep bu kadar acıtıyor muydu bu eksiklik? Farkında değildi. Derin bir nefes aldı. İçindeki bu koca boşlukla baş etmeye çalışarak uykuya daldı.
Nişanın üzerinden günler geçmişti. Elizabeth kendisine verilen tabloyu operadaki odasında tutuyordu, duvara asmıyordu çünkü oradaki tüm eserler o kadar sıradan görünüyordu ki, bunu bu tabloya yapmak istemiyordu. Yakın zamanda ülkenin işgalden kurtarılmasının yıldönümünü kutlayacaklardı, etkinliğe büyük ölçüde askerler katılacaktı. Askerler, böyle sıklıkla yapılmayan etkinlikleri operada kutlamayı severdi, hayatlarına büyük ölçüde farklı bir şeyler katmış olabildikleri için belki de.