İçeriğe geç

KURŞUN

Bölüm 12 · 19 dk okuma

KURŞUN

Bölüm 12

ON BİRİNCİ BÖLÜM

KURŞUN

ON BİRİNCİ BÖLÜM

-Anlatmak istediğin şeyi tam olarak anlayamadım Robbie. Kendinle çelişiyor olabilir misin?

Robbie bu sözleri söyledikten sonra kendisine bakarak gülümseyen Elizabeth’e baktı. Aniden içi kıpır kıpır oldu.

Uzaklara bakarak konuştu:

-O resmi çizerken yirmi dokuz yıllık hayat birikimim vardı. Hiçbir şey tam olarak yolunda gitmezdi. Her şeyi tırnaklarımla kazıyarak kazandığım hayatımdan tecrübelerin birikimi…Hayatımın hediyesini almadan önce düşünüp karar verdiğim çizgiler atmıştım o resimde. Şimdi belki eski bakış açımdan geriye az bir şey kaldı. O yüzden anlatmak istediğim şeyi artık bende tam olarak bilmiyorum belki de. O tablodan çekiniyorum bugünlerde.

Elizabeth bu sözlerin karşılığını tam olarak alabiliyor, onu anlayabiliyordu. Tekrar ona baktı. Gülümsedi. Olduğu yerde durdu.

-Hayatının hediyesi demek…

Robbie yürümeye devam ediyordu.

-Evet, hayatımın hediyesi.

Elizabeth’in yüzünde güller açmıştı sanki. Tatlı tatlı gülümsüyordu.

Robbie hızlı adımlarla ona yaklaştı. Ellerini tuttu.

-Sen… Zaman zaman hak etmediğimi düşündüğüm, son zamanlarda güldürüp sevmekten çok, kırdığım hayatımın hediyesi. Sen oluyorsun, evet.

-Yaşanan olaylar bizi istemediğimiz noktaya götürdü. Ama ben onlardan dersimi çıkardım. Yıllar geçmesine gerek yokmuş doğru kişiye güvenip onu her şeyden çok sevmek için… Sen herkesten daha yakın olup beni yaşadığım, bütün hücrelerime yayılmış yalanların içinden çekip aldın.

Elini Robbie’nin yanağına götürüp yüzünü okşadı.

-Bunları dile getirmenin senin için ne kadar zor olduğunu biliyorum. Herkes senin karşındayken, ben senin karşındayken bana rağmen kurtardın beni.

Sessiz kalıp tekrar yürümeye başladılar. Elizabeth elini çekingen bir şekilde uzatıp Robbie’nin elini tuttu. Robbie şaşırıp kendisine uzanan eli sıkıca sardı.

-Robbie?

-Efendim?

-Bana kendinden bahset.

-Kendimden mi? Beni tanıdın sanıyordum.

-Hayır. Sadece yaşamlarımız tanıştı. Yaşadığım sıkıntılar arasından tanıştık. Geçmişte yaşadıklarını, gelecekten istediklerini tam olarak bilmiyorum. Çünkü hiç böyle şeyler hakkında konuşmaya fırsat bulamadık.

Karşılık vermedi.

-Ne düşünüyorsun?

-Bilmem. Hiç bu açıdan düşünmemiştim.

-Ben düşünüyorum işte. Seni tam olarak tanımıyor gibiyim. Her şeyini, tüm düşüncelerini bilmek istiyorum.

Robbie gülümsedi.

-Tüm düşüncelerimizi bilemeyiz. Tablo hakkında sorular sorup durdun. Ama kesin cevaplarımın olmadığını fark ettim artık ona karşı. Çünkü yıllardır durağan, belki karamsar, bir tane bile mucizevi şeyin yaşanmadığı manzaraya baktım durdum. Şimdi artık o pencereden bakmıyor gibi hissediyorum. Bilmiyorum, seninle tanışmadan önceki Robbie hala o pencereden bakıyor mu, yoksa tam olarak kafası karışmış benim gibi gelecekte ne olacağını mı merak ediyor anlamıyorum.

Elizabeth’in düşünceli yüzüne baktı. Gülümsedi.

-Bunları uzun uzun düşünmeye gerek yok. Dediğim gibi her şeyi tam olarak bilemeyiz.

Omuzlarını silkti.

-Umurumda değil. Her şeyini bildiğime inanmak istiyorum. Beni inandır. Hem o pencere…

Robbie onun sözünü kesip gözlerine baktı. Tutkuyla dolmuş gibilerdi.

-Seni çok seviyorum. Ve seninle tanıştıktan itibaren az önce söylediğin şeye ihtiyaç duymadım. Ruhum onca ruh arasından seni tanıyıp buldu ve tüm ruhumla, ruhunu sarmaladığıma inanıyorum.

-Öğrenmek istediğim şey hakkında ne soracağımı unuttum.

Gülümsedi.

-Neden yaptın bunu?

Robbie cevap vermeden yürümeye devam etti.

Elizabeth arkasından seslendi:

-Ben de seni çok seviyorum. Duydun mu?

-Duydum, hadi gel artık. Yarım saatlik yol bir saate çıktı. İkimiz de çok gevezeyiz.

Hızla gelince Robbie elinden tuttu ve onu evine bıraktı.

Elizabeth açılan kapıdan içeri girecekken bahçe kapısında kendisini izleyen Robbie’ye doğru koştu.

-Robbie!

Şaşırdı.

-Ne oldu?

-Bir şey unuttum. Seni özleyince ne yapacağımı bilmiyorum.

Robbie gülümsedi.

-Ben de bilmiyorum. Öğrenmek zorundayız artık galiba. Hadi gir içeri, üşüme.

Kapı kapandıktan sonra kendi evine gitmek için yürümeye başladı. Öğlen yürürken Elizabeth’in söyledikleri dönüyordu aklında. Söylemek istediklerini gayet iyi anlamıştı. Ama kendisine açıklayamadığı şeyler vardı. Bunlar hakkında ona ne diyeceğini bilmiyordu. Hayatta en şeffaf olabileceği insana karşı ne söyleyeceğini bilemiyordu. Tutkuluydu. Az önce kapıdan kendisine heyecanla koşuşunu ve sonra söylediği şeyi de tamamıyla anlıyordu. Aynı şeyleri kendisi de hissediyordu. Her anını onunla geçirmek, sürekli ama sürekli onu görmek istiyordu. Kafasında dönen cümleler eşliğinde evine gitti.

“Ben yokken beni özlediğinde ne yapacağını nereden bileyim? Ben sen yanımdayken bile seni özlüyorum. Ve ne kadar zaman geçse de henüz bir çaresini bulamadım.”

Elizabeth sabaha karşı uyandı. Daha gün doğmadan Robbie’nin hayatını düşünmeye başladı. Onun her şeyini bilmek, her şeyini keşfetmek istiyordu. Garip karşılanmayacağını bilse şimdi koşarak ona giderdi.” O pencereden kafanı çevir, işte ben geldim” demek isterdi. Onun hayatındaki durağan akışı bozan ve hayata başka bir yerden bakmasının miladı olarak kendisini gösterdiği an dünya sanki hızla dönmeye başlamıştı. O andan itibaren de bir türlü yavaşlamıyordu. Zaman zaman midesi bulanıyordu hatta. Bu dünya eskisiyle aynı olamazdı.

Bir süre düşünüp aradıklarına cevap bulamayınca operaya gitti. Provalarda zihni biraz meşgul olmuştu fakat iki ayağı ucunda hızla döndüğü bir an midesi bulanınca yere çöktü. İki eliyle yüzünü kapatıp birkaç saniye öyle kaldı. Birkaç kişi çevresini sarmalayınca daha kötü hissedip ayağa kalktı. Yanakları yanıyordu, dünya hızla dönüyordu.

Onu gören Paul hızla yanına yaklaştı:

-Elizabeth! Ne oldu? Hasta gibisin.

Elizabeth zeminden destek alarak ayağa kalktı.

-Yok değilim. Başım döndü ama geçti. Ben çıkıyorum bugün böyle olsun.

-Tamam, dikkat et kendine.

Onları duymuyor gibi kıyafetlerini değiştirip operadan çıktı. Yürümeye başladı. General Bennet’ın evine getirmişti onu zihni.

Zili çaldı.

Kapıyı açan Bayan Bennet onu içeri davet etti.

-Teşekkür ederim efendim ama fazla kalamayacağım. General Bennet evde yok sanırım.

-Yok maalesef. Akşama doğru gelir. Lütfen akşam yemeğine kal, hem görüşmüş olursun.

-Başka bir akşam mutlaka geleceğim. General Bennet’e bir süre önce bir tablo bırakmıştım. Onu almak istiyordum.

Bayan Bennet ona detaylıca baktı.

-Sen hasta mısın? Yorgun görünüyorsun.

Gülümseyerek karşılık veren Elizabeth tabloyu sormaya devam etti.

-Aynı tablo mu bilmiyorum ama Yüzbaşı bu sabah uğradı generalin yanına. Çıkarken elinde bir tablo vardı. Ama akşam senin bıraktığın tabloyu da sorarım.

Elizabeth’in yüzüne bir rahatlık çöktü adeta.

-Eminim aynı tablodan bahsediyoruz. Çok teşekkür ederim size, iyi günler.

Hızlı adımlarla arkasını dönüp yürümeye başladı.

Bayan Bennet onun arkasından kafası karışmış şekilde kapıyı kapatıp içeri girdi.

Şimdi gideceği yer çok açık olmasına rağmen onun evde olmamasından korkuyordu. Ya da başka bir şeyden… Bilmiyordu. Bir süre onun evine yakın bir koruda yürüdü. Karanlık çökünce artık canı sadece gitmek istiyordu. Yavaş adımlarla evinin önüne gitti, zili çaldı.

Bir an evde olmadığını düşündü. Ama biraz geç de olsa kapı açıldı.

Robbie kapıyı açar açmaz içeriye geri döndü. Buna şaşırdı. Ardından içeri girip kapıyı kapattı. Loş bir ışık vardı içerde ve Robbie’yi tam olarak göremiyordu. Kokusunu alıyordu, o müthiş kokusunu… Başı dönüyordu. Kapının yanında hareketsiz durdu. O karşısında duran bir şeye bakıyordu. Yüzü tam olarak görünmüyordu. Kendisine bakmamasına şaşırmıştı. Ama onun üstünde duramayacak kadar tuhaf hissediyordu. Birden bir soru sordu karanlığa; sesinin nasıl bu kadar yardım istercesine çıktığını kendisi bile anlamadı.

-Bana ne yaptın Robbie?

Robbie şaşırmış olacaktı ki sonunda kafasını kaldırıp ona baktı. Elizabeth yüzünü hala iyi göremiyordu. Sözlerine devam etti:

-Neden böyle hissediyorum?

Robbie sesini çıkarmıyor olduğu yerde olduğu gibi duruyordu.

Elizabeth hafif hızlı bir şekilde ona yaklaştı. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Şu anki durum bütün gün hissettiğinden daha fazla karıştırmıştı kafasını. Onun yanındaki ışığa yaklaşınca görebilmişti. Karşısında baktığı şey tablosuydu. Tablodan aldığı bakışlarını Robbie’ye düşürdü. Gözleri yaşlıydı.

Kalbi o an sanki parçalarına ayrılmıştı. Yanına oturup bir eliyle saçına diğeriyle yanağına dokundu. Sarıldı ona.

Robbie’nin dakikalardır bekleyen gözyaşı o an nihayet Elizabeth’in koluna düştü.

Şefkatle sordu:

-Neden ağlıyorsun?

Yüzünde zoraki bir gülümseme oluştu. Başını onun elleri arasından çekti. Ona bakmadan cevapladı.

-Bilmiyorum.

Etrafına bakındı. Yüzünün eski haline geldiğini düşündüğü an gülümseyerek ona baktı.

-Sen neden geldin?

Elizabeth ona söyleyeceği şeyi bir hışımla söyleyememişti. Durgunlaştı.

-Başım dönüyordu.

-İyi misin?

-Hayır, hem de hiç. Ama belli ki sen de iyi değilsin.

-Bana az önce bir soru sordun değil mi? Tam olarak duyamadım. Ne sordun? Neyin var?

-Tabloyu almışsın. Benden önce davrandın.

-Sen de mi…

Elizabeth onu dinlemedi. Tabloya baktı. Bir süre hiç konuşmadı.

Hissiz bir sesle sordu:

-Neden ağlıyordun? Karanlıkta oturmuş tek başına ağlıyorsun.

Sesi çatallