İçeriğe geç

KURŞUN

Bölüm 5 · 16 dk okuma

KURŞUN

Bölüm 5

BEŞİNCİ BÖLÜM

KURŞUN

BEŞİNCİ BÖLÜM

Sabah kahvaltı sofrasında Charles, babasının dün geceden sonra tuhaf bir şekilde fazlasıyla neşeli olduğunu gördü. Annesiyle güler yüzlü bir şekilde konuşuyor, dünkü acı sözlerin hiçbirini hatırlamıyor gibi görünüyordu. Biraz sonra Elizabeth aşağı indi ve kapıya doğru yöneldi. Babası arkasını dönmeden seslendi ona:

-Buraya gel.

Biraz bekledikten sonra yavaşça yaklaştı masaya ve ona baktı.

-Dün söylediklerinde ciddi miydin?

Yüzüne sahte bir gülümseme yayıldı sonra ciddi bir hal aldı ve cevapladı:

-Senden daha ciddiydim.

Gülümserken baktı ona:

-Nihayet doğru bir karar verdin.

Kapıya doğru hızla yürürüp evden dışarı çıktı. Daha sonra arkasından koşturarak gelen Charles’ı gördü. Lafı hiç uzatmadı.

-Dün gece öfkeyle öyle söylediğini düşündüğüm için seninle konuşmaya bile gelmedim. Ama belli ki bu saçmalığı uzatmaya kararlısın.

-Saçmalık değil bu, benden bu bekleniyor. Hatta artık ben bile kendimden bunu bekliyorum. Buraya kadarı beklediğimden daha bile iyiydi Charles, şimdi artık hayatımda görebildiğim tek şey önümde sonsuzlukla aramda duran taştan bir duvar. Nereye gideceğimi bilmiyorum zaten, böyle olursa en azından bir adım atmış olacağım.

Charles kızgınlıkla gülmeye başladı.

-Babam sabaha kadar gelip beynini yıkadı galiba, kendinde misin sen? Hiç tanımadığın biriyle evlenmeyeceksin değil mi?

Bir süre cevaplamadı. Sonra masum bakışlarını onun gözlerine dikti.

-Başka yapacak bir şey göremiyorum Charles. Bu evde kendimi iyi hissetmiyorum zaten, babam da hayatımın ilerlemediği konusunda haklı belki de.

-Bugün git, iyice düşün. Akşam geldiğinde babamla konuşalım, geri dönüşü olmayacak bir yere gitmesin bu konu.

Sessiz kaldı, hassas görünüyordu. Charles, ellerini onun omuzlarına koyup baktı ona.

-Seni tanıyorum ben, böyle bir şeyi istemiyorsun. İstemediğin bir şeyi yapmayacaksın.

Onu şimdilik başıyla onayladı ve uzaklaştı.

Vereceği ya da verdiği bu karar hakkında düşünmeliydi. Ama bunu istemiyordu, yere oturup hayatının nasıl bu raddeye geldiğine ağlamak istiyordu; yapmadı. Onun yerine bir süre operada kalıp sonra şehirde yalnız başına hiç durmadan yürüdü. Ciddi bir şekilde eğer bu gerçekleşirse ne olacağını düşünmeye çalıştı. Eğer iyi biri olursa belki hayatı daha bile iyi hale gelirdi. Kendisini daha fazla tutamayıp ağlamaya başladı. Bunları düşünmek ona utanç verdi, hayatını böyle yönetemezdi. Bu, tamamen saçmalıktan ibaretti. Önünde duran, gökyüzünün kendi rengiyle onu da karattığı denize baktı. Düşündü, hakikaten sevmiş miydi birisini? Buna sevmek denir miydi ki? Galiba hayır. Gülümsedi. Onu da tanımıyordu. Aklındaki düşünceler kalbini hızla harekete geçirmişti ve şimdi zihninde onca gri dumanın arasında toz pembe bir ışık süzülüyordu.

Belki gerçekten de düşünmeyip sadece adım atmalıydı. Evine doğru yürümeye başladı tekrardan. Eve girdiğinde bir sessizlikle karşılaştı. Babası henüz eve gelmemişti, saat gece yarısına yaklaşıyordu hem de. Charles’ın odasının kapısı açıktı, masa lambasından içeri süzülen zayıf ışıkta kitap okuyordu. Elizabeth, göz ucuyla ona bakıp odasına dönecekti ki Charles onu görünce sessizce seslendi ona. Odaya girdiğinde ona bakarak gülümsedi.

-Evde hiç beklemediğim bir huzur var.

Charles, elindeki kitabı bıraktı.

-Neredeydin?

Cevap vermedi.

-Sen gittikten sonra babama bu işin olmayacağını söyledim. Sen istesen bile bunu yapmana izin vermem, böyle saçma konuların uzamasından çok rahatsız oluyorum.

İçindeki huzur daha da artmıştı sevinçle baktı ona. Sonra babasını düşündü.

Charles ne söyleyeceğini tahmin etmiş gibi konuşmaya başladı:

-Seni evden öylece gönderemez, yapacaksa beni de göndersin.

-Sen zaten gideceksin, evlendiğinde...

-Gitmeyeceğim.

Şaşkınlıkla yüzüne baktı.

-Bunun karşılığında anlaşmadın değil mi?

Sıkılmışçasına boğazına dokunup ayağa kalktı.

-Anlaşma yapacak bir şey yok ortada. Zaten annemi de seni de onunla bırakamam.

Sonra yaramaz bir çocuk gibi gülümseyerek ona yaklaşıp devam etti:

-Zaten belli ki bizi bırakmaya hiç niyetin yok.

-Bıraksam nereye gideceğim ki?

Charles tekrar yatağının üzerine oturup ona baktı. Şimdi ciddi görünüyordu.

Birkaç dakika öylece durdular. Sonunda merak ettiği soruyu kardeşine yöneltti:

-Ona bunu neden yaptığını görebiliyorum.

Anlamaz bakışlarla ona bakınca konuşmasına devam etti:

-Yüzbaşıya... Neden yardım ettiğini...

-Ben sadece eleştirmene...

-Onun görmüyor olması tuhafına gidiyor mu?

Cevap vermedi. Konuyu değiştirmek istedi:

-Babamlar nerede bu gece?

Bir süre cevap vermedi. Elizabeth kalkıp gidecekken cevapladı:

-Şehirde bir davetteler.

Kafasını sallayıp oradan ayrıldı ve odasına gitti.

“Görmüyor oluşu” tuhaf gelmiyor muydu? Görmesi tuhaftı asıl, görüyor olması ihtimali tuhaftı.

Sabah operaya giderken Robbie’nin evinin olduğu sokakta çocuklar onu durdurmuş, eğlenceli sohbetlere başlamışlardı. Erken saatlerde olduğundan Robbie’nin onu görmesi ihtimaline karşılık onunla denk gelmeden çabucak oradan ayrılmak isterken birden kapısının açılmasıyla göz göze geldiler.

Robbie ona bakınca ne yapacağını bilemedi. Arkasını dönüp yürüyecekken vazgeçti ve ona doğru yürüdü. Çocuklar bir süre sonra ilgiyi onlardan çekip yanlarından uzaklaşırken Elizabeth gitmesi gerektiğini söyleyince ona bir süre eşlik etmek istedi ve yürümeye başladılar. Elizabeth, onun düşünceli olduğunu gördü. Bir süre sonra ise sessizliğini bozup kendisine baktı ve geçiştirir gibi gülümsedi.

-Dün operadaki gösteriye kalmadın.

Şaşırdı. Dün operaya sadece birkaç dakika uğramıştı.

O ise devam etti:

-Yoksa başka bale gösterilerini izlemez misin?

-Hayır ben...

Bir şey söylemedi. Yürümeye devam ettiler. Operanın önüne gelmişlerdi.

-Sanırım yaptığının gerçekten sende hiçbir karşılığı yok.

Durup baktı ona. O durunca Robbie de durdu.

-Ne demek istediğini hiç anlamadım.

-Gerçekten de iyilik olarak yaptığına ikna oldum demek istedim.

