İçeriğe geç

KURŞUN

Bölüm 3 · 15 dk okuma

KURŞUN

Bölüm 3

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

KURŞUN

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Elizabeth, Robbie’ nin neden teşekkür ettiğini anlamamıştı. Öğrenmiş olduğuna ihtimal vermese de bu, ihtimal dahilinde olan bir şeydi.

-Neden teşekkür ettiğinizi anlamadım ama umarım bu konuyu artık kapatırsınız.

Kalkıp gitmedi. Gitse de operaya gidecekti, bunu istediği kadar geciktirebilirdi. Robbie kafasını “tamam” anlamında sallayarak yürümeye başladı. Bir süre sonra gözden kayboldu.

Elizabeth, onun kendisi hakkında söylenenleri duyup bunun sonucunda kendisini teşekküre layık gördüğünden emindi. Başka mantıklı bir açıklaması yoktu. Ama onun gözünde Elizabeth hala fırsatçının tekiydi, bunu biliyordu. Oturup biraz daha bugün hakkında uzun uzun düşündü. Sonra bunun her zamanki gibi hiçbir şeyi çözmediğiyle birlikte kendisini daha fazla kötü hissettirmesiyle ayağa kalktı ve operanın yolunu tuttu.

Sabah erkenden Robbie yola çıkmış, askeriyeye giderken onu gören çocuklar onunla yürümeye başladı. Çocuklar ona dün akşam Elizabeth’le konuştuklarını söylediler.

-Dün Elizabeth’ e, onun senin çizdiğin resme benzediğini söyledik.

Robbie gülümsedi. Onun kim olduğunu soracakken hayatına aniden giren bu ismi sonradan hatırladı.

Çocuklardan biri onun tanımadığını düşünerek öne atıldı:

-Hani nehrin yanında bale yapan kadın vardı ya, hatırlamıyor musun?

-Hatırladım çocuklar. Hadi daha fazla gelmeyin. Akşam görüşürüz.

Robbie biraz daha yürüyünce Elizabeth’in, nehrin kenarında gördüğü Elizabeth olduğunu anlayınca en az dün akşam onu kendi sokağında gördüğü zamanki kadar şaşırdı. Askeriyeye girince tüm düşünceler silinip gitti kafasından.

Akşam evine dönerken evinin önünde Paul’la karşılaştı.

-Robbie, ben de seni arıyordum. Hadi gel yemeğe gidiyoruz. Resmini beğenen ve seninle tanışmak isteyen arkadaşlarım var.

Robbie çok yorgun olmasına rağmen onu geri çevirmedi. Uzun zamandır görüşmüyorlardı, onu özlemişti.

Beraber şehirde deniz kenarındaki bir restorana girdiler.

-Robbie, biliyorum kalabalıktan çok hoşlanmıyorsun. Ama hepimiz kafa dağıtalım dedik. Bizim operadan da arkadaşlar var. Sohbet edersin, olur mu?

- Olur, hem uzun zaman oldu, sana anlatacaklarım var.

İçeri girdiklerinde altı yedi kişi beraber oturmuştu, Paul’u görünce yanlarına çağırdılar.

Robbie yaklaşıp otururken karşısında duran Elizabeth’i gördü. Çok dalgın görünüyordu, batan güneş ışığının kendisine gelmesi nedeniyle elini gözlerine siper ederek denizi izliyordu. Kendisinin geldiğini görünce bir aralık bakıp sonra masaya dönerek insanların sohbetine katıldı.

Paul onu yabancı yüzlerle de tanıştırınca sipariş edilen yemekleri beklemeye başladılar. Elizabeth’i işaret etti:

Paul gülümseyerek Elizabeth’e baktı.

-Aslında Elizabeth’le de tanışmıyordun ama yakın zamanda tanıştınız zaten.

Resim sergisini neredeyse masadaki herkes biliyordu. Hepsi bunun üzerine gülerek ona ve Elizabeth’e baktılar.

Elizabeth, vücut sıcaklığının arttığını hissetmeye başladı. Bu durumda kendisi aptal konumuna düşüyordu. Neden bunu yaptığını açıklayamazdı ama bu durum ona sıkıntı vermişti. Robbie’ye baktığında onu sakin bir yüzle gülümserken gördü. O gerçekten de artık bunu sorun etmiyordu.

Masadakilerden biri ona seslendi:

-Neden yaptığını söylemeyecek misin artık?

Bir başkası onu cevapladı:

-Hayır, kaç kez sordum ama söylemiyor. Siz tanışıyor musunuz? Bu aranızda bir şaka mı yoksa?

Bu soru Robbie’ye gelmişti. Robbie, Elizabeth’in üzerindeki gerginliğin farkındaydı ve ona bu iyiliği bilmeden yapmış da olsa kendisine bunu yapan kişinin kötü duruma düşmesini istemedi. Gözlerini ondan ayırıp masadakilere baktı ce cevapladı:

-Hayır, Elizabeth’le sergide tanıştık, hatta tanışmadık. Ama neden yaptığı konusu biraz uzun, özetle, ben onun yaptığından rahatsız değilim.

Bakışlarını kendisini izleyen Elizabeth’e çevirip hafifçe gülümsedi ve devam etti:

-Bence o da yaptığından rahatsız olmamalı.

Cümlesini böyle bitirmesini beklemiyordu. Öylesine tuhaf hissetmişti ki istemsizce gülümsedi ona. İçindeki sıkıntı yerini tatlı bir hisle doldurdu. Robbie şimdi, masadakilerin sohbetine katılmayıp yemeğine odaklanmıştı.

Elizabeth, direkt karşısında olması nedeniyle ona bakmaya çekiniyor, içindeki bakma isteğini yenmeye çalışıyordu. Son birkaç gündeki yaşadıklarını garipsedi. Üç yıldır nadiren farklı yerlerde gördüğü ve her gördüğünde içten içe tekrar görmek istediği adam, şimdi karşısında yemek yiyordu. Hem de kendisini tanıyordu artık.

Paul onun resimdeki karışıklık hakkında neden konuşmadığını anlamadı. Yanında oturan Robbie ise bu konuyu umursuyormuş gibi durmuyordu.

Yemekler yendi, güzel şeyler hakkında, iç karartıcı şeyler hakkında konuştular. Robbie kendisini yenilenmiş hissediyordu.

Robbie bir ara yemekten kafasını kaldırıp çevresine bakınırken bakışları Elizabeth’e düştü. Yanındakilerle gösteriler hakkında konuşuyor, yeni gösteri için nasıl heyecanlı olduğunu anlatıyordu. Ama kimse onunla konuşmadığı sıralarda tek bir noktaya odaklanıp kalıyordu. Farkında olmadan ona bakarken birden kafasını kaldırdığı anda göz göze geldiler. Çok utanmıştı, öylesine utanmıştı ki kalkıp gitmeyi bile düşündü. Masadakiler kendi aralarında sohbete dalmıştı, ona sadece aniden tanıştıkları için duyduğu meraktan dolayı farkında olmadan bakmıştı.

Elizabeth ne hissedeceğini bilemeden bakışlarını masaya indirdi. Onun kafasını çevirmesiyle duyduğu utancı hissedebilmişti sanki. Ama bunun bir önemi yoktu diye düşündü, belki aklı hala resimde ve bunu neden yaptığını merak ettiğindeydi.

Robbie başını çevirdiği an düşüncelere daldı. Elizabeth, bir iki saatte gördüğü kadarıyla öyle dediğim dedik, aşırıya kaçan bir insan değildi. Canını sıkabilecek bir olayı bile gayet sineye çekebilecek kadar narin bir tabiatı var gibi duruyordu. Yani sırf eleştirmene haddini bildirmek için yaptığı gerçeğine inanmamaya başladı.

Az önceki durumu toparlamak için ona dönüp sohbet etmeye çalıştı. Masadaki herkes konuşurken bu garip karşılanmayacaktı.

-Kaç senedir baleyle ilgileniyorsunuz?

Ona bakıp gülümsedi ve cevapladı:

-Yedi yaşımdan beri...On sekiz yıl olmuş.

Söylediğine şaşırıp gözlerini kıstı.

-On sekiz yıl...

-Bunları çocukluktan öğrenmek çok önemli. Aileniz mi sizi teşvik etti buna?

Elizabeth bunu duyunca bir an duraksadı. Sonra cevap verdi:

-Evet, annemle bir kez bale gösterisine gitmiştik.

Kafasını sallayıp gülümsedi. Sohbet bitmişti.

Birkaç dakika sonra Elizabeth gitmek üzere ayağa kalktı ve kalabalığa seslendi:

-Ben gidiyorum. Hoşça kalın.

Robbie o giderken ardından baktı. Elizabeth böyle tanınan biriyken neden resim hakkında böyle bir risk almıştı, kesinlikle anlamıyordu. Yaptığı şey onun için çok iyi olmuştu, evet ama operadaki insanlar çok rahat şekilde bu yalanı ortaya çıkarmıştı bile, ama neden yapmıştı, mantıklı bir açıklama bulamıyordu.

Düşündüğü bir şey onu gülümsetti. Bu masadaki sanatla bu kadar içli dışlı, ruhu ince olan bu insanların böyle şeyler yapamayacağını düşündü. İçerisinde kötülük olan biri hırsızlığa, yalana başvurmazdı.

Hiç planlamadığı bir anda, neden bu riski aldığını sormak için ona yetişmeye karar verdi. Herkese iyi geceler dileyip oradan ayrıldı. Paul ona anlamaz gözlerle baktı, o ikisinin bağlantısını anlayamamıştı.

Elizabeth’e bakınmaya başladı. Onu görünce seslendi ve durdurdu.

-Neden geldiniz?

Robbie nefes nefese kalmıştı. Bir taşın üzerine oturup sordu:

-Balerin olduğunuzu daha bu sabah öğrendim. Çocuklardan... Operada sizi gördüğüm sabah ressam olduğunuzu düşünmüştüm.

-Balerinim, bu arada nehre düşen çocuk benim değil sizin yüzünüzden düşmüş. Sizin çizdiğiniz resimdeki kadını canlandırmaya çalışmış. Bir de beni dinlemeden azarlamıştınız.

Robbie onun böyle eski bir şeyi ilk fırsatta söylemesine şaşırmıştı. Gülümseyip özür diledi.

Elizabeth bunu söylediğine pişman olunca arkasını dönüp uzaklaşacakken Robbie ayağa kalkıp seslendi:

-Resim konusunu bir türlü kapatamıyorum farkındayım ama kendinizi neden riske attığınızı söyler misiniz?

Elizabeth gülümsedi:

-Ne riski tam olarak?

-Operadaki herkes bunu çok rahat ortaya çıkardı. Yemeğin başında hissettiğim kadarıyla bu durumda olduğunuz için gerildiniz. Neden yaptınız o zaman?

Elizabeth ne diyeceğini bilemedi. Bunu düşünmemişti. Hava iyice kararmıştı ve düşünmek onun için iyice güçleşiyordu şimdi.

Robbie onun yemekten ayrılırken ve şimdiki haline bakınca iyi hissetmediğini fark etti.

-Siz iyi misiniz?

Elizabeth bunu bilmiyordu. Ama bu soru onu kendisi hakkında düşünmeye sevk etti.

Karanlığın içinde bir ışık belirdi ve birkaç metre ötede bir araç durdu. Arabayı süren kişi arabadan indi. Seslendi:

-Elizabeth!

Robbie ve Elizabeth irkilip sesin geldiği yere baktılar. Elizabeth’in üvey ağabeyiydi.

