


KURŞUN
ON İKİNCİ BÖLÜM
Sabahın ilk ışıklarında uyanan Robbie, Elizabeth’i yanında göremeyince onu aramak için ayağa kalktı. Bir süre sonra onu kendi yatak odasında buldu. Yatağa oturmuş, arkası dönüktü. Önündeki kâğıttan bir şeyler okuyordu. Bir süre onu izledi ama o sanki donmuş gibi bu süre zarfında hiç hareket etmedi. Sonunda dayanamayıp yavaşça fısıldadı:
-Elizabeth?
İrkildi. Arkasını dönüp gülümsedi.
-Nefes almadan okuduğun şey nedir?
Elizabeth, yüzünde silemediği bir soru işaretiyle gülümsedi.
-Yeni gösterinin senaryosu...
Kâğıdı yatağın üzerine bıraktı.
-Bunu başarabilecek miyim bilemiyorum.
-Neden başaramayasın?
-Bilmiyorum. Sanki ruhumu da katmam gerekiyor. O olmadan olmayacak.
Robbie ellerinden tutup onu ayağa kaldırdı.
-Şimdiye kadar izlediğim her gösteride ruhunu sahneye, oyuna kattığını gördüm. Yani sen hep ruhunu gösterilere kattın zaten.
Gülümsedi.
-İşte bu yüzden başaramamaktan korkuyorum. Her neyse... İyi uyudun mu?
Robbie yaklaşıp ellerini onun beline sardı.
-Bu soruyu benim sana sormam gerekiyor. Benden sıkılıp sabah sabah senaryo okumaya gelmişsin.
Elizabeth elleriyle yanaklarına dokundu.
-Böyle bir şey söz konusu bile değil. Sadece... Bu metni uzun zamandır göz ardı etmeye çalışıyordum. Ama vakit yaklaşıyor.
Robbie geriye çekilip yataktaki metni alıp başlığını okudu.
-Ah, evet. Bunu biliyorum. Kitabını okumuştum. (Gülümsedi.) Okumak çok zordu.
Dönüp ona baktı.
-Üzerine düşünmekte haklısın. Kitabı bitirdiğimde keşke filmi olsa diye düşünmüştüm. Hayal edemeyeceğim hatta belki anlayamayacağım kadar duyguluydu çünkü. Bunun yansıtılmasını görmek istemiştim. Hala istiyorum.
-Evet, şimdi daha çok korkuyorum.
-Hayır, korkma. Ana roldeki balerini hayallerimde tasvir etmek çok zordu. Şimdi onu yakından tanımak ve tanışmak müthiş bir rastlantı oldu. Oysaki hayallerim bile ulaşamamıştı sana.
Elizabeth bu sözler üzerine role uygun olduğunu düşünmeye başladı. Robbie yaklaşıp sağ elini ona uzattı:
-Tanıştığıma memnun oldum hanımefendi. Sizi hayal etmek o kadar zordu ki benim için, tahmin edemezsiniz. Müsaitseniz kahvaltıda biyografiniz hakkında konuşabilir miyiz?
Elizabeth, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle onu dinledi. Ona uzatılan eli sıktı. Rolün içinde olmaya alışabilirdi, bunu anladı.
-Ben de sizinle tanıştığıma memnun oldum. Sanırım askersiniz.
-Gözlem yeteneğiniz kitapta da harikaydı.
-Tabii... Ya da plaketlerinizi görmemek için kör olmak gerek.
Yüzü ciddi bir hal aldı.
-Ama bu konuşma burada bitmeli. Çünkü benim insanlarla iletişim güçlüğüm var.
Robbie son derece derin bir sesle konuştu:
-Bence bu sorunu çözebiliriz.
-Bence çözemezsiniz Robbie.
Arkasını dönüp yatağın üzerine çöktü.
Robbie onun şımarıkça ellerini birleştirip kendisine somurtmasını gülümseyerek izledi. Önünde diz çöküp ellerini tuttu.
-Çok tatlısınız.
-Kitapta baş balet tanıştıkları zaman bu kadar cüretkâr değildi.
Gözlerini kısarak ona bakıp konuşmaya devam etti.
-Bence fazla doğaçlama yapıyorsunuz. Elizabeth bu duruma sinirlenebilir.
Robbie ayağa kalkıp yanına oturdu.
-Tamam bu kadar kızması yeterli.
Elizabeth yatağa uzanıp onu izlemeye başladı.
-Bazen seni nasıl bu kadar uzun süre ciddi ve sert biri olarak ele almışım anlayamıyorum. Mermer gibi asık suratınla sıcak gülümsemen arasında çok ince bir çizgi var halbuki.
-” Mermer gibi asık surat mı?” O benim normal yüz ifadem...
Eğilip saçlarını nazikçe parmaklarına geçirdi.
-Hem o ince çizgi sadece baş balerin için aşılabilir.
Gülümsedi. Manalı bir bakışla baktı.
-Öyle mi? O zaman baş balerin olmalıyım.
Robbie aniden etrafına baktı.
-Odadaki plaketler çok mu dikkat çekiyor? Bak şimdi bunu ciddi düşünmeye başladım.
-Hayır, mesleğini tahmin ederken kendi bilgimi kullanmıştım.
-Hah, anladım. Baş balerin için zor bir bulmacaydı demek ki...
Elizabeth kafası karışmışçasına baktı.
-Belki de onun için zor değildi. Bilmiyorum, ben o değilim.
-Elbette o değilsin. Şu ana kadar oynadığın gösterilerdeki hiçbir karakterin aslında sen olmadığı gibi... Sen Elizabeth’sin. Benim biricik sevgilim...
Elizabeth bu karmaşıklıktan son cümleyi duyunca çıkabildi.
Gülümsedi.
-Öyleyim.
Robbie eğilip saçlarını öptü. Fısıldadı:
-Öylesin.
Ayağa kalktı.
-Hadi, kahvaltı yapmaya gidiyoruz.
Odadan çıkmadan önce geri dönüp metne tekrar baktı. Daha sonra hazırlanıp dışarı çıktılar.
-Gitmeyi düşündüğün bir yer var mı?
Robbie heyecanla gülümsedi.
-Evet kesinlikle. Bunun için ufak bir tekne gezintisi yapacağız.
-Bunu duyduğuma çok sevindim. Hava güzel, güneşli... Çok huzurlu...
Robbie yaklaşıp elini tutunca bir anlığına ne kadar harika bir şeyin içerisinde olduğunun tekrardan farkına vardı. Dün geceki duygularının üstüne bunları inşa etmek, hayatı boyunca bu hislerin sürekliliği için kalbinde Robbie’nin aşkını büyütmek istiyordu. Bu çok kolay olacaktı.
Teknede hafif bir rüzgarla birlikte sakin, huzurlu bir yolculuktan sonra karaya ayak basar basmaz şehrin bu tarafını ne kadar özlediğini fark etti. Kahvaltılarını sahil kenarındaki bir restoranda yapmaya karar verip masalarına oturdular.
Robbie’nin kahvaltıdan memnun olduğunu masaya baktığı an belli edince gülümsedi.
-Kahvaltı en sevdiğin öğün galiba.
Robbie çatalı ağzından çıkarıp cevap verdi.
-Hayır nefret ederim aslında.
Yemeye devam etti.
-Peki bu nasıl oluyor?
-...
Arkasına yaslanıp kahvesini yudumlamaya başladı.
-Geceler eğer resim yapmıyorsam çok bunaltıcı olurdu. Benim yüzümden... O yüzden o gecelerin sabahı gelse de gelmese de benim için fark etmezdi.
-Anladım.
-Ama bu gecenin bitmemesini, sabahın gelmemesini istedim, bu sabah benim için özel. Çünkü bugün ilk defa sabaha yenildiğim için mutlu hissediyorum.
Şu an tek yapması gereken şey tüm zamanın içinde güven duygusuyla beraber yaşamaktı. Ve o bundan çok büyük keyif alıyordu. Robbie’nin ona duyduğu bu hisleri, bugünleri hak ettiğini düşünüyordu.