Elizabeth, o bunu öyle bilsin istiyordu ya da istemiyordu. Ama nereden varmıştı bu konuya çözemedi.

Robbie o an ona bakınca yüzündeki gerginlik gitti ve konuşmaya başladı:

Konuşacakken sözünü kesti:

-Dün seni operada camdan gördüm. En son o gece gördüğümde hissetmediğim ama dün gördüğümde ve şimdi sana bakarken hissettiğim bir his var içimde. Sana baktığımda içimde, nerede olduğunu, ne olduğunu bilmediğim bir şeyin eksikliğini hissediyorum. Bakışlarında bir şey var, çözemiyorum.

Sessiz kaldı. Nasıl karşılık vermesi gerektiğini kestiremedi. O ise küçümser bir ses tonuyla devam etti:

-Ne var ki sende bu kadar fazla olan, ben onu görünce eksiklik hissediyorum?

Charles söylediğinde haklıydı. Gerçekten görmüyordu. Artık sorgulamıyordu bile. Bakışlarını tam olarak ona çevirip önünde durdu. Kalbinin yaşadığı hayal kırıklığıyla öfkeli bir tonda konuştu:

-Neyin eksikliğini hissettiğini sen bilemezken ben de bilemem. Ama inan bana hisler konusunda çok zengin bir insan değilim. Daha fazla gelme lütfen, konuşmak istemediğimi fark ediyorum.

-Kızdın mı?

Ona bir süre baktıktan sonra hızla bakışlarını üzerinden çekti. Sonra tekrar bakıp öfkeyle konuştu:

-Uzun süre kapalı kalmış fikirlerin var, kimseye açmaya cesaret edemediğin figürlerin var. Bence az önce söylediğin şey ve zihnindeki çoğu figür korkutucu. Hislerini kırıcı bir tarzda açıyorsun.

Daha fazla yanında durmak istemediği için hızla oradan uzaklaştı. Robbie onun ardından bakarken belki bunun daha iyi olduğunu düşündü. Kendisine kızgın olması daha iyi hissettirmişti. Ona, kendi inanmak istediği şeyi söyleyip kızdırırsa ya doğru cevabı alacaktı ya da kendisinden uzaklaştıracaktı, tıpkı şimdi olduğu gibi.

Günler askeriyede geçmiyor gibi hissettirse de bir çırpıda geçip gidiyordu. İçinde hoşuna gitmeyen bir his ya da bir tat peşini bırakmıyordu, hatta kendisini hasta hissediyordu. Hiç olmadığı kadar kendisine köklerini hatırlatmaya çalışıyor, bir yere ait olduğunu hissetmek istiyordu. Ama değildi, hiçbir yere ait değildi. Kökleri yoktu, koparılmış cansız damarlardan ibaretti hepsi o kadar. Onun geçmişine yönelik hatırladığı şeyler geldi aklına. Onda fazla olan şey kökleri miydi? Hayır. Sanmıyordu. Peki birdenbire çıkıp kendisini onca ruh arasından hiç yoktan yere tanıyıp hiçbir nedene sahip olmadan güvenen kadındaki yara izleri miydi gözlerine baktığında kendisini ona yakınlaştıran?

Günler sonra, bağımsızlık gösterisinin olacağı gün askeriyede fazlasıyla neşeli yüzler vardı. Akşam operada sunulacak gösterilere hazırlanmak için diğer askerler gibi evine, hazırlanmaya gidecekken kendisine gelen haberle operaya gitti. Paul, bahçede onu bekliyordu. Ona bilgi verdikten sonra merdivenlerden inen Elizabeth’i gördü. Paul içeri girecekken Elizabeth onu durdurup yalnız başına gideceğini söylerken Paul onu reddetti:

-Günlerdir uyumadan çalışıyorsun, biraz hava alıp sakinleşmelisin. Hem Robbie ile tanışıyorsunuz, o, bu konuyu akşama yetiştirebilecek tek kişi.

-Hangilerini istersin?

-İnan bana hiç fark etmez, bunu son ana bıraktığımıza inanamıyorum zaten. Çabuk olun!

Elizabeth, onun telaşlı hallerinden çekiniyordu. İkiletmeden ondan uzaklaşarak Robbie’nin yanına gitti. Konuşmadan Paul’un arabasına doğru yürümeye başladı. Geriye bakınca Robbie’nin arkasından yürüdüğünü fark etti.

-Anahtarlar sende mi?

Robbie durup anahtarları gösterince yaklaşıp onları elinden aldı, arabaya biner binmez Robbie de yanındaki koltuğa yerleşti. Yıllardır direksiyona dokunmamıştı bile, her yere şoförle giderlerdi, onun dışında ulaşım için arabaya pek fazla gereksinim duymazdı.

-Bence senin gelmene gerek yok. Tek başıma gidebilirim.

Robbie durup yola baktı. Sonra gülümseyerek ona döndü.

-Paul, senin araba kullanmayı pek...

Ona karşı çıktı.

-Hayır, kullanmayı biliyorum.

-Ben buna karşı çıkmadım şu an. Sadece yapmam gerekeni yapıyorum.

-Yapman gerekeni neden askeriyede yapmıyorsun?

Robbie ona bakarken yüzü ciddi bir hal aldı.

-Geçen gün söylediklerim için ben...

-Buna hiç gerek yok.

Hiçbir şey söylemedi. Bir süre sonra arabadan inip onun gidişini izlemeye başladı. Birkaç metre uzaklaşmıştı ki ani bir hızla uzaklaşırken önündeki ağaca çarpınca durdu. İçinde olağanüstü bir korku oluştu o an. Düşünemeden hızla oraya doğru koştu. Yaklaştıkça onun hala arabadan çıkmaması daha da korkutuyordu kendisini. Biraz sonra o çıkıp arabanın kapısını öfkeyle kapatarak söylenmeye başladı. Yüzü kızarmış, duyduğu öfke dudaklarına, gözlerine yayılmıştı. Onu öyle görünce rahatlayıp gülümseyerek yanına gitti. Arabanın ön kısmına bakıp daha da gülmeye başladı. Ve o operaya doğru yürürken arkasından seslendi:

-Tebrikler.

O cevap vermeyince endişeyle ona yaklaştı ve içtenlikle sordu:

-Korktun mu?

Konuşmamaya devam etti. Operaya doğru baktı. Kimse dışarı çıkmamıştı, herkesin işi başından aşkındı.

Robbie ondan uzaklaşıp arabaya iyice bakınca hala çalışabilir durumda olduğunu gördü.

Elizabeth kızgınlıkla bağırdı:

-Bugün bir bu eksikti zaten.

Robbie, arabayı onun yanına sürerek içeriden kapıyı açıp ona seslendi:

-Bin çabuk, hemen kaçalım buradan. Kanıtları yok etmeliyiz.

Düşünmeden bindi ve oradan uzaklaştılar. Yolda onları görenlerin yüzünde tebessüm oluşuyordu. Elizabeth’in gülmeye başladığını görünce kendisini mutlu hissetti.

Arabayı tamirciye getirip araçtan inerek tamircilerle konuşurken Paul’un onun çevikliği konusunda haklı olduğunu görmüştü. Arabadan inip yanına gittikten sonra çiçek pazarına doğru yürümeye başladılar.

Onu bu kadar yakınında hissetmek ne tuhaf bir histi. Tuhaf karşılamayacak olsa durup ona bunun için teşekkür bile edebilirdi. Ona baktığı anda göz göze geldiklerinde Robbie sessizliği bozdu:

-İlk araba kazası yaptığımda çok garip hissetmiştim. İnsan sanki ön camdan fırlayıp uçacakmış gibi hissediyor.

Karşılık olarak kendisine baktığında, o an yaşadığı korkuyu hatırladı. Gülümsedi.

-İyi ki sen fırlamadın.

Çocuk sesinde bir tonla söylediği bu söz üzerine Elizabeth gülmemek için kendini zor tuttu.

Çiçek pazarına girdikleri an ikisi de gördükleri manzara karşısında büyülenmiş gibi kalakaldılar. Elizabeth, çiçeklerden gözlerini ayıramıyordu.

Elizabeth pazar boyunca ondan tuhaf hisler almıştı. Bugün daha çok gülümsüyor, şakalar yapıyordu. Kendisini kızdırarak konuşmaya çalışıyordu. Robbie’ nin kızdırdığı kişilere karşı böyle davranması çocukça gelmişti.

-Böyle yapmak zorunda değilsin. İletişimi kurmak zorunda hissettiğin için kurma.

Robbie öyle hissetmiyordu. Kendisine kızgın olmasını istemiyordu.

-Söylediğin şeylere biraz uzağım ben. Bana böyle yaparak konuşmamı engelliyorsun. İnsanlar da böyle ama, ben biraz konuşunca şaşırıyorlar. Altında bir şey arıyorlar ve ben bu şekilde daha çok uzaklaşıyorum. Yani suç bende değil, önyargılarınızda. Ayrıca da bazı şeyleri farklı düşünüp farklı hissediyorum diye yalnızlığı seçtiğim zamanlar oluyor, bu benim tercihim. Özür dilememe bile fırsat vermedin ve bu daha büyük bir soruna dönüştü.

Çok akıllıca savunmuştu kendisini. Yürümeye devam ettiler.

Robbie özellikle nişan gecesinden beri duygularını deşip düşünüyordu. Elizabeth, ona sahip olmadığı duyguları ve kalbindeki boşluğu hatırlatmıştı ama son gördüğünde anlamıştı ki bu boşluğu onu gördüğünde hissediyor, ruhunun da bu duygulara tanıdık olmaması nedeniyle kendisini kötü hissettirip canını acıtıyordu. Onun kendisine hatırlattığı boşluk karadelik gibiydi. Ailesinin eksikliğinin acısı değildi, o hissi tanıyordu; bu o değildi. Hatırlattığı duygu hayatı az yaşadığı ve hayattan çok az tat aldığı hissiydi. Yaşamının eksikliğini ve acizliğini hatırlatıyordu.

Durdukları standın önünde güllere bakan Elizabeth’e baktı. Satıcıyla konuşuyor, zaman zaman gülümsüyordu. Aynı kişiye bakarak yaşamı hem nasıl güzel ve yaşanılası ve aynı zamanda karartıcı ve sonlu bulabiliyordu, anlayamıyordu. Düşüncelerini fark etmeden serbest bıraktı ve sadece onu izledi. Acaba tenine değen sıcak güneş ona yakın olması nedeniyle Robbie’ nin hissetmediği tamamlanmış duygular mı hissediyordu Elizabeth'e karşı? Yoksa güneş için Elizabeth sıradan bir insan mıydı? Başka hiç kimsenin bakışlarından bu hissi almamış olan Robbie mi onun başka tür bir insanmış gibi olduğunu hissediyordu? Kaç gündür kendisine acı veren duygular onun yanında daha feci göstermişti kendisini. Bu kadar artacağını düşünmemişti. Bir de doğal düşüncelerinin bunlar olması ona o an bir ıstırap verdi. Üzerinde düşünmediği anları çok seviyordu ama bunu karanlık bulmuştu.

Elizabeth ona seslendi:

-Robbie? Sence bunlar nasıl buradan alalım mı?

Robbie bu sesle irkildi ve ona baktı. Elindeki güllere baktı. Göz kamaştırıcılardı. Şimdi dünya karanlık değil aydınlık gibiydi.

Elizabeth derin bir nefes aldı:

-Burası o kadar güzel kokuyor ki. Keşke bu alışverişe ayrılmış daha çok zaman olsaydı.

Ona bakarken başıyla onayladı onu.

Satıcı çiçekleri hazırlarken etrafına göz gezdirmeye başladı. Elizabeth kaçamak gözlerle ona bakıyordu. Gözleri güneşten rahatsız olmuş gibiydi.

Zambakları alacakları yere giderken sordu:

-Senin mühim işlerin yok mu? Koskocaman yüzbaşısın buraya ayıracak vaktin var mı?

-Öncelikle teşekkür ederim, ben bayağı önemli bir askerim evet…

-Evet, saniyesinde pişman ettin beni.

Gülümsedi.

-Bayram havası hâkim bizimkilerde. Hoş zaten bayram sayılır da… Herkes güzel güzel hazırlanıyordu. Üs boşta şu an, savaş olsa biteriz bu gece.

Elizabeth savaş sözcüğünü duyunca duraksadı. Babasına gelen zarfı hatırladı.

-Bu kelimeden nefret ediyorum. Hem sen bir sivili nasıl böyle korkutabilirsin?

-Üs boşta değil tabii ki. Şaka yapıyorum. Sen, asker ailesinden geldiğin için bunları kaldırırsın.

Elizabeth ailesi hakkında konuşmadan yürümeye devam etti.

-Herkes özenirken sen koşturmaya mı geldin? Bu arada sen zambak alacağımız yeri tam olarak biliyor musun?

-Biliyorum. Kokusu geliyor, tam olarak oradan almalıyız.

-Çiçek pazarında karışan genel zambak kokusu o. Ben de seni takip ediyorum biliyorsun diye.

-Hayır, diğerlerine benzemeyen bir koku var. Geldik.

Robbie zambakların görüntüsünden kendini alamadı. Uzun zamandır bu kadar huzurlu hissetmediğini fark etti. Elizabeth zambakları dokundu, çok beğenmişti. Gerçekten bu zambakların kokusunun tüm kokuyu bastırdığını fark etti. Zambakları buradan aldılar ve pazarın sonuna doğru yürüdüler.

Elizabeth bir saatliğine de olsa kendisini hafiflemiş hissetmiş olduğuna şaşırdı. Daha sonra suratını asarak çiçeklere baktı.

-Arabayı çarpmasaydım bunları götürmek zorlaşmayacaktı.

Robbie ona bakıp gülümsedi ve gelen kamyoneti gösterdi ona.

-Zambakları oradan almamızın tek nedeni güzel olmaları değildi. Onları alınca araç boşalacaktı.

Yerdeki çiçekleri kaldırıp kamyonete koymaya başladı.

Bitirdiği an araç kocaman bir çiçek buketi gibi olmuştu. Elizabeth bu görüntüye bakıp gözlerini kapattı. Bu görüntüyü zihninde kaydetmek istiyordu.

Kamyonet dolu olduğundan kasaya oturmaları gerekiyordu. Kasaya binip elini Elizabeth’e uzattı.

O da sıcacık eliyle uzattığı eli tuttu ve çiçeklerin arasına oturdu. Araç oradan uzaklaşırken o, çiçekleri inceliyor, gözlerini güneşten korumaya çalışıyordu. Dünyada pek çok resim görmüş, hayal edebildiği manzaraları resmedebilmişti ama bu görüntü bir kâğıda hapsedilemeyecek kadar olağanüstüydü o an onun için. İstemsiz düşüncelerinden zihnini ara ara uzak tutmaya çalışsa da sevdiği bir filmi veya kitabı yarım bırakmış gibi hissediyordu ona bakmayı bıraktığı an. Zihni tekrar tekrar duyduğu hisleri hatırlatıyordu kendisine.

Hızlıca operaya dönüp araçtan indiklerinde gelen yardımcılarla birlikte çiçekleri içeri taşıdılar. Merdivenleri süslemek için bir ekip gelmişti. Elizabeth, giriş kapısına döndü:

Robbie’ ye elini uzattı:

-Geldiğin için, yardımcı olduğun için teşekkürler. Herkes adına teşekkür ederim.

-Rica ederim. Harika bir sorumluluktu.

Elizabeth’in elini sıktı.

-Elizabeth, bana kızgınlıkla inat edip arabayı kendin kullanmaya karar verdin, özür dilerim.

Gülümsedi.

-Ama biraz olsun telafi ettiğimi düşünüyorum.

Elizabeth, ona gerçekte düşündüğünü söylemeye karar verdi. Böylece Robbie düşüncelerini açmaktan çekinmeyecekti. Çünkü kırılmamış gibi rol yapmaktan sıkılmıştı ve Robbie’ nin bu rolü hep yaptığını düşünüyordu. O yüzden bugün ona düşüncelerini umursamadığını söylediğinde buna alışmış bir şekilde susmuştu.

-Söylediklerini gayet de umursadım. Neden söylediğini de merak ediyorum. Ama bu kadar kapalı kalmış duygulardan korkuyorum.

Robbie onun ne demek istediğini anlamıştı. Kendisi de zihninin içini karartıcı ve karmaşık buluyordu zaten.

-Ama bir daha umursamıyorum gibi davranmayacağım.

Gülümsedi.

-Sonuçta kafanın içinde çok güzel resimler var. Bu renklilik ve ışık oralarda bir yerlerde sonuçta. Olmayanı kâğıda da aktaramazsın.

Robbie derin bir nefes almak istedi. Akciğerleri değil, kalbi buna ihtiyaç duyuyordu. Hayat sanki o an başka tarafa çevrilmişti ve o da o taraftan bakıyor gibiydi hayata. Anlaşılmanın verdiği his bu muydu? Tek bir kişi, hayatı onun için başka yönlerine çevirebilir miydi?

-Hoşça kal.

Ağzından sadece bu sözcük çıkabilmişti. Daha fazlasını söylemeye hazır değildi çünkü anlamaya çalışıyordu. Birdenbire tepetaklak olan hislerini anlamaya çalışıyordu.

Arabasına binip uzaklaştı. Elizabeth onun ardından bir süre bakıp koşarak hazırlanmaya gitti.

Prova yapmadan bir süre tek başına oturdu. Zaman zaman kendisine bakışlarını hissettiği Robbie, onu hayatı hakkında düşünmeye sevk ediyordu. İtiraf edemediği duyguları onu utandırıyordu. Ondan ve hislerinden, düşüncelerinden korktuğu gibi korkuyordu. Ona, o başka yönlere bakarken bakmaktan utanıyordu ve bu olsun istemiyordu. Ama engel olamadığı şeyler vardı. Korku daha ağır basıyordu yüreğinde. Bu adamın hislerinden, tek bir cümleyle aynı geçen sabahki gibi kendisini kırıp üzmesinden korkuyordu. Zaten kendisinin de anlamadığı hislerin böylesine duvara çakılmak zorunda kalması çok korkutucu geliyordu. Belki sadece sorumlu hissettiği için özür dilemişti. Bu his onu ayakta tutuyordu ve aynı zamanda hayal kırıklığı yaşatıyordu. Daha fazla düşünmeyip prova yapmaya gitti. Düşündükçe duygularına yabancılaşıyordu.

Robbie, zihninden geçenleri düşünmek istemiyor ama bunu başaramıyordu. O gece aniden hayatında onu sevecek kişilerin yokluğunu hissetmesi, büyük boşluk hissi ve hayattan tat alamamasının yıllar içinde tüm bedeninde acıya dönüşmesi… Bütün bu hisleri zaman zaman yaşıyordu; ama hepsini aynı anda hissetmesinin sebebi bir çift yabancı gözdü. Geceleri izlediği ve saatlerce baktığı ay ışığının verdiği his kadar güvenli, evet güvenli. Bunu daha fazla inkâr ederse kalbi kendisini imha edecekti sanki. Güvenli ve aynı zamanda korkutucu. En derindeki acılarını, belki daha tanışmadığı eksikliklerini bile hatırlatacak kadar korkutucu.

Daha sonra evde akşam için hazırlanmaya başladı. Tertemiz, görkemli üniformasını giydi. Törene daha bir saat vardı. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Elizabeth’in son sözlerini unutamıyordu. Kendisini anlamaya çalışması, kendisini açıklamasını istemesi ama korktuğu için dürüstçe, sormaya cesaret edemediğini söylemesi... Bu düşünceler onu sürekli bir çemberin etrafında gezdirdi dakikalarca.

Elizabeth provadan çıkmış, göz kamaştırıcı beyaz elbisesini giymişti. Koridorda yürürken birisi seslendi:

-Elizabeth. Burada sana ait bir şey var.

Elizabeth şaşırdı. Danışmana doğru yürüdü. Ses ondan gelmiş olmalıydı.

Gülümsedi.

-Benim için ne olduğunu merak ettim.

-Biraz önce geldiler ama çalıştığın için veremedim.

-Sorun değil. Nedir?

Danışman gülümsedi.

-Çiçek. Harikalar.

Şaşırdı.

Beyaz orkideler.

-Şurada bir kart var. Üniformalı bir bey bıraktı.

-Tamam, teşekkür ederim.

Orkide saksısını eline aldı. Kartı eline aldığında Robbie’den olduğunu görünce bir türlü açamadı. Pazardan bunları ne zaman aldığını çözemeden gülümsedi.

O sırada törenin başlayacağı bilgisi geldi ve orkideyi aceleyle kulise bıraktı. Kâğıdı elinde tutuyordu ama bir türlü açamıyordu. Kalbi çok hızlı atıyordu.

Askerlerin tek tek içeri girişini izledi balkondan. İçi içine sığmıyordu, çok mutlu hissediyordu. Herkesin göz kamaştırıcı olması ve böyle bir günde bir araya gelmesi hoşuna gitmişti, herkes gibi.

Salon tamamen dolduğunda bütün gösteri sanatçılarının üzerinde sanki farklı bir heyecan vardı. Elizabeth salona sahnenin arkasından girmeden önce ön kapıdan girip ağabeyine selam verdi. Babası ön taraftaydı.

Charles onu görünce yanına gitti:

-Harika görünüyorsun. Sadece sen görünüyorsun hatta.

-Hayır. Ağabeyim olduğun için öyle söylüyorsun.

Gülümsediler.

-İyi seyirler dilerim. Tadını çıkar.

Robbie’ yi görememişti. Kapıdan çıkacakken içeri Robbie girdi. Birbirlerine baktılar. Elizabeth gülümseyip yaklaşırken Robbie gözlerini salona çevirip yürümeye devam etti. Birbirlerinin yanından geçerlerken elleri birbirine değdi.

Elizabeth notu hala elinde tutuyordu. Yürürken Robbie’nin bakışlarını çevirdiği anı beklememişti. En azından selam vermek istemişti. Tüm gün ve kaç gecedir duyduğu korku işte bu hissin korkusuydu. Onun mesafeyle sürekli düşüncelerinin ve hislerinin haddini bildireceği korkusu…

Sahneye çıkmadan bir iki dakika önce dakikalardır elinde tuttuğu notu, çok sıradan bir şekilde aniden açıp okudu. Karışık bir el yazısıyla yazılmış dört-beş satırlık bir nottu:

“Bakışlarını çözemiyorum, bir şeyler var demiştim. Bakışların, toprağına bağlı yaşam dolu; ama istediği yere giden ve ayağında prangaları olmayanlara özenip bu acıyı içinde taşıyan ölümü ve acıyı hisseden bir orkideymiş. Aynı acıyı ve esareti hissettiğim orkidenin yaşam dolu diğer tarafını görememişim.”

Okuduğu an artık korkmayan kalbinden gelen gözyaşları kaplamıştı gözlerini. Yanından mesafeyle geçmesi demek ki ona olan düşüncelerini yansıtmıyordu. O an kalbi hızla çarpmaya başladı. Cesur bir hisle öne geçti ve sahnede yer almak üzere arkadaşlarıyla beraber perdenin açılmasını bekledi. Not hala elindeydi, sımsıkı tutuyordu.

Gözlerini sıkıp kapattı, ardından tekrar açtı. Sessizce fısıldadı:

-Şimdi anlayabiliyorum.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Resmen notu okuduktan sonraki sahneyi yaşadım, bölüm çok güzeldi yeri geldi Robbie' ye kızdım ama atışmaları çok güzeldi kaleminize sağlık devamı için sabırsızlanıyorum 😊

  • Resmen notu okuduktan sonraki sahneyi yaşadım, bölüm çok güzeldi yeri geldi Robbie' ye kızdım ama atışmaları çok güzeldi kaleminize sağlık devamı için sabırsızlanıyorum 😊

    1Yanıt