Charles aniden gelip Elizabeth’in bileğinden tuttu. Elizabeth ise karanlıkta ne olduğunu anlamadan ona baktı. Robbie, onun elini çeviklikle geri çekti. Charles anlam veremeden ona bakarken sinirle söylendi:

-Saatlerdir seni arıyorum. Babam söylediği için yapıyorum bunu. Çabuk bin arabaya.

Robbie, Elizabeth’e baktı. Onun vereceği tepkiye göre Charles’ı onun başından gönderecekti.

Charles devam etti:

-Babamın arabası geride kaldı. Eve gidiyordu o da. Hadi bin gidiyoruz.

Elizabeth bunu duyunca babasının Robbie’ yi onun yanında görmemesi için hemen arabaya binme kararı aldı. Charles Robbie’ yi büyük ihtimalle tanımazdı. Neyse ki üstünde üniforması yoktu.

Charles arabaya yürürken sordu ona:

-Kim bu adam?

Hiçbir şey söylemeden arabaya bindi.

Robbie araba uzaklaşırken arkalarından baktı. Ailesinden olduğu bu adamdan hiç hoşlanmamıştı ama Elizabeth kararını vermişti, kendisi de uzaklaştı. Ardından bir araba daha geçti ve bu tanıdık araba onun tüylerini diken diken etti. Bu, generalin arabasıydı. Bu sokakta oturması muhtemeldi. Geceyi bitirdi ve evine gitti.

Elizabeth eve gelir gelmez babası da ardından içeri girdi. Düştüğü durum kendisini üzmüştü.

Charles’a döndü:

-Az önceki adamı görmüş müydün? Ne arıyor burada?

Charles Elizabeth’e baktı. Tepkisizdi. Ne söylerse söylesin fark etmeyecekti.

-Bilmiyorum baba, kim ki o?

-Bizim şu tabloların sorumlusu olduğunu düşündüğümüz asker...

Elizabeth ve Charles birbirine baktılar.

Babası devam etti:

-Ama neden burada anlayamadım. Neyse, Elizabeth neredesin kaç gündür yine?

Elizabeth donuk bir sesle:

-Nerede olduğum ne fark eder? Yine çevirmen mi lazım oldu? Yoksa süslü bir davette yanınızda mı durmam gerek?

-Dilinin ayarı yok, biliyorsun değil mi?

Babası onun tepkilerine alışmamıştı. Çocukluğundan beri Elizabeth’ e onun gururunu kıracak ne yaparsa yapsın o, evden bu kadar uzak kalmazdı. Daha doğrusu ondan günlerce uzak kalmazdı. Elizabeth’in sanki içten içe babasının önünde ne kadar gözükmezse babasının onu kısa sürede unutabileceği korkusu vardı. Bu yüzden babasına küs kalmazdı. Evin bodrumunda da yaşasa, deniz manzaralı odasında da kalsa asla yerini sorgulamazdı. Ama babası ona karşı etkisini yitirmiş hissediyordu. Belki artık sevgi kırıntıları dilenerek yaşamayı reddediyordu. General babası, onun üzerinde bu hissi kaybetmesine sinirlenmişti.

-Neden bazen ortadan kayboluyorsun?

Elizabeth küçükken olduğu gibi kalsa babasının bu soruyu onu özlediği için sorduğunu düşünürdü. Şimdi sormuş olması ona aslında zarf olayından dolayı kızgın olmadığını hissettirdi. Ama yine de tam olarak mutlu olamadı.

Kızgınlıkla gülümsedi. Sanki içinde yıllardır öldürmeye çalıştığı Küçük Elizabeth’e kızar gibi gülümsedi.

-Özledin mi beni?

Babası karşısındaki koltuğa yerleşti.

-İki gün sonra yemek var.

Elizabeth odasına gitmek üzere ayağa kalktı, giderken konuştu:

-Evet, tahmin ettiğim gibi.

Babası arkasından gidecekken kapılarındaki asker geldi. Generale, Robbie ve Elizabeth’i kendilerinden önce gördüğünü ve Robbie’ nin bir tablo hakkındaki sorularını onlara aktardı.

Olanları üvey annesi de duymuştu. Bu kadın tamamen kötü yürekli olmamakla birlikte kendisine yapılan bir ihanetin izinin bu şekilde gözünün önünde olmasına katlanamıyordu.

Sessizce konuştu:

-Biliyordum. Elizabeth resim çizemez. Övgü hak edecek kadar yetenekli değil.

Charles babasını izliyordu. Vereceği tepkiden korkuyor, onu durdurmaya gücünün yetemeyeceğini biliyordu. Babası sakince Elizabeth’in odasına gitti. Charles küçüklüğünden bu yana bu anlardan korkuyordu. Babasının öfkesini Elizabeth kadar biliyordu, kendisi de buna maruz kalmıştı, o bunu şimdi umursamıyordu ama Elizabeth’in ağlama sesi kulaklarından uzun süre gitmezdi.

Elizabeth, aniden kapının açılmasıyla irkildi. Babası donuk bir yüzle baktı ona:

-Sana hep çok güvendim. Senin bana olan hassasiyetini ve bana ölsen de ihanet etmeyeceğini biliyordum. Ama sanırım kızım bana ihanet etti.

Elizabeth hiçbir şey anlamıyordu. Babası yaklaşıyordu.

-Hiçbir şey anlamadım. Ama hiçbir şey yapmadım baba, hiçbir şey yapmadım.

-Yani o sınır hırsızının suçunu örtbas etmedin? Çizdiği resmi sahiplenmedin? Şüpheler üstünden çekilsin diye sorumluluğu üstüne almadın?

Elizabeth şimdi anlamıştı.

-Diyecek bir şeyin var mı?

Elizabeth “Siz suçsuz birini yapmadığı şeyden ötürü yargılamayın.” diye yaptım, diyemedi. Ama babasının gözünde çok büyük suçluydu. Eleştirmeni bahane etme kararı verdi.

-Kötü bir amacım yoktu. Ben o adamı tanımıyorum bile. Ressam veya asker olduğunu bile bilmiyorum. Eleştirmen fütursuzca yorumlar yapıyordu. Ben de benim dersem çekinir ve susar diye düşündüm.

Bu açıklama babasını birkaç saniye durdurdu.

-Çok büyük bir şeye engel oldun Elizabeth.

-Özür dilerim. Düşünemedim.

-Hayır. Artık çok geç.

Charles, üst katta duyduğu Elizabeth’in ağlama sesleriyle tekrar küçüklüğünü hatırladı. O, yan odada işlemediği bir suç için haksız yere babası tarafından küçük çocuk gücünün kaldıramayacağı sert darbeleri alırken kendisi yorganın altında tir tir titrer, bunu bitirmesi için annesine yalvarır ama evde kimsenin buna gücünün yetmeyeceğini bilirdi. Annesi zaten bu çocuk hakkında konuşmayı bile reddediyor, ona acısa da eşine güç yetiremeyeceğini biliyordu. Büyüdüklerinde bunu yapmamaya başlamıştı ama duyduğu tokat sesi kendisini yine o günlere götürdü.

Soğuk soğuk terlemeye başladı. Elizabeth’in böyle bir şeyi kötü niyetle yapacağını düşünmüyordu. Haberi ulaştıran askerin yakasına yapıştı:

-Hayvan herif. Önce bana gelip söyleseydin. Hiç yoktan mevzular yaratman gerekmezdi.

Asker yakasını çekip aldı ve oradan uzaklaştı. Yukarıdaki sesler kesilmişti.

Üst kata çıkmak için atıldı. Annesi onu tuttu:

-Hiçbir zaman Elizabeth hakkında bizi konuşturmaz. İyi ya da kötü, Elizabeth onun sırrı. Biz onların ailesi değiliz. O ve baban ayrı, biz ve baban apayrıyız.

Charles nefes alamıyor gibi hissediyordu. Kolunu çekip koştu.

Kapının önünde durup içeri baktı. Elizabeth duvarın önüne sinmişti. Artık ağlamıyordu. Bir insan gibi canı yansa, ölecek kadar büyük acı çekse de böyle zamanlarda ağlamamaya çalışırdı, çocukluğundan beri...

Hissizlik ve acı arasında çıkardığı sesiyle kafasını kaldırmadan bir soru sordu:

-Sadece insanca bir nedenden ötürü resim çiziyor olamaz mı?

-Elizabeth, şansını zorlama.

Ve Charles’a baktı:

-Charles, yolunu mu karıştırdın?

-Baba, önemli bir şey konuşmamız gerek.

Babası merak edip onun peşinden gitti. Önemli bir şey yoktu. Babasını oradan çıkarmak için böyle söylemişti. Elizabeth’ i koruduğunu düşünürse çıkmaz, kendisini de yollardı. Hem de Elizabeth onun kendisine üzüldüğünü düşünsün istemiyordu. Annesini üzmemek için miydi, yoksa Elizabeth onun kendisine acıdığı düşünmesin diye miydi, bilmiyordu. Ama küçüklüğünden beri Elizabeth’e apaçık şefkatli davranamazdı.

-Baba, Elizabeth’in bunu yapmayacağını biliyorsun.

Babası ona sinirle baktı.

-Yapamaz zaten. Bu, işime taş koyduğu için onun cezası. Şimdi çık buradan. Şövalyelik taslamaya da çalışma.

Niyetini anlamış olsa da Elizabeth’ den uzaklaştırmıştı. Odasının kapısını kapatıp aşağı kata, Elizabeth’in odasının önüne gitti. Kapısı açıktı, içeri girdi. Tepkisiz şekilde olduğu yerde oturuyordu.

Ağlamamaya çalışıyordu. Hayatta en çok babasını sevmek için kendisini zorluyordu. Zorla ve adeta kalbine yalvararak oluşturduğu bu duyguyu her şeyin üstünde tutuyordu.

Babası uzun zamandır bunu yapmıyordu. Bu mevzu onun için gerçekten önemliydi.

O öfkelenince kimse onun önünde duramazdı. Ağabeyine olunca onun annesi bile babasını engelleyemezdi. Babasının büyük bir kötülüğe yol açmasını engellemişti ama umursamıyordu. Nedeninin önemi yoktu, umursamıyordu.

Elizabeth Charles’ı görünce şaşırdı.

-Babam mı yolladı seni?

Charles, soru sorsun, yorum yapsın istemiyordu.

-Söylesene. Yoksa acıdın mı?

-Kes sesini.

Elizabeth’in yüzüne baktı. Sanki yıllardır onu görmüyordu. Kızarmış yüzü, ağlamamaya çalışan şişik gözleri…

Yüzüne baktı.

-Git buradan.

Charles:

-Ceza dediği şey ne?

Elizabeth kendisini daha fazla tutamayıp ağlamaya başladı. Hıçkırıklarla ağlıyordu. Charles ne olduğunu anlamamıştı. Hiçbir şey söylemeden Elizabeth’ e sarıldı. Belki artık bu durumdan sıkılmıştı, sadece buna ağlıyordu. Tek bir gece güçsüz olabilirdi. İki yaraları tanıdık çocuk birbirine sarılı şekilde birkaç dakika öylece kaldılar.

Elizabeth bir süre sonra gözlerini silip ondan uzaklaştı. İkisi yatağa dayanıp oturdu.

-Bunu küçükken de bir kere yapmıştın. Bana belli etmeden babamdan kurtarmıştın beni.

Gülümsedi.

-Ben seni kurtaramazdım ama. Babam beni dinlemezdi ama seni dinlerdi. Hem senin annen vardı zaten.

-Babama onun da gücü yetmezdi, biliyorsun.

-Seni kurtaramasa da senin için ağlardı.

Bunu duyunca Charles’ın gözlerinden tekrar yaşlar aktı.

-Ağlama. Kıskandığım için söylemedim.

-Kıskanmadığını biliyorum.

-Ama itiraf edeyim onu o zaman babama yalakalık yapmak için yaptığını sanmıştım.

Charles gözyaşları süzülürken gülümsedi.

-Peki ne zaman samimiyetimi anladın?

Elizabeth ona bakamadı.

-İkimizin de çok sevdiği tatlıları hizmetliler annene yalakalık yapmak için önce sana servis ederdi. Kalanını bana getirirlerdi. Sen her seferinde kenarlarını yerdin. Bana tatlının en kabarık kısımları kalırdı. O zamanlarda anladım. Anneni üzmemek için bana yaklaşmıyordun, kızıyordun. Hatta zorla nefret ediyordun.

Charles kafasını yerden kaldırmıyordu.

-Sana hak vermiyordum. Ama çocukken anlamasam da büyüdükçe anladım.

Acılarına rağmen ortamı yumuşatmaya çalışır gibi güldü.

-Senden nefret etmediğimi çocukken anladım.

Charles karşı çıktı:

-Sen kimseden nefret etmezsin.

Bu cümle Elizabeth’i duraklattı.

-Ne zaman anladın?

-Benim yüzümden senin canın yandığında. Sanki aynı ölçüde benim de canım acımıştı.

Gülümsedi.

-Senin yaptığın kâğıttan uçakları çok severdim. Ama dokunamazdım. Sen onları havuzun kenarında bıraktığında birini alıp çizgilerini ezberledim, bozup tekrar yaptım. Öğrenince babamın bir belgesini uçak yapmışım, farkında değilim. Babam senin yaptığını sandı. Benden şüphelenmedi, çünkü zaten bana onu yapmayı kimse öğretmezdi.

Charles’ın çok üzüldüğünü görüyordu. Elini tuttu.

-Benim ağlamalarımı duyup ağladığını söylerdi annen. Kızardı bana. Benim yüzümden senin yemek yemediğini, iştahının kapandığını söylerdi.

Zorlanarak ayağa kalktı. Yatağına uzandı.

-Teşekkür ederim Charles. Şimdi oturmuş tatsız çocukluğumuzu konuşurken bana hiç ağabeylik yapmadığını söyleyemeyeceğimi fark ettim.

Charles ona baktı:

-Babam seni cezalandırdığı söyledi. Söyleyecek misin?

Elizabeth durup düşününce tekrar gözleri doldu.

-Seninle ilk defa bu kadar açık konuştuk, ilk ve son defa.

Tepki vermeden onu dinlemeye devam etti.

-Bunu daha önce hiç söylememişti. Ama bu ara sabrını fazla zorladım.

Gözlerindeki yaşları silip gülümsedi.

-Bana artık buradan gitmem gerektiğini söyledi.

-Nasıl yani? Evden mi?

-Detaylarını sormadım tabii.

Bunu söyleyince gülmeye başladı.

-Onu yarın sorarım, “Nereye gideyim baba?”, derim.

Charles ayağa kalkıp onun kolundan tuttu.

-Bunu hiç yapmazdı. Hatta gelmediğin günlerde masanın başında homurdanır durur.

-Gerçekten sıkıldığını hissettim. Sanki senelerin bıkkınlığıyla söyledi bunu.

Charles düşünmeyerek kapıya doğru yürüdü.

-Kızgınlıkla söylemiştir, merak etme.

Ona bakınca durdu.

-Peki neden yaptın Elizabeth? Neden resmi sahiplendin? Neden açığa çıkarmayı reddettin?

-Nedeni önemsiz. Farkında değildim. Babamın sebebe ihtiyacı yok.

-Adamın gerçekten suçsuz olduğuna inanıyorsun. Sorumluluğunu almadan düşüncesiz bir hareket yapmazsın. Umarım o adam suçsuzdur. Çünkü şu an onun boğazına yapışmak istiyorum.

-Gerçekten suçsuz. Sen de duydun o akşam, o masadaydın. Yüzbaşı Robbie’den bahsediyoruz.

Charles adını duyunca anladı. Babasının bazı üstleri o yüzbaşıyı çok severdi. Cesur bir asker olduğunu biliyordu.

Elizabeth devam etti:

-Üç yıl önce o da ödül almıştı, yüzünü tam görsen hatırlarsın.

Onu bir iki kez görmüştü, düşündü ama yüzünü hatırlamadığını fark etti. Elizabeth’e son bir kez bakıp odadan çıktı. Ağabeyini içtenlikle çok seven Elizabeth, ona hissettiği sevginin yapay olmadığına mutluydu. Gidip düşüncelerin içinde uyumaya çalıştı.

O sırada Robbie evinde duramamıştı, Elizabeth’in neden o sokakta olduğunu anlamak için onun ailesini araştırmaya Paul’un evine gitmişti. Paul operadaki herkesi bilirdi. Herkesin işe başlama dosyası ondan onay almak zorundaydı.

Ama Paul, Robbie’ yi hayal kırıklığına uğrattı.

-Bu saatte Elizabeth’i araştırmak için neden buraya geldin bilmiyorum ama Elizabeth’in kimlik bilgileri bende yok, operaya doğrudan transfer olmuştu. Bir de annesi yabancıydı sanırım. Bununla ilgili soru sormuştum ona.

-Annesinin evi nasıl orada olabilir ki? Babası ya da annesi asker mi? Yoksa o bölgede oturamazlar. Dur bir dakika. O gelen adam… Ailesinden gibiydi. Babam geliyor demişti. Neden arıyorlardı onu?

Paul onu yine yanılttı.

-Annesi asker miydi bilmiyorum ama ölmüş. Elizabeth, kendisi çok küçük yaştayken öldüğünü söylemişti. Zaten ailesiyle ilgili nerdeyse hiç konuşmadı. Sen merak ediyorsan çok önemlidir diye söyledim. Başkası sorsa söylemezdim zaten.

Robbie huzursuz hissediyordu. Kafası karışmıştı. Elizabeth’in yakını askerdi ve resimle ilgili konuşmak istemiyordu. Bu akşam da anlamıştı, düşünceleri gözlerine öyle yansıyordu ki gözlerinden okunuyordu içindeki kargaşası. Gözleri etrafına öylesine bakmıyordu.

-Paul, ben kötü şeylere sebep olduğumu düşünüyorum. Elizabeth’in resmi sahiplenmesinin hiçbir sebebi yok. Ama hangi askerle yakınlığı var, bilemiyorum. Resim mevzusu kenarda kalsın, onu eve götürme şekilleri beni zaten huzursuz etti. Keşke diyorum ama onu yanımda tutamazdım, hiçbir şey söylemeden gitti.

-Ailesine karşı ne yapabilirsin ki Robbie? Hadi burada kal, saat çok geç. Merak ettiklerini bir yolunu bulup kendisine sorarsın. Ya da sormazsın bilmiyorum. Sana mevzuyu kapat, demiş.

-Hakkımda neler döndüğünü bilmiyorsun. Ben bir suçlamadan kurtuldum, Elizabeth sayesinde. Ve artık eminim, o bunu bilmeden yapmadı. Yarın sabah ilk iş onunla konuşacağım.

Robbie’ nin aklı düşüncelerle doluydu. Güneşin doğmasına az bir vakit vardı. Gözünü bile kırpamayacak şekilde kendisini doldurmuş bir huzursuzlukla düşüne düşüne sonunda sabahı bulmuştu.

Bölüm sonu

3 yorum

  • Kardeşlerin görünmez bağı çok güzeldi kalemine sağlık

  • Charles üzümlü kekim 🥲 Elizabeth ve Charles' ın kardeşlikleri aşırı güzel , kaleminize sağlık su gibi aktı.😊

    1Yanıt