Kahvelerini içerlerken burada ayrı ayrı geçirdikleri zaman hakkında konuşuyorlar, buradaki hayatın canlılığından söz ediyorlardı.
Elizabeth bu sohbetin girişinden de gidişatından da memnundu. Sahile bakıp manzaranın güzelliğiyle derin bir nefes alıp verdi. Sonra Robbie’ye baktı. Kendisine baktığını fark edince içi kıpır kıpır oldu. Robbie ona sarılınca başını onun güvenli omzuna yasladı. Gözlerini sahilden ayırmadan konuştu:
-Sanki burası farklı bir ülkeymiş gibi hissediyordum hep.
-Özel bir nedeni var mı?
-En başta yoktu. Yani çocukken ilk... Beni buraya getirdiklerinde Charles nereye giderse onun peşinden gitmiştim. En sonunda benden bıkmış olacak ki bunu dile getirdi. O da çocuktu ve kendi başına keşfetmek istemişti burayı, haklıydı. Tabii ki annesi ve bizi izleyen bir iki koruma gözetiminde...
-Peki onun peşinden ayrıldıktan sonra ne oldu?
-Çok güzel şeyler oldu. Yani burada bulunduğum süre zarfında... Öncelikle kayboldum.
Robbie kafasını kaldırıp ona baktı.
-Korumalar varken kayboldun.
Gülümsedi.
-Korumaların beni korumak için orada olduğunu düşünmen çok tatlı bir düşünce.
Robbie hayal kırıklığıyla gülümsedi. Bir daha onun sözünü kesmemeye karar verdi.
-Kaybolup ardımdakileri zora sokabileceğimi düşünmediğim için, onları arkamda görmediğim için özgürce dolaştım. Heykelleri, çeşmeleri hayranlıkla izledim. Su içmeye gelenleri gülümseyerek, sevinçle karşılıyordum. Sanki o çeşmenin sahibi benmişim gibi... Sonra harika bir şeyle tanıştım. Birinin seslendiğini duydum. Çeşmenin yanındaki kıza sesleniyordu. Kafamı çevirdiğimde gördüm ki yerde oturan komik giyimli bir adam beni çağırıyordu. Etrafında onlarca çocuk vardı. Adamın olduğu yerdeki duvarlarda komik karikatür resimler vardı. İşte o an daha da ilgimi çekti ve merakla yürümeye başladım. Tüm çocuklar bana bakıyordu, o an çok değerli hissettim. Belki de ressamın benim resmimi çizdiği gerekçesiyle benim ne kadar şanslı bir çocuk olduğumu düşünmüşlerdi. Komik giyimli adam bana gülümseyerek elindeki resim kağıdını gösterdi.
Kafasını kaldırıp Robbie’ye baktı.
-O kadar güzeldi ki hala hatırlıyorum. Heykelli çeşmeye ilgiyle bakan beni çizmişti. Yanımda heykeller vardı. Ben karikatürdüm, rengarenkti. Bana uzatılan kâğıdı alacakken Charles’ın annesi geldi. Geri döndük, resmi de alamadım.
Düşünceli bir şekilde istemsizce yanağına dokundu. Robbie bunu fark edince içine engel olamadığı bir öfke yayıldı.
-Neden alamadın? İzin vermedi mi?
-Ben de bu soruları sormuştum ama cevabı yok. Nedeni yabancı ama tanıdık olmam. Yarım yamalak konuştuğum bu ülkenin dilini benden duymak bile onu çıldırtıyordu.
Robbie’nin düşüncelere dalması onu endişelendirdi.
-Üzülme. Yine de çok güzel bir gündü. Uzun aradan sonra o gün çok mutlu hissetmiştim.
Gözlerini Elizabeth'ten ayırmadan sitemle konuştu:
-Keşke geçmişi satın alabilseydik. Sana harika bir geçmiş satın alırdım.
Bu Elizabeth’i gülümsetti.
-Bana harika bir gelecek satın alıyorsun.
Robbie bu sözün üzerine zoraki gülmeye çalıştı. Gözleri nemlenmişti. Konuyu değiştirmeye çalıştı.
-Yetimhanede çoğu zaman kaçar, sokaklarda dolaşırdık. Ressamların yanında çok vakitler harcadığım zamanlar da oldu. Maalesef seninle karşılaşamamışız.
-Kaçar mıydınız?
-Evet. On beş yaşımdayken yetimhaneden aslında kaçabileceğimi fark ettim. Tabii sonra General Bennet’a haber gitti. General de eğer kaçacaksam akşam yine erkenden geri dönmem şartıyla beni uyardı.
Elizabeth onun aniden gerilen yüzüne baktı.
-Nasıl izin verir? Ya sen buradayken sana bir şey olsaydı, o zaman neler olurdu?
-Bilmiyorum. Bu konu hakkında konuşmak istemediğimi hissettim.
Elizabeth bu söz üzerine dikkatle konuştu:
-Robbie... Senin, yani, kaldığın yetimhane bu tarafta mıydı?
-Evet kaldığım yetimhane buraya epey yakın. O yüzden hiç düşünmedim belki de. Yetimhanede resme benim kadar ilgili kimseyi tanımıyordum. Sokakta bundan para kazanan ressamları görünce çok mutlu olmuştum. Onlar gibi paletler, boyalar alıp çizmeye başladım. Tek isteğim resim çizip sahil kenarında bir yerde yaşamaktı. Sonra ne kadar çocukça olduğunu anladım.
-Çocukça değil. Askeriye sana bunu öğretti, o kadar.
-Askeriyeyi seviyordum. Ama bir şeyden vazgeçip hayatımı düzene sokup kendime bakabilmeliydim. Sokakta oturup resim çizmek benlik değil.
Gözlerini kısarak uzaklara baktı.
-Sadece asker olduğumda kendimi bu ülkenin bir parçası gibi hissetmiştim. Onun öncesinde burada neden bulunduğum, nereden geldiğim tam bir kafa karışıklığıydı.
Elizabeth, elleriyle Robbie’nin elini sardı.
-Doğduğun yere daha sonra hiç gittin mi?
Bu soruyu duyunca bakışlarını masaya düşürdü. Bir süre düşündü.
-Çocukken içimde buruk bir merak vardı. Ve gidebileceğim özgürlüğe sahip olduğum ilk fırsatta doğduğum köye gidecektim. Nitekim yirmi yaşıma yakın bir zamanda oraya gittim daha fazla ertelemek istemedim çünkü eski isteğim gün geçtikçe azalıyordu, sankii geçmişimi reddetmeye başlamıştım. Sonra gittim. Köyde düzen kuruluydu. Bacalar tütüyor, çocuklar oyunlar oynuyordu. Durdum ve evlere baktım. Hangisinde doğdum, hangisinde her şeyim daha yaşamımın başında ellerimden alındı, diye düşündüm. Yanıt bulamadım.
-Anne babanın ismini sormak...
-Belgelerden bildiğim bu isimleri köyden bir iki tane ihtiyara sordum. Sanki konuşmayı unutmuştum. Düşünmeye çalıştıkları bir anda onlara ne kadar ihtiyaç duyduğumu anladım. Aniden anımsayacakları o anı bekledim. Ama hayır, öyle bir tepki vermediler. Verdikleri tepki o yazın ne kadar dehşet verici olduğunu duyduklarıydı. Köydeki kimseyi sağ bırakmamış olacaklar ki en ufak bir bilgi bile bulamamıştım. Muhtemelen ilk ve tek çocuklarıydım. General Bennet üç dört yaşlarımdayken beni onların mezarına götürdüğünü söylüyor. Ama ben tıpkı beni bulduğu ilk günkü kadar çok ağlamışım oradayken. Dayanamayıp geri yetimhaneye götürmüş beni. Sadece bir kâğıda adresi yazıp bana verdi, hazır olduğumda kendim gidebileyim diye. O olmasa elimde bu kadar bilgi bile olmayacaktı.
Elizabeth yüzünü onun boynuna yasladı. Kokladı.
-Geçmişlerimiz... Üzerine konuşmak istemeyeceğim ama orada olan her şeyi konuşarak öldürüp geleceğe temiz çıkmak istediğim bir şey. Geleceğimizin çok güzel olacağını söyle lütfen.
-Geleceğimizin çok güzel olmasını istiyorum Elizabeth. Bunu mümkün kılmak istiyorum.
Elizabeth ondan birkaç santim uzaklaştı. Yüzünde huzurlu bir gülümseme oluştu.
-Evet o konuda... Bu konu hakkında konuşmak için uygun zamanı beklemiştim. Sanırım burası uygun.
Robbie ciddiyetle onu dinlemeye başladı.
-Robbie... Ben seni ilk defa üç yıl önce görmüştüm. Buradaydı.
“Charles’ın önemli bir askeri pilot olarak dünyaya adını duyurduğu o olay... Hatırlarsın. Haberini operadan döndüğüm bir gece daha eve girmeden almıştım. Babam dışarıda gururla Charles’ın yanında duruyor, ona sunulan övgüleri dudaklarında daha önce hiç görmediğim bir gülümsemeyle kabul ediyordu. Çok geçmeden bir ödül töreni düzenlendi. Ağabeyimin bu başarısı beni mutlu ediyordu ama olayın tam olarak nasıl olduğu hakkında bilgi sahibi olamıyordum. Çünkü Charles’a da babama da sorma cesareti gösteremiyordum. Zaten kimse gelip anlatmadı. Ben de General Bennet’a gittiğim bir gün ödül töreninin önemi hakkında sorular sordum. O da Charles’ın cesaretini ve yeteneğini dakikalarca anlattı. Nasıl başladığını, başka kimlerin neler yaptığını, isimlerini söyledi. Ama bir kişiyi sona bırakmıştı ki generalin ona geldiği anda gözlerinde oluşan gururu unutamıyorum. Babamın Charles’a baktığında gözlerinde duyduğum gururdan bile yoğundu. Merakla o askerin bu olaydaki rolünü dinledim. Askerlerine tam zamanında emir verip Charles’ın önünde, o, uçağı ülkemize sağ salim uçurabilsin diye ona gözünü kırpmadan kendisini siper eden askerin hikayesini bana her detayıyla anlattı. “O çok bilinmez, eminim bugün bile gözler onu değil Charles’ı arayacak. Çünkü onun arkasında general bir babası yok, ama halk arasında olmasa da biz onun da başarılarını göz ardı etmedik. Askerimiz bu olay üzerine yüzbaşı rütbesine yükseldi” dedi. Charles’ı o askerden daha çok anlattı, onu ne kadar çok sevdiğini biliyorum. Bu askerden bu şekilde bahsettiği için “general baba” mevzusuna girmesi beni çok şaşırtmıştı. Elbette bahsettiği asker sendin. Ama adını bile söylememişti. Zaten sormak aklıma da gelmemişti. Sonra ödül töreninin burada yapılacağını öğrendim. Sokakta kaybolduğumdan dolayı buraya bir daha kimse getirmemişti beni, ta ki kendi başıma gelene kadar. Yani ailecek gidilecek ödül töreni beni artık ilgilendirmiyordu, öyle olması gerekiyordu. Ödül törenine yakın saatlerde Charles çok sevdiği üniformasını giyinmişti. Her şeyi mükemmel görünüyordu. Annesi de öyle, babam da öyle... Odamın balkonundan onları izlerken Charles beni gördü. Biz birbirimizin bakışlarında kaçınırdık. Ama o bana bakınca sevinçle gülümsedi. Çünkü tam beni gördüğü anda ben zaten ona hayranlıkla bakıyordum. Babam onun bana baktığını fark edince bana seslendi. Pencereyi açınca benim de onunla gitmem gerektiğini söyledi. Tahmin edersin, heyecanla hazırlandım. Onlara layık olmaya çalıştım. Bize hazırlanan araca bindik. Babam arkaya doğru seslendi: “Çok sayıda diplomat olacak. Şu garip dili bir türlü öğrenemedim. Gece boyunca yanımdan ayrılma. “
Tercüman olarak geceye katılma şerefine erişmiştim. Tek kelime etmeden onun yanında durdum. Bana bu konuda çok güvenirdi. Hayatı boyunca en çok bu ülkenin diplomatlarıyla görüşmüş bile olabilir. Hiçbir zaman tercüman tutmayı düşünmedi. Bazen o karşılık vermeden onun adına cevap verirdim. Bunu ilk yaptığımda babamın tepkisinden çok korkmuştum. Ama o bana ondan sonra daha da güvenir oldu. Çünkü söylediklerini yumuşatacağımı ve çözüme bağlayacağımı bilirdi. Törende ödüller verildi. Daha sonra yemeğe geçildi. Babamların masasında çatalın ucuyla yalandan yemeğimi karıştırırken birden bir iki metre ötedeki masaya gözlerim takıldı. Bir dakika kadar sonra babamın seslenmesiyle çevremdeki sesleri tekrardan duymaya başladım. Ben kendi kendime mutlu olmayı öğrenmeye çalışıyordum. Bazıları neşemi çocuksu bulurdu, ama ben memnundum. Ve o an durulup karşı masada tanıdıklarıyla yemek yiyen askeri izlemişim. General Bennet’ın onun yanında oturduğunu bile sonradan fark etmiştim ki bana ödül töreninde bahsettiği askerin adını ve onun da ödül aldığından bahsetti. Bir keresinde bana takılan gözlerinde hala gülümseme vardı. Ona karşılık istemsizce gülümsedim. İşte o an bu duygularımı ben de çocuksu buldum. Ama ilk defa, uzun bir süre bu duygu beni mutlu etti. Sonra silindi. Bir daha hatırlamadım. Bir gece operada aylarca hazırlandığım gösteride onu gördüğümü sandığım saniyelerde seyircinin arasına bakakalmıştım. Unutmadığımı anladım. Bir çift göz nasıl unutulmazdı, çok garipti. Aradan bir sene geçti. Kasabadaki evimden operaya yürürken sık sık gittiğim nehrin etrafındaki çocukların bir askerle oyun oynadığını gördüm. Çocukları havaya kaldırıp onlarla uçuyorlarmış gibi oynuyordu. Çocuklar sırasının gelmesini bekliyordu. Çocukların “Ben de Charles gibi uçuyorum.” bağırışlarıyla askerin yüzünü görmeye çalıştım. O günden sonra o yüzü tamamen aklımdan çıkaramadım. Bir gün uyurken alakasız bir hisle beraber gözümün önüne gelen yüzü artık peşimi bırakmadı. Sonra bir sefer daha aynı caddede çocuklarla oynarken gördüm. Sonra yine hiç görmedim. Bir operada Paul’u odasında beklerken sandalyenin üzerinde üzeri örtülü bir tuval gördüm. Duvara asılacak bir sipariş olduğunu düşünüp örtüsünü açıp resme baktım. Karanlık, iki insan silüeti vardı. Renkler çok güzeldi ama tamamlanmamıştı. Sonra kapıdan hızla gelen bir askerin sesiyle irkildim. “Ne yapıyorsunuz? Kim ona bakabileceğinizi söyledi?” Aceleyle örtüyü tekrar örtmeye çalışırken fark ettim. Görmek istediğim kişiydi. Üniforması üstündeydi. Yakasındaki soy adını görünce şaşırdım. General Bennet’ın bahsettiği Yüzbaşı Wilson işte karşımdaydı.”
Robbie dikkatle dinlemişti. Geçmişten bir parçayı, kendisini böyle anlatmasına şaşırmıştı.
Gülümsedi.
-Sonunda ben çıkmayacağım diye çok korktum.
Elizabeth gözlerini devirdi.
-Yok, sana ilk aşkımdan bahsediyordum Robbie. Sonra birdenbire seni anlatasım tuttu.
Karşısındakinin gözleri rüzgârın da etkisiyle yaşarmaya başladı.
-Benim kendimi düşünmediğim, görmediğim zamanlarda birisi beni düşünüyormuş demek ki. Hem de onca kalabalığın içinden. Peki neden söylemedin?
-Seninle tanışma fırsatım olmadı. Tabloyu alır almaz yüzüme bakmadan ayrıldın operadan. Sana kızdım. Ama çabuk geçti.
Düşünceyle indirdi bakışlarını.
-Asıl sonrası beni şaşırtan şey... O zamanlarda babamın ağzından senin adını duymaya başlamıştım. Seni operada gördüğüm günden sonraki aylardaydı. Zaten sonrasını biliyorsun. İçimde neden bilmediğim ama sana zarar gelmesini engellemek istediğim his, beni sergide tablonu sahiplenmeye yöneltti. O günden sonra bu hissi kabullenmeye başladım. Sonunda o hisse dönüştüm.
Gülümsemeye çalıştı.
-Operadaki olay için özür dilerim. Neredeyse önümdeki şansı geri çevirecekmişim.
Kollarıyla onu kendine sardı.
-İyi ki beni kendime bırakmadın.
Saçlarının kokusunu içine çekti. Derin bir nefes aldı.
-Elizabeth?
Kafasını kaldırıp ona baktı. Yüzünde çocuksu bir ifade, bir şefkat vardı. Kafasını, onu dinlemek üzere merakla eğdi.
-Galiba bu dünyada mutlu olmak için misyonum seni bulmaktı. Senin bunu mümkün kılman benim başıma gelen en güzel şey.
-Mutluluk ya da başka bir şey... Bu his her ne olursa olsun fark etmez. Başında veya sonunda neler hissedeceğimi, ne olacağını umursamadan seni sevdiğimi fark ettim. Ben buna mecburum.
Robbie bu sözlerin içindeki gölgeli hisleri o zaman az da olsa anladı. Ama tam olarak hissetmedi. Sonunu umursamadan sevmek... Önceden olsa bunu hiç zorlanmadan anlardı. Ama o Elizabeth ile olduğu sürece hep mutlu olacağını düşünüyordu.
-Mutluluk, sen yanımdaysan mümkün Elizabeth. Ama gelecek konusunda çok umutluyum. Senin benim yanımda olduğun dünyada her şeyden sağ çıkabilirim.
Güzel yüzünü ellerinin arasına aldı, ona gittikçe yaklaştı ve fısıldadı:
-Ölsem bile...
Elizabeth, bu kelime hakkındaki tüm korkusunu bir kenara bırakıp dudaklarına çok yakın olan bu dudakları öptü. Sımsıkı, daha sıkı sarıldı ona.
Daha sonra güzelliği dillere destan bu güzel şehri gezmek üzere ilerilere doğru yürümeye başladılar.
Elizabeth, daha önce görmediği veya fark etmediği birçok şey olduğunu gördü. İçi huzurla kaplı, eli Robbie’nin avucunda yürüyordu.
Tarihi sokaklarda saatlerce dolaştılar. Buruk, tatlı, eğlenceli anılar üzerine konuştukça birbirleri hakkında ne kadar şey öğrenmek istediklerini fark ediyorlar, güvende ve sakin hisler tarafından sarıp sarmalanıyorlardı.
Robbie aklına aniden gelen şeyle Elizabeth’e baktı.
-Gösteri senaryosu...Orijinal ismini bildiğim için tanıdım. Ama metnin tamamı orijinal dilindeydi. Sen bu dili biliyor... (aklına geldi) evet, biliyorsun. Ama unutmaman çok etkileyici.
Bunu duyunca gülümsedi.
-Evet, ilk öğrendiğim ve uzun süre kullandığım dili hala unutmadım. Annem elinden geldiğince bu dili de konuşmaya çalışırdı ama onun ana dili bu değildi. Çoğunlukta kendi diliyle yetiştirdi beni. Yani yetiştirebildiği kadar...
Bir süre sustular.
-Peki buraya geldiğinde ilk zamanlarda nasıl anlaştın?
Bir an kendine engel olamayıp neden bu konuyu devam ettirdiğine kızdı.
-Üzgünüm. Sana bunları sormamalıyım aslında. Ben...
-Sorabilirsin. Gayet normal bu. Birbirimizi tanımak istememiz olağandışı değil. Ben de seninle ilgili kaçırdığım her şeyi öğrenmek istiyorum. Çocukluğumdan korkarsak ikimizin de her sorusu, konuşacak konusu eksik kalır, çünkü benim hikayem tam olarak orada başlıyor.
-İlk defa General Bennet’ı anlamaya çalışmıştım, az çok anlamıştım da sanırım. Dili konuşmanın önemli olmadığını beni götürdüğü yerde anlamıştım. Konuşulmayan şeyleri anlamış, bunun üzerine günlerce ağlamıştım. Beni gören herkes gözlerimdeki hisleri anlıyordu. Hislerin çoğu, ifadeler evrensel çünkü...Daha sonra evin içerisinde pek fazla iletişim kurmamamıza rağmen anlaşmamızda sorun yaşadığımız zamanlar olmaya başladı. Babam hemen bir hoca tutup büyüdüğüm dili unutmam için büyük çaba harcadı. O hoca benimle sadece bu dilde konuşurdu, anladığım ana kadar. (Hüzünle gülümsedi.) Anlamadığım için ağladığım olurdu, neden çabaladığımı, tüm bunların neden olduğunu merak ederdim. Bazen kapıdan Charles’ı görürdüm. Bana karşı ne düşündüğünü kendisinin de anlamaya çalıştığını belli ettiği ifadeler olurdu yüzünde.
Durup Robbie’ye baktı.
-Ama daha sonra bu dili bilmem babamın işine yaradı. En çok o ülkenin diplomatlarıyla iletişim halindeydi.
Robbie aklındaki şeyi tam olarak düşünmeden hırsla dile getirdi.
-Kim bilir hangi gizli anlaşmalar içindeydi onlarla, o zamandan bugüne...
Elizabeth’e bakınca söylediğinden pişmanlık duydu. O ise devam etti:
-Senin karşına böyle bir geçmişle geldim işte. Keşke o zamanlar oyun arkadaşım olsaydın.
-Özür dilerim. Bunun karşılığında şimdi bir kahve ve gelecekte yanında olma teklifi sunuyorum. Ne dersin?
Böyle anlarda Robbie sanki onu olduğu yerden çekip hafif bir bulutun üzerine bırakıyor gibi hissediyordu. Geçmişten kurtulmaya ve artık hep yaşamaya çalıştığı günlerinin tam olarak geldiğini düşündü.
-” Özrünü kabul ediyorum. Madem çok istiyorsun.”
Diye yanıtladı.
-Çok istiyorum. Her şeyden çok istiyorum.
Birkaç saatte sonra karşıya, Robbie’nin evine geri döndüler.
Robbie yorgunlukla koltuğa yığıldı. Karşısında oturan Elizabeth’e baktı. Büyülenmiş gibi baktı. Tekrar ve tekrar...
Gülümsedi.
-Eve dönmek güzel.
Elizabeth ayağa kalkıp onun yanına oturdu. Başını omzuna koydu. Gözlerini kapattı ve cevapladı:
-Evet, eve dönmek güzel, çok güzel.
-Yoruldun mu?
Gözlerini açmadı.
-Evet, çok.
-Uykun kaçmadan uyu hadi.
Ellerinden tutup onu ayağa kaldırdı. Yatağa uzanınca üzerini örtüp ışığı kapattı. Odadan çıkmadan son bir kez eğilip saçlarından öptü. O sırada Elizabeth fısıldadı:
-Burada olursan daha huzurlu olacağım.
Robbie kapıyı kapatacağı sırada devam etti:
-Gitme lütfen Robbie. Şu an yalnız kalmak istemiyorum.
Sesi titriyordu. Robbie endişeyle yanına döndü. Yatağın üzerine oturup eliyle yüzüne dokundu.
-Tamam buradayım. Kapıyı kapattım, gitmeyecektim.
-Düşüncelerimle yalnız kalmaktan korkuyorum. Bu gece korkuyorum.
Robbie endişe içinde ilgiyle onu izlemeye başladı. Gün içinde elinden geldiği kadar onun kendisine anlattığı şeyleri aşıp geride bırakmasında yardımcı olmuştu. Yüzündeki ifade gittikçe rahatladığı halde şimdi neden bunu yaşıyordu, anlayamadı.
Sokak lambasından odaya sızan küçük ışıkta bir aralık gözünden düşen bir damla yaşı fark etti. Gözlerine hüzün çöktü. Yanına uzanıp korkak bedenini sarmaladı. Saçlarını, ellerini yumuşak dokunuşlarla öpüyor, neyin onu bu kadar korkuttuğunu düşünüyordu. Ona sormaktan korktuğunu fark etti. Onu yaralayanın kendisinden yansıyanlar olduğundan korktu. Ama yanında bulunmasa, ona gözükmese de yararı dokunmazdı, bu mümkün olamazdı. Elizabeth birçok kez ondan kendisine rağmen vazgeçmemiş, zararı kendisinden de görse affetmişti.
Uykuyla uyanıklık arasında gibiydi. Kalbi hızla çarpıyordu. Kendisini toplayıp çaresizce konuştu:
-Seni üzen şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Seni herhangi bir cümlemle yaraladıysam özür dilerim Elizabeth. Hangi düşünce bu kadar acıtıyor canını?
Bir süre hiç ses çıkarmadı öyle ki uyuduğunu düşündü. Ama sonra dudaklarından mırıltılar halinde sesler çıkmaya başladı. Elleriyle kendisinin boynunu sarmalayıp başını boynuna gömünce söylediği şeyleri duymaya başladı.
-” Babamı karşında gördüğün anda düşünmeden öldürürsün değil mi? Tıpkı ülkenin her sadık askeri gibi...”
Diyordu.
-” Tıpkı herhangi bir düşmanımız gibi, ondan nefret edip vatana, bize ihanetle suçluyoruz. Hepimiz ondan nefret etmeliyiz.”
Gözlerinden akan yaşlar boynuna düşüyordu.
-” Doğduğum, hayır, doğacağımı öğrendiği andan itibaren her gün bana ihanet eden babamın en büyük ve ilk suçu vatanına ihanetmiş gibi ondan nefret etmemiz gerek, değil mi?”
Diye devam etti.
Duyduğu bu sözler kalbini ağırlaştırdı. Bu kadar derin düşünmemişti. Elizabeth’in bu suçundan ötürü babasından hızla nefret ettiğini düşünüyordu. O an fark etse de öyle düşünüyordu. Onun açısından hiç düşünmemişti.
Ona verecek bir tesellisi olmadığını fark etti, bir de artık onu, kendi aklındaki düşüncelerinden bile korumak istediğini.
Sessizce kulağına fısıldadı:
-Baban hayatını böyle yaşamayı seçti. En önemlisi onu sen seçmedin. Bazen sadece bir doğru vardır ve onun peşinden gitmemiz gerekir.
Elizabeth başını onun omzundan kaldırıp ıslak gözlerle kendisine baktı. Baygın gibiydi.
-Zor olduğunu biliyorum. Ama buna da göğüs gerip doğru olanı, babanın gerçekte olduğu kişiyi göreceğini biliyorum.
Gözyaşları dudaklarını ıslatırken sakince onu dinledi. Acı bir sesle mecali yokmuşçasına isyan etti:
-Ondan en büyük yarayı ben aldım. Dünyamı başıma yıktı. Bir kere değil, sürekli yaptı bunu. Başka çocukların geleceğini yakmasına izin vermeyeceğim.
Bunu söyledikten sonra kendine gelmeye başladı. Yatağın içinde doğruldu. Saçlarını iki elinin arasına alıp bir süre düşündükten sonra onları kulağının arkasında topladı. Elleriyle gözyaşlarını sildi. Robbie endişeyle onu izliyor, yardım etmek istese de ani bir şekilde davranmak istemiyordu.
-Zaman zaman isyan ediyorum. Yani kafamdaki ses...O beni bunları düşünürken zihnimde kaybolmaya itiyor. Kaybolmak istemiyorum. Bir de o adam için...
Sesi ağlamaklı olduğunu anda buna dayanamayıp hızla kalkıp onu kollarının arasına aldı. Saçlarına yavaşça dokunup başını kendi omzuna yasladı. Kokusunu içine derin bir nefesle çekti. Elini yavaşça vücudunda gezdirip sakinleşmesini sağladı.
-Acı verdiğini biliyorum. Ama lütfen...
“-Beni yetimhaneye bırakacaktı.”
Sakin ama acı bir sesle bu cümle döküldü dudaklarından.
Bunu duyduğu anda Robbie bugün bastırdığı ve eve gelince daha fazla taşıyamadığı cümlenin bu olduğunun farkına vardı. Göğsünden bir acı çıktı. Göğüs kafesini yarıp vücudunun göğüs kısmını kesip gitti. Ardında bir acı bıraktı. Tarifi mümkün olmayan bir acı...
Artık general hakkında duyduğu hangi şeye şaşıracağına, Elizabeth’e verdiği hangi zarar üzerine kalbinin parça parça olacağına inanamıyordu. Kendi çocukluğunu o kuruma vermiş, çocuk olmayı yaşamadan şimdiye gelmişti. Kendi çukurunda debelenip dururken hayatında en çok sevdiği bu insanın acısına nasıl çare olabilirdi? Şimdi hangi teselliyle onun zihninden bu acıyı çekip alabilirdi?
Hislerini anlatacak kelimeler mevcut değildi. Etrafı insanlarla çevrili çocuk nasıl bu yalnızlığa, kimsesizliğe tabii tutulabilirdi anlayamıyordu. Saçlarına her dokunduğunda ellerinde onun acılarının taze tutulması için o her unuttuğunda acıları tekrar tekrar hatırlatılan, üzerine yeni yaralar açılan küçük kızı hissediyordu. Küçük bir sevgiyle hayatın annesini elinden aldığını birkaç saniyeliğine de olsa unutacak gibi, yaşamın hala güzel olduğu konusunda birisi onu ikna etmeye kalksa ona inanacak gibi, gözyaşlarıyla bekliyordu. Ne ihtiyacı olan sevgi parçası ne de masallar anlatacak kimse gelmiyor, o orada beklemeye devam ediyordu. O çocuğu oradan alıp dünyanın çirkin yüzünden saklamak istedi. Tam elini uzatıp minik ellerini tutacakken kendi çocukluğunun hala onun gerisindeki boşlukta beklediğini gördü. İki elini çenesinin altına almış, Elizabeth’i izliyordu. Onun acılarını anlamaya çalışıyordu. Annesiz, babasız olmayı kabullenen bu çocuğa o kız çocuğunun her gözyaşı döküşü uzun zaman önce kabullendiği o eksikliği hatırlatıyordu. Bazen bu duyguyu çok önceden kabullendiğine sevindiği oluyordu. Ama kayıplar silsilesi onu diğer çocuk kadar mutsuz ediyordu. Çünkü onun ağlayışını görmeyi bir türlü kabullenemiyordu. O çocuğun mutlu olması şimdiki her şeyi düzeltecekti.
Gözlerini açtığı an orada bekleyen gözyaşlarının sıcaklığını yanaklarında hissetti. Vücudunu sardığı kadına daha sıkı sarıldı.
Başını kendisinin omzundan uzaklaştırıp kendisine bakmadan hatırladığı şeyleri anlatmaya başladı.
-Eve gelmem kimseyi memnun etmemişti. O zaman anlamıyordum ama bunu. Tek derdimin annemin ölmesi olduğunu sanıyordum. General dede beni evinde istemiyormuş, kızı da... Babam içinse fark etmez gibiydi. Dökük, mutsuz aile ortamındaki diğer çocuksa neden mutsuz olmak zorunda anlamayan Charles’tı. Babam herkesin hayatını mutsuzlaştırıyordu. Ben birinin gözünün önünde olmaktan çekiniyor, görünmez olmak istiyordum. Babam bu ortama ve kulağını tırmalayan seslere daha fazla dayanamamış olacak ki beni arabasına bindirdi. Evden uzaklaşmaya başladığımızda içim huzurla doldu, hatırlıyorum. Nihayet üstümdeki bakışlardan uzaklaşıyordum. Nereye olursan olsun gidiyorduk. Hiç tanımadığım babama bağlanmaya başladım sanki o an. Yüzüne minnetle baktım. O anın sevinciyle onun hakkında general dededen duyduğum ama kendime sakladığım sözler geldi aklıma. Babama yardımcı olabileceğim duygusu doğdu içime. İlk duyduğumda söylemekten çekinmiştim ama ona güven duygusu hissettiğim o anda söyleyebileceğimi düşündüm. General dede beni görmez, hakkımda bir şey bilmezdi. Ben onun için küçük, can sıkıcı bir ayrıntıydım. Çevresinde olsam da görünmezdim. O yüzden dikkatsiz bir şekilde seçili diplomatlarla, öğrendiğim ilk dilden konuştuğu bir anda söylediği şeyleri duymuştum. Babamın onun desteklerine layık olmadığının farkındaydı. Çok küçük bir dokunuşla ona verdiği her şeyi alabileceğini söylüyordu. Babam hakkındaki en büyük sorun onun açısından ben değildim. Ben onun için hiçbir şey değildim. Babamı düşürmek için doğru zamanı bekliyordu sadece. Kızı ve torunu için beklediği doğru zaman... İşte o an onu yok edecekti.
O gün o söylediklerini unutmadım çünkü unutamayacağım kadar korkmuştum. Babama, en azından buradaki bana biyolojik olarak en yakın adama zarar gelsin istemedim. Hoş kimseye zarar gelsin istemem.
Robbie onu dikkatle dinliyordu. Tepki vermeden duygularını kendine saklayarak dinliyordu.
-Babama arabada birkaç dakika mutlu olduğum anda duyduklarımı anlattım. Arabayı durdurup beni kolumdan tutup yaka paça dışarı çıkardı. Söylediklerimi uydurduğumu söylüyor, ama içinde bir parça bana inanıyordu. Tüm gücüyle sarstı beni. Duyduğuma yeminler edip ağlamaya başladım. Pişman olmuştum. Beni bırakıp arabaya bindirdi tekrar.
Duyduğunu sindirmeye çalıştı. Düşündü. Sonra ilk kez ve yumuşak bir sesle adımı söyledi:
“-Elizabeth? Yalan söylüyorsan seni çok kötü cezalandırırım.”
Dedi.
-Yemin ederim efendim. Yemin ederim duydum. Evinde yapılan törende duydum. Charles da yanımdaydı, ama o dili bilmiyor, yoksa duyduklarına babası için daha çok üzülürdü.
-Peki neden o an ona veya bana söylemedin?
-Korktum. Size onu hemen yapmasından korktum.
Sustu. Arabayı çalıştırdı. Yol boyunca bu şüpheyi üstünden atamadı. Birkaç dakika sonra orada, yetimhanede durduk. Ne olduğunu anlamadan beni kapıdaki görevlilere teslim edip arkasını döndü. Diğer çocukları görünce annemin düşmemem için hayatını verdiği o yere sonunda düştüğümü anladım. “Düşmek” kelimesini o kullanırdı. Oraya dayanamayacağım hakkında konuşurdu. Fark ettiğim an ona dönüp yalvarmaya, koşmaya başladım. Beni tuttular, ona gitmeme izin vermediler.
“-Yemin ederim yalan söylemiyorum. O adam seni sevmiyor.”
Diye bağırdım. O an gerçekten artık kaybedecek bir şeyim kalmadığına inandım.
Bir aralık başını kaldırdığında Robbie’nin bakışlarını çevirdiğini fark etti. Eliyle kafasını kendisine çevirdi. Gözlerinde yaşlar ve eski bir acı vardı. Nefes kontrolünü yapmayı unutmuştu sanki. Kızarmıştı.
-Robbie?
Sustu. Gözlerini sildi.
-Devam et lütfen.
Özellikle bu kısımda yüzünü saklayarak ağlaması onu tedirgin etti. Korkarak yokladı:
-Bir şey hatırladın.
-Hayır.
-Robbie?
Derin bir iç çekti.
-Ben... Ben o günü hatırlıyorum. Ama devam et.
Şaşırdı. Hayal kırıklığıyla dolu bir şaşkınlıktı bu.
-Hatırladın. Yani bizi gördün.
Acıyla onayladı.
-Dokuzuncu yaş günümdü. Normalde doğum günleri pek kutlanmaz. Gerçekten hak edersen bir pastanın üzerine mum yakıp kutlarlardı. Sizi duyunca hepimiz camlara çıkmıştık.
Elizabeth gülümsemeye çalıştı.
-Gerçekten hak etmek demek okulda başarılı olmak gibi şeyler mi?
Gözlerinden yaş akan Robbie başını “hayır” anlamında salladı.
-Mutluluğu gerçekten hak etmek için öncesinde çok acı çekmek gerekir, bunu biliyorsun aslında.
Korktuğu şeyi duymuştu. Ellerini birleştirip unutmaya çalışan Robbie’nin onun yaşadığı şeyler dışında yaşamadığı şeyleri de yaşadığını biliyordu. Bizzat öğrenince yediği darbe ağır oldu. Dudakları hızla kurudu. Kanı vücudunda dolaşmıyor, olduğu yerde duruyordu sanki. Acıyı en derininde hissediyordu.
Hırçınca başını kaldırdı.
-Hayattan, geçmişlerimizden nefret ediyorum. Bugün barışmaya çalıştıysam da olmadı. Kendimi unutsam bile yetmiyor, seninki daha çok acıtıyor. Robbie...
-Hayır, hayır. Geçmişlerimiz bizi bu noktaya getirdi. Her şeyi düzeltecek, inşa edecek gücümüz var.
-O gün ne hissettiğini anlat bana. Ve sonra tamamen unutacağız. Güzel şeylere devam edeceğiz.
Kafasını çevirdi.
-Lütfen...
Çatallı çıkan sesi onun ne hissettiğini gayet iyi anlatmaya başlamıştı zaten.
-Doğum günümde mutlu hissettim. Fiziksel acılarımı unutmaya çalışmıştım. Buruk da olsa mutluydum. Ama küçük kızın çığlıklarını duyunca kendimi kandırdığımı tekrardan anladım. Hayatım yetimhanede hiçbir zaman iyi olmamıştı ve olmayacaktı.
-Ben, özür dilerim. Çok...
Gülümsedi.
-Zaten bildiğim şeylerdi. Üstü bir türlü örtülmüyordu. Oraya “düşmek” istemeyen herkes haklıydı.
Elizabeth korkarak elini ona uzattı. Kollarına, yüzüne, omuzlarına, sırtına dokundu.
-Fiziksel acıların...
Elini tutup dudaklarına götürdü.
-Onlar sorun değil. Geçti, gitti.
Bakışlarıyla Elizabeth’in bütün vücudunu seyretti. Gülümsedi.
-Ama sonuç olarak kurtuldun o gün, değil mi?
Yüzüne sakin bir gülümseme oturdu.
-O günden sonra beni mutlu eden birçok şey oldu. Babamın gideceğine inanıp çırpınmayı bıraktım ve gidişini izlemeye başladım. Ama bir anda geri döndü. Hızla elimden tutup arabaya doğru götürdü beni. Sevinçten kalbim çıkacaktı sanki. Son anda vazgeçmişti. Ama o anı ve oradaki diğer çocukları ölene kadar unutmayacağım. Babam beni akşam eve götürdüğünde herkes ayaklandı. Çünkü bir elinde ben, diğer elinde ise beni nüfusuna geçirdiği belge duruyordu. Eşi yaptığı ihaneti meşrulaştırdığını hiçbir zaman unutmayacağını söylüyordu. General babası babama soğuk bakışlar atıyordu ama hiçbir şey söylemiyordu. Babam onun yüzündeki siniri gülümseyerek izliyordu. O son derece rahatça yerinde oturmaya devam etti. Onlara benim bu evde, kendisinin yanında kalacağımı söyledi. Ne olursa olsun benim onun kızı olduğumu, onun kanını taşıdığımı söyledi. Artık soy adını taşıdığı için de hiç kimsenin artık bana hakaret edemeyeceğini bildirdi.
Bir süre sonra kimseye ağzını açtırmadı. Babamın beni yetimhaneye bırakma nedeninin bana inanmaması olduğunu sanmıştım. Meğerse oraya bırakmaktan vazgeçme nedeniymiş. Babama sahip olduğum tüm sevgiyi verdiğim günler işte o gün başladı. Ne sahte olduğunu sonraki aylarda yine yüzüme bakmayıp beni hatırlamamasından anladım. Generale attığı bu kazık onun hırslanıp kendisini ezdirmemeye başlamasında yardımcı oldu. Generalin babama hiçbir zararı dokunamadı, çünkü babam attığı adımı haftalarca hesaplamış oluyordu. Yine de halimden memnundum. O kadarı yaşamam için, kendimi kandırmam için yeterliydi. Sanata duyduğum ilgi açığa çıkmaya başlıyordu o sıralar. Bale yapmak beni mutlu ediyordu. Bunun için eğitimler almak istediğimi babama söyledim. Düşündü ve beni birkaç ay yatılı bir eğitime gönderdi. Bunu memnuniyetle kabul etmişti ama ben eğitimde en çok onu özlemiştim çünkü her şeye rağmen benden vazgeçmemişti. Amacının neye hizmet ettiğini bilmediğim zamanlarda ona bağlandım Robbie. Şimdiyse farkında olduğum için, ondan da yaptıklarından da nefret etmem gerekiyor, biliyorum. Biliyorum. Kalbime bunu anlatamıyorum. Onun konusu açıldığında küçüklüğüme dönüyorum, küçülüyorum şimdiki zihnimle düşünemiyorum sanki. O kötü biri, biliyorum. İçimdeki sevgi mi ona karşı, hala çocukluktan kalma bağlılık mı anlayamıyorum.
Sözlerini bitirince derin bir nefes aldı. Rahatlamış gibiydi. Robbie elini onun saçlarına götürüp gözlerinin içine baktı.
-Kendine bu konuda işkence etmenin hiçbir anlamı yok. Bırak kalbin istediğini yaşasın, özlesin, nefret etsin, sevsin. Kimse seni bunun için yargılayamaz çünkü senin yaşadıklarını kimse yaşamadı. Kimse bunu tam olarak anlayamaz.
Duyduklarını başıyla onayladı. Onun yüzüne baktı.
-Duygularımı dökemiyordum. Çok zordu. Kaçışı, Bayan Mia’nın ihanetini öğrenişim... Her şey üst üste geldi. Ciğerlerimde dolanan nefes bana iyi gelmiyor zaman zaman.
-Elizabeth, lütfen böyle düşünme. Hissettiğin bu şeyi aşacaksın. Yoksa tam bitmişken geçmişine takılı kalırsın. Kendin için, bizim için yapma bunu lütfen.
Ayağa kalkıp toplanmaya çalıştı.
-Yüzümü yıkamaya gideceğim.
Diyerek odadan çıktı.
Birkaç dakika bekleyen Robbie, onu merak edince odanın dışına çıkıp etrafa bakınmaya başladı. Arka bahçenin kapısına yaslanmış, elleri birbirine bağlı öylece durup düşünüyordu. Kafasının karışık olmasını gayet doğal buluyordu: Özellikle de geçmişindeki bütün zehirli otlardan kurtulmuş ve her şey bitmişken...
Durup yaşadığı olayları sindirmeye çalışıyordu belli ki. Önceden tahmin edemeyeceği kadar değişmişti yaşamı. Bir an yaklaşmak istedi ona, yapamadı. Zihnimizdeki acılarımızda yalnızdık, bunu hatırladı. Çekip almak istiyordu onu düşüncelerinden ama çaresi yoktu, bunları yaşayarak aşması gerekiyordu. Gözlerini kapatıp havayı içine çekerken Robbie daha keskin bir karar verdi: Öğrendiklerinin neredeyse tamamını kendisinin aracılığıyla öğrenmişti, şimdi ona borcunu ödemek için onun hayatındaki bütün yolları yeşertip kolaylaştıracak, bunları hızla unutmasında yardımcı olacaktı. Bedeli ne olursa olsun ona olan borcunu ödeyecekti. Bu borç değildi onun için ilk başlarda, gerçekçi bir insandı ve hayatında gördüğü düzensizlikleri çekinmeden dile getirirdi. Bunu ona da yapmıştı, bazen sonuçlarını gördükçe iyi hissetmiyor, Elizabeth’i etrafındaki tehlikelerde, katillerden koruduğunu kendisine hatırlatıp rahatlamaya çalışıyordu. Ama ilk defa bu gece onu orada öyle gördükçe bu yaptıklarıyla, her ne kadar doğru gibi de gelse ona verdiği zararla ona borçluydu. Yaşamındaki diğer yıllarını huzurla geçirmesini sağlamalıydı, hayattaki en güzel sorumluluk olduğunu düşündü. Gülümsedi. Sonra tekrar ona baktı, sessizdi. Tam yanına gidecekken o, arkasını dönüp yürümeye başladı.
Yürüyüp onun önünde durdu. Elini saçlarında dolaştırırken sordu:
-İyi geldi mi?
Gözleri sakince bakıyordu.
-Evet, daha iyiyim.
Kendisinden ayrılıp yatağa uzandı.
Robbie kapıda durmuş onu izliyordu. Beklemediği bir anda, beklemediği bir şey söyledi.
-Robbie, özür dilerim.
-Ne için özür diliyorsun?
-Bugünü böyle bitirdiğim için...
Yatağın üzerine oturup gözlerinin içine baktı.
--Bugün çok güzeldi, bitimi de gayet doğaldı. Hislerimiz değişir, doğallaşır. Seni dinleyip anlamak istiyorum. Yapamazsam ben özür dilemeliyim, sen değil.
Bunları duyduktan sonra Elizabeth zarif, güzel elini uzatıp onu kendisine çekti. Başını göğsüne koyup sıkıca sarıldı ona.
Robbie ellerinde narin bir vazo varmışçasına dokundu ona. Kırılmasından korkuyor gibi usulca tutuyordu ellerini onun üzerinde.
Daha sakindi ve huzuru bulmuştu. Ellerini Robbie’nin boynunda gezdiriyorken söylemek istediği son şeyi de söylemeye karar verdi.
-Şimdi önümde tek bir şey kaldı: Charles’ın düğünü.
Robbie söylediği şeyleri dikkatle dinliyordu.
-Sonra... Sonra yeni bir hayata başlamak istiyorum. Bunu yapmayıp burada şimdiye kadar yaptığım şeyleri yapmaya devam edemeyeceğimi anlıyorum. Bırakıp gitmek istemiyorum sahip olduğum hiçbir şeyi, ama Robbie, fark ettim ki Charles da giderse sadece mesleğim beni burada tutamaz.
-Ben varım.
Robbie bunu korkuyla söylemişti. Elizabeth’in gitmesi onun felaketiydi. Onu bulmuşken eskiye dönmek istemiyordu. Vücudunu hafifçe doğrultup yüzüne baktı. Kararlı duruyor, kendisinin son söylediği cümleyi düşünüyordu.
Derin bir nefes aldı.
-Seni kendimden ayrı düşünmüyorum. Sadece seni istiyorum, senin yanında olmak istiyorum.
Rahat bir gülümsemeyle yatağa geri yattı.
-Tamam, burada beraber oluruz. Sadece sen ve ben.
Elizabeth başını hafifçe diğer tarafa çevirdi.
-Hayır, anlamıyorsun. Burayı istemiyorum. Şehri, hatta ülkeyi terk etmek, başka bir yerde, kendi seçtiğimiz bizi mutlu edecek bir yerde yaşamak istiyorum. Zihnimdeki hatıralar burada her geçen gün daha da canlanacak, unutmama izin vermeyecek. Aynı yolları tekrar tekrar yürüyüp opera ve senin evin arasında geçmişte yaşayarak hayatımı geçiremeyeceğimi anlıyorum Robbie.
Düşüncelere daldı. Kendisine sunduğu seçenek, hatta seçenek bile yoktu tek bir yol vardı onun için, çok zordu. İlk aklına gelen şey mesleği oldu, onu bırakamazdı. Fikrini belirtmeden onu dinlemeye devam etti.
-Seni çok seviyorum Robbie. Anlatamayacağım kadar çok seviyorum. Zaten bu yüzden, seninle olmak, ömrümü seninle geçirmek için iyi olmak istediğimi düşündüğüm zamanlar oluyor. Seni doyasıya yaşamak, mutlu olmak istiyorum. Geleceğimizin hayalini kurmak istiyorum. Ama burada kalıp kendimi tüketirsem hiçbir zaman iyi ve senin yanında olamayacağım. Günlerdir geceleri düşündüğüm, kabul etmekte zorlandığım bu fikri uygulamak istiyorum. Lütfen bana yardım et. Devam edebilmem için yardım et.
Robbie cümlelerini dikkatle kurmak istiyordu. Doğrulup yatağın başlığına yaslandı. Elizabeth merakla onun yüzüne bakıyordu.
-Devam etmen dışında bir seçeneğin yok Elizabeth. Her koşulda devam ettin ve etmelisin.
Nefesini kontrol etmek için bir an durup devam etti.
-Seninle beraber olduktan sonra arkamı dönüp gitmekten çekindiğim kimse yok hayatımda. Ama kabul etmelisin ki bu çok büyük bir karar. Seni aklımın almayacağı kadar çok seviyorum. Beni burada tutan şey mesleğimdi. Mesleğim bu olmasa zaten her şey çok farklı olurdu. Elizabeth, ona verdiğim tüm yaşamımı hiç etsem de şunu biliyoruz: başka hiçbir ülkede mesleğime devam edemem. Seni anlamıyorum sanma, sen bunu istemeden önce de ben senin, kimsenin sana bakışlarıyla bile zarar veremeyeceği bir yerde bulunmanı sağlamak isterdim.
Bakışlarını yere düşürdü. Bu cümleleri duyduğu anda umutsuzluğu gözlerine yansıdı.
-Yani yeni bir hayata başlayamayız.
-Yapabilelim istiyorum, ama bu, bu çok zor.
Ellerini onun ellerinden ayırdı.
-Elizabeth, lütfen.
-Zor olduğunu ben de biliyorum. Ama zihnim beni bu zorluktan daha çok zorluyor. Belki aceleci davranıyorum diye düşünüyorum ama hayır, kendimi tanıyorum. Bu yapışkan düşünceler aslında çocukluğumdan beri peşimi bırakmadı. Hep gölgeledim onları ama artık yapamıyorum.
Robbie’nin biraz yakınına oturup sessizleşti. Robbie ise cevap verdi.
-Gitmek istiyorsan bunu gerçekten istiyorsundur, biliyorum. Ama bu çabuk alabileceğimiz bir karar değil.
Kendisini gülümsemeye zorladı.
-Seni bu kadar sevmeseydim tek başıma giderdim.
Robbie yaklaşıp elleriyle onun dizlerini kavradı. Ay gibi parlayan yüzüne bakarak gülümsedi.
-Ama seviyorsun.
Birden gözleri yaşla dolan Elizabeth ona yalvarırcasına bakıp konuştu:
-Robbie, sen olmazsan yapamam. Lütfen, lütfen gidelim.
Robbie içten içe hissettiği çaresizlikle cevap verdi:
-Başka bir ülkeye gitmenin her ayrıntısını düşünmek zorundayız.
-Düşünmek istemiyorum, uzaklaşmak istiyorum.
-Ama düşünmek zorundayız. Lütfen, istediğin her şeyi yaparım. Ama sana başka yere gidersek hiçbir kaygı yaşamadan hayatımızı yabancı bir ülkede yaşayabiliriz diyemem.
-Askerliğe arkanı dönemiyorsun.
Robbie bu söz üzerine elleriyle saçlarını tuttu. Düşündü.
-Birkaç dakika önce istediğin her şeyi yapabileceğimi düşünüyordum. Sana olan aşkımın seni her şeyden koruyabileceğini, sana her anlamda yetebileceğini düşünüyordum.
-Şimdi fikrini değiştiren şey başka bir ülkeye gidememe korkusu mu?
Robbie onun bu sorusunu dürüstçe yanıtlamayacaktı. Yapamazdı. Çünkü aylardan beri süregelen kendi ülkesi ve komşu ülke arasındaki diplomasi sorunları ki General Green gibi birkaç diplomatın bunu sadece basit bir diplomasi sorunu olarak görmediği açıktı, bu “sorunlar” varken ülkenin siyasal anlamda büyük bir sorunu yokmuş gibi davranamıyorlardı. Elizabeth’in istediği şey bu atmosferde mesleği askerlik olan kendisine tamamen imkânsız geliyordu.
Neden hayat bu kadar karmaşık ve imkansızdı, en güzel zamanlarında bile?
Düşüncelerinden sıyrılıp ona baktı.
-Başka bir şehre taşınalım. Olur mu? En uzağa, sahile yakın yerlere gideriz.
Susmaya devam etti.
Robbie onu mutsuz etmek istemiyordu. Hala az önceki düşünceleriyle boğuşuyordu, derken Elizabeth yaklaşıp ona sarıldı.
-Seni çıkmaza soktuysam affet beni. Bunlardan uzaklaşmak için seni düşünmeyip bencil davranıyorum, biliyorum.
-Hayır, bu imkânı sana sağlayamadığım için ben üzgünüm. Ama her şeyi bir dengede tutup hayatımıza devam etmek daha gerçekçi olur inan bana. Mümkün şeylerden başlayıp her şeyi mükemmel hale getirebiliriz zamanla. Hislerine ve düşüncelerine de bu açıyla yaklaş lütfen. Uzaklaşmak istediğin şeylerden o zaman uzaklaşabilirsin güven bana. Çünkü nereye gidersek gidelim zihnimiz ve yüreğimiz de bizimle beraber gelecek.
Elizabeth onun bu söylediklerini mantıklı bulmasına rağmen tam olarak kabullenmesinin zaman alacağını biliyordu. Ama zaten kendisi de biliyordu ki uzaklaşmak istediği şey, çok sevdiği şehri ve ülkesi değil, zihninin kendisiydi. O değişmediği sürece değişen hiçbir şey onu teselli edemeyecekti.
Bu sefer gerçekten rahatlamış şekilde yatağa uzandı ve uykuya dalmayı bekledi. Robbie onu izlerken ona yaklaştı:
-Mümkün olduğu ilk an nereye gitmek istersen gideceğiz ve orada güzel bir hayat kuracağız.
Elizabeth gülümserken uykuya dalmak üzere olduğu nedeniyle ülkeden ayrılamamasının nedeninin sadece onun mesleği olmadığını anlayamadı.
