İçeriğe geç

KURŞUN

Bölüm 2 · 11 dk okuma

KURŞUN

Bölüm 2

İkinci Bölüm

KURŞUN

İKİNCİ BÖLÜM

Gece karanlığında evinin balkonundan denizi seyreden Elizabeth, aynı zamanda Robbie’ yi düşünüyordu. Geçen akşam babasının verdiği bir akşam yemeğinde silah arkadaşlarıyla konuştuğu şeyi duymuştu. “Savaş” kelimesinin vurgusu defalarca kez yapılmış, savaş karşıtı olduğu düşünülen Yüzbaşı Robbie’ den de bahsedilmişti. Onun askerlik mesleğinden uzaklaştırılmasını isteyenler resimlere olan ilgisini bahane ediyorlar, sınırdan kaçırılan tarihi eser tabloların şüphelisi olabileceğini, ama bunun hakkında onu tabii ki soruşturamadıklarını belirttikleri fikirlerini birbirleriyle paylaşıyorlardı. O, bu meseleyle uğraşırsa üstlerinin savaş hakkındaki fikirlerini değiştirmeye çalışmazdı, gibi düşünceler vardı.

“Savaş, birçok şeyin çözümü olacak, belki topraklarımıza bile katabiliriz onları.” gibi fikirler de vardı o akşam o masada. Yine ,Robbie ’den ve başka askerlerden gülerek bahsediyorlar, onları devre dışı bırakmanın zor olmayacağını söylüyorlardı. Elizabeth bunları kapının arkasından duymuş, birkaç kere gördüğü, içten içe etkilendiği, kendisini tanımak istediği bu yüzbaşı hakkında konuşulunca geçip gidemedi. Adını birkaç sene önce ailesinden dolayı katıldığı bir ödül töreninde öğrenmişti. Bu sözler, özellikle babasının masasında söylendiği için kırılmıştı. Bunları duyduğu için bile ona karşı mahcup hissediyordu.

İçtiği kahvenin son yudumunda sabah olanları düşündü. Sergide olanlar, ressamın Robbie olduğunun anlaşılmaması, onu çok mutlu etmişti. Bu sayede ressamlığı yüzüne vurulmayacak, askeri sorumluluklarını ihmal ettiği imalarıyla karşılaşmayacaktı. Onu lekelemek kolay olmayacaktı böylece. Onun bunlarla çok vakit harcamadığını düşünüyordu. Kasabada sanat merkezi onun çalıştığı opera sayılırdı ve orada Robbie’ yi birkaç defadan fazla gördüğünü hatırlamıyordu. Nehir kenarında çocuklarla oyun oynadığını gördüğü gün çok sevinmişti ve o günden sonra onu tam olarak tanımaya başlamıştı. Çevresindeki insanlarla bırak konuşmayı, doğrudan yüzlerine bile bakmazdı. Çocuklara karşı bu kadar sevecen olduğunu görmese duygularının bile olup olmayacağından şüpheleneceği kadar soğuk biriydi.

Kasabanın çocukları kendisini de çok severdi. Elizabeth bazen onlara küçük balerinlik gösterileri sergiler, çocuklar onu taklit etmeye çalışırlar, sonra bazıları düşer ve aralarında gülüşürlerdi. Robbie’ ye en yakın olduğu gün de yine öyle bir gündü. Çocuklardan biri onu taklit ederken nehre fazla yaklaşmış, sendeleyerek içine düşmüştü. Elizabeth büyük panikle ve kendisini suçlayarak atılacakken, uzaktan koşarak gelen birisi nehre atlamış, çocuğu kurtarmıştı. Çocuğu çıkarıp bir kayaya oturtan Robbie onu ikaz edip uyardıktan sonra üniformasının mahvolduğundan yakınıp kızgınlıkla Elizabeth’in önüne geçti:

-Çocuklar nehir kenarındayken yanlarında büyüklerinin olması beni rahatlatır. Ama anladığım kadarıyla o büyük siz değilsiniz. Yaptığınız büyük bir sorumsuzluktu. Dengelerini korumak hakkında henüz tam olarak fikirleri bile olmayan çocuklara öğrettiğiniz bu hareketler gerçekten normal mi?

Elizabeth son derece üzgünken üstüne bir de onun kendisini ilk kez böyle görmesi ve konuşması canını günlerce sıkmıştı. Ağzını açıp konuşmasına bile izin vermeyen bu adam arkasını dönüp yürümeye başlamış, bir süre sonra iyice uzaklaşmıştı. Çocuklardan bazıları onun üzüntüsünü gidermek için çabalamış, nehre düşen çocuk üzgün olduğunu belirtmiş olsa da Elizabeth uzun süre kendisini kötü hissetmişti. O günlerde ona dair tüm hisleri yerle bir olmuştu sanki.

Daha sonra bir müzede onunla denk gelmişti ve yine meşhur eleştirmenin zıt fikirlerle yaklaşmaya çalıştığı bir resim hakkındaki düşüncelerini aktardığı anda duymuştu Robbie’ yi.

Nehirde kendisini azarlayan ses tonunun ne kadar sevecen olabileceğini o gün fark etmişti. Resimler hakkında yapılan yorumları hep baştan sona dinlemişti ama bir resimde kendisini tutamayıp resmi kendi yorumlarıyla açıklamıştı. Elizabeth’in sabah eleştirmene karşı sergilediği tutum, o gün müzede Robbie’ den esinlendiği tutumdu. O gün, ona dair hislerinin yok olmadığını anlamıştı. Git gide daha da kalbini saran hisleri artık, artıyordu. Kaçamak bakışlarla yüzüne baktığı zamanlarda sanki kalbi eriyip yok oluyordu. Onu nadiren de olsa gülümserken gördüğünde, onun etrafındaki cansız duvarların bile neşelendiği hissini kalbinde hissediyordu. Robbie’yi saran duvarlar mı, yoksa kalbini çevreleyen taşlar mı neşeleniyordu, bunun ayırdını yapamayacak kadar farkında değildi derin hislerinin. Onu pek sık olmasa da her gördüğünde bu hisleri hatırlıyordu ve ilerisini düşünmeden onun hiç haberi olmayacağını kabullenmiş bir şekilde sessizce ilgi duyuyordu ona.

Düşüncelerini dağıtıp odasına gitti ve yatağına uzandı.

Sabah kahvaltıya inecekken babasının onu çağırdığını duydu ve hemen oraya gitti. Babası hızla ardından kapıyı kapattı ve Elizabeth’ e bir zarf uzatacakken son bir kez zarfın üzerinde yazılı olana bakınca ona vermekten vazgeçti ve masanın üzerine bıraktı.

-Tamam, çevirmene gerek yok, gidebilirsin.

Elizabeth, mühürlü bu zarfın son derece ciddi bir bildiri olduğunu ona bakınca anlamıştı. Tamamen yabancı dildeydi, gönderenin adını göremedi. Babası ona gitmesi gerektiğini söyler gibi bakınca odadan çıktı. Gün boyunca aklından hiç çıkmadı o zarf. Çünkü babası ona, kendisine gelen yararlı yararsız her zarfı açtırırdı, kendisine güvenirdi. İçindeki merak duygusu kendisini ele geçiriyordu. Gece eve döndüğünde çalışma odasının kapısını açık görünce dışarıdan içeriye bir bakış attı. Bunu her ne kadar yapmak istemese de zarfı gözleriyle aradı. Masanın üzerinde sözlük vardı, belli ki tek başına okumuştu. Merak duygusu arttıkça arttı ve o an açılmış zarfı raflardan birinde gördü. Saniyelik bir kararla zarfı aldı ve birkaç satırlık yazıyı okumaya başladı. Geçen akşam hakkında konuştukları ülkenin babasından düşük rütbede olan bir generalinden gelmişti ve savaşın çıkması durumunda kendilerinin de bu duruma göz yummayacağını açıklıyorlardı.

Birkaç saniye korkuyla olduğu yerde kalakaldı. Biraz sonra hiç istemediği bir şey oldu ve kapının önünde duran ayak seslerinin sahibine bakınca, onun babası olduğunu gördü.

-Elindeki kâğıt umarım düşündüğüm şey değildir.

Zaten şaşkınlık ve korku içerisinde olan zihni ne söyleyeceğini bilemedi.

-Ben... Özür dilerim.

Elinden onu hızla çekip masanın üzerine attı. Yüzünde büyük bir öfke vardı.

-Şimdi sana ne söylemem gerekiyor, neden yaptın bunu?

Cevap veremedi.

Babası belli ki onunla uğraşmaya vakit ayıramayacaktı.

-Çabuk çık buradan, sonra konuşacağız bu yaptığını. Bunu sonsuza kadar unutmayacağım Elizabeth, senden beklemezdim.

Elizabeth endişeyle fısıldadı:

-Bu sonsuza giden son çabuk gelecek gibi.

-Şansını zorlama artık.

Onun aklında hala söylemek istedikleri vardı. Üstünlük her türlü onlardaydı, kendi ülkeleri durursa o ülke de dururdu.

-Savaş en çok sivillere zarar verecek. Fillerin tepinmesinden çimenlerin ezilmesi gibi.

Yüksek sesle susturdu onu:

-Bunun hakkında daha fazla konuşma ve çık dışarı. Hakkında konuşmayacağını biliyorum, beni sakın ikinci kez şaşırtma.

-Senin ailene belki hiçbir şey olmayacak bile. Olan sadece masum insanlara olacak. Ne olduğunun farkında olmayan çocuklara olacak.

Babası onu dinlemiyordu, o sırada başka zarfları okuyordu.

Ama Elizabeth’in son dediği onu sinirlendirmişti. Her zamanki onu sindiren laflarından birini söyledi:

-Karşı tarafı savunmana şaşırmıyorum. Ne de olsa onlarla aynı kandan geliyorsun.

Elizabeth’in üzerinde bu lafların hiçbir etkisi yoktu sanki, alışmış bir yüz ifadesiyle gülümsedi:

-Ben zaten hep annemin kanını taşıdım senin için, hiç senin kızın olamadım.

Kapıyı kapatıp bahçeye çıktı. Gece vakti gidebileceği tek yer operaydı. Eve gitmeden üç gün geçirmişti orada. Eve gitmek içinden gelmiyor; kafasını bale yaparak, piyano çalarak dağıtıyordu.

Üçüncü günün sabahında bahçede Robbie’ nin geldiğini gördü.

Robbie, sergi hakkında konuşmak istediği arkadaşı Paul’u arıyordu. O burada sanat direktörüydü; onunla konuşmayı, fikir alışverişinde bulunmayı çok seviyordu. Ama askeriyeden ancak üç gün sonra vakit bulup çıkmış ve eleştirmenlerin sergi hakkında yazdıkları yazıyı burada bulacağını umarak Paul’a o yazıyı alıp gitmeyi planlamıştı. Paul odasında yoktu. Sorduğunda dışarı çıktığını söylemişlerdi.

Robbie çok fazla vakti olmadığı için beklemeyecekti, dışarı çıktı. Elizabeth’in çevresini arkadaşları çevrelemişti ve bugün gelen eleştiri yazısındaki çok beğenilen resmin Elizabeth’ e ait olması hakkında konuşuyorlardı.

Elizabeth şaşırmıştı, olayın bu kadar ileri gideceğini tahmin edememişti. Robbie, kâğıtta onun resmini görünce ister istemez kalabalığa göz attı ve Elizabeth’i gördü. Robbie’ yi tanıyanlar ona resmi gösteriyordu. Robbie eleştirinin, kadının adını söylememesine rağmen ondan bahsetmesine şaşırmıştı. Kalabalıkta sakladığı öfkesini onlar gidince Elizabeth’ e bakarak aktardı.

-Bu kadarı fazla olmuyor mu? Ressam benim demediğinizi söylemiştiniz ama belli ki ardımdan iyice sahiplenmişsiniz resmimi.

Elizabeth, zaten kafasındaki doluluktan kaçmak isterken olayın böyle uzamasından hiç hoşlanmamıştı. Yürümeye başladı. Sonra arkasını dönüp konuştu:

-Madem bu kadar kızıyorsunuz o gün söyleseydiniz adınızı. Buna da mı ben sebep oldum?

Robbie zaten bunu yapmadığı için kendisine kızıyordu.

Sert bir sesle cevapladı:

-Bu kadar haddinizi aşıp adınızı söyleyip sahipleneceğinizi tahmin etmemiştim. Sadece tabloyu…

-Şimdi de iyi eleştiriler geldiği için pişman oldunuz. Ne olursa olsun adınızı söylemeliydiniz. Yoksa bir hadsiz gelip tablonuzu sahiplenir.

Elizabeth son zamanlarda sadece şehri ve insanları düşünüyordu. Robbie’ nin resimden sıyrılması onun şimdi umurunda bile değildi hatta. İşler kötüye giderse artık sadece Robbie değil, herkes haksızlığa uğrayacaktı zaten.

-Ne derseniz deyin artık çok geç. Aşın bu konuyu en iyisi.

Robbie söyleyecek bir şey bulamıyordu. Böyle olabileceğini tahmin etmeliydi. Adının Elizabeth olduğunu öğrendiği bu kadın zaten baştan beri onun tablosunu sahiplenmişti, bu durum onu sinirlendirmemeliydi.

Elizabeth tekrardan yürümeye başladı. Ama yine gidemedi. Yüzüne baktığı son kez elindeki kâğıda tıpkı bir çocuk gibi baktığını gördü. Gözlerinde hayal kırıklığı vardı. Bu yabancı adam nasıl kendisini böyle uzaktan uzağa etkileyebiliyordu. Kızdı hissettiklerine ve onun sadece bir yabancı olduğunu hatırlamaya çalıştı. Çünkü adını söylemiş olduğunu düşünsün istemiyordu.

Robbie giderken arkasından seslendi:

-Adımı ben söylemedim. Eleştirmen nasıl öğrendi bilmiyorum. Ama ben söylemedim. Özür dilerim.

Robbie yanıldığına mutlu olmuştu. Arkası dönükken gülümsedi. Yaptığından pişmandı ama en azından adı yazılan kişi, bu övgülere layık olmadığını biliyordu. Yürümeye devam etti ve askeriyeye döndü.

Elizabeth bunu söyleyince rahatlamıştı, yazıyı alıp iyice okudu.

Eleştirmenin bu iyi yorumları neden yazdığını biliyordu. O gün kırılan özgüvenini ressamın hakkını vererek onarmayı seçmişti. Böylece onu seven insanlar eleştirmenin ne yüce gönüllü bir insan olduğunu düşünecekti. Gerçek ressamı adına mutlu olmuştu. Garipsediği hislerinin ardından onunla tekrar konuştukları gerçeğini düşündü. Kalbi tekliyordu.

Bir anlığına gülümsedi ve birkaç gündür kafasını meşgul eden düşünceleri bir anlık da olsa unuttu. Karanlık çökünce artık burada kalmak istemediğini fark etti. İstemeyerek de olsa evinin yolunu tuttu. Babasının ona ne tepki vereceğini kestiremedi.

Evdekiler yemek yiyordu.

Babasının eşi kendisine bakmadan konuştu o oturduğunda:

-Resim çizdiğini bilmiyordum. Çok iyi şeyler yazılmış hakkında, bugün gördüm.

Babası yüzüne bakarken gülümsemeye çalıştı:

-Evet, bir senedir bir şeyler karalıyordum.

-Eleştirmen sergiden sonra bir davette anlattı o gün yaşadıklarınızı, çünkü adını da öğrenmek istemiş. Balerin olduğunu da ekleyince hiç düşünmeden sen olduğunu anladım ve adını söyledim.

Elizabeth bunu tahmin etmemişti.

-Neden söylediniz. Benim hakkımda yazılacak yazıyı isteseydi bizzat benimle konuşarak da öğrenebilirdi.

Babası bu çıkışına öfkelendi.

-Senin için iyi bir şey yapmış. Neden sadece teşekkür edemiyorsun?

Elizabeth, babasını görememek istemiyordu. Sessizleşti. Babasının eşi için Elizabeth çok zordu. Bunu hep biliyordu. O yüzden o kadına bir şey söyleyemiyordu.

-Özür dilerim. Teşekkür ederim.

Babası devam etti:

-Bazen sana uzatılan yardım eline nankörlük yapıyorsun.

Hiçbir şey söylememeye devam etti. Sessizce onu dinliyordu.

Alaycı bir gülüşle masaya baktı ve devam etti:

-O da böyleydi.

Generalin eşi de üvey ağabeyi de tatsız bir ifadeyle ona baktılar.

Elizabeth bunu duyar duymaz hızla yaşlarla dolan gözlerini ona dikti.

-Daha ne kadar duyacağım bu aşağılanmayı baba?

Ona bakmadan yemek yemeye devam etti. Diğerleri yemiyor, ona bakıyordu. Üvey ağabeyinin kendisine attığı ve sakin olmasını ima ettiği bakışlarına aldırmadı. Ayağa kalkıp ona yaklaştı.

-Her zamanki gibi yine sadece senin yanında olabilmek için geldim buraya.

-Uzatma, yemeğini yiyeceksen otur, yoksa çık odana.

Sitemle devam etti ona bakarken:

-Anneme kimse yardım etmedi. Nankör değildi, umursanmıyordu. Ben de kendisi gibi aşağılanmayayım diye uğraşıyordu. Bu uğurda öldü, annem seni ararken öldü. Hatırladın mı?

Bu sözleri söyler söylemez yanağına bir tokat indi. Gözünden sadece bir damla yaş düştü. Bu kaçıncı hayal kırıklığıydı bilmiyordu bile. Annesi hakkında konuşmak onun suçuymuş gibi ona tokat atarak en başında kendi şanından, sonrasındaysa ailesinden özür diledi kendince.

Hızlı adımlarla salondan ayrıldı. Çıkarken babasının sofrada üvey abisiyle şakalaşmalarını duydu. Ağlamaklı şekilde gülümsedi ve evden çıktı.

Şimdi tekrar opera vardı sığınabileceği tek yer olarak.

Birkaç sokak yürümüştü. Nehir kenarında oynayan çocuklar batan güneşin eşliğinde işten eve dönecek olan babalarını bekliyordu. Babası gelince elinden tutarak oradan ayrılan çocuklar, yarın oynayacakları oyunları konuşarak birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Kalan birkaç çocuk onu görünce yanına gitti. Elizabeth onlarla konuşmayı çok seviyordu, böylece zihni sakinleşiyordu.

Yüzbaşı Robbie, askeriyeden çıkarken her zamankinden daha çok düşünceliydi. Onun çok sevdiği bir asker, ona sergiye katılmamasının çok iyi olduğunu söylemişti. Üstlerinin, bunu bu karışık diplomasi yoğunluğunda kendisinin aleyhine kullanabilecekleri ihtimalini hatırlattı. Sınırdan kaçırılıp diğer ülkeye giren tarihi eser tabloların sorumlusunun, resimlerle içli dışlı olan Robbie’ ye yıkılacağından şüphesizdi bu asker.

Robbie bunları duyunca sergiye katıldığını ondan sakladı. Ressam olarak katıldığını zaten hiç kimse bilmiyordu. Derin bir nefes aldı. Küçük bir şeyin kendisini nasıl etkileyebileceğini fark edip bu gerçekleşmediği için şükretti. Ama aynı zamanda sanatı sevip bu kadar ilgi duyduğu için pişman oldu. Gerçekten de onun resim yapmaya hakkı yoktu.

Sessizce bu garipliği düşündü.

Çeşme kenarında çocuklar Elizabeth’le konuşmaya devam ediyordu. Elizabeth’in ayaklarının üzerinde dimdik durabilmesi onları her seferinde şaşırtıyordu.

Nehre düşen çocuk da oradaydı. Elizabeth’e, o gün ayaklarının üzerinde durmaya çalıştığını söyledi.

Elizabeth:

-Ama bir daha sakın tehlikeli yerlerde deneme lütfen, olur mu?

Çocuk, çocuklara özgü heyecanlı ses tonuyla konuştu:

-Robbie’ nin çizdiği resimdekini yapmaya çalışmıştım. Balerin tıpkı senin gibi ayaklarının üzerinde duruyordu. Hatta yanında bu çeşme de vardı. Robbie çizerken bize de göstermişti.

Çocuklar babalarının gelmesiyle oradan ayrıldı.

Robbie sokağa girdiğinde onu görünce burada olmasına şaşırdı ve resim mevzusunda asıl başrolün Elizabeth olduğunu fark etti. Onun yanına doğru yürüdü. Elizabeth’in aklı akşam yemeğinde olanlara gitmişti, önünde duran kişiyi fark edince kafasını kaldırıp baktı. O an ne hissedeceğini bilemeden öylece kaldı. Sonra umursamazca konuştu:

-Resmin hesabını soracaksanız şu an hiç zamanı değil.

Güneş ışığı üzerine düşmüş, onu aydınlatıyordu. Meydanın başındaki fırından taze ekmek kokuları geliyordu. Bir süreliğine oradan ayrıldı.

Birkaç dakika sonra elinde kâğıt keseyle geri geldi. Çeşmenin kenarına oturdu. Ekmekler kesenin içinden bile güzel kokuyordu. Robbie zeytinli ekmeğin birini Elizabeth’e uzatıp sordu:

-Pişman mısın? Özür diledin ya, o resmimi sahiplendiğin için miydi?

Elizabeth onun kendisiyle arkadaşça konuşmasına şaşırmıştı. Robbie’ yi o durumdan sıyırdığı için tabii ki pişman değildi.

-Hayır, onun için özür dilemedim. İsmimi yazdıkları için özür diledim. Resmi sahiplendiğim için, senin adını yazmadıkları için hiç pişman değilim.

Sonra ekmeği alıp ikiye bölüp yemeye başladı. Karnı çok açtı ve ona ekmek uzatacak kişinin o akşam babası olmayıp Robbie olması onu şaşırttı.

Robbie o an, onun resmi eleştirmenini uyarmak için sahiplendiğine emin oldu. Ne amaçla olursa olsun bu onun işine yaramıştı. Tekrar rahatladı. Minnet dolu gözlerle Elizabeth’e baktı ve hafif bir sesle konuştu:

-Teşekkür ederim Elizabeth.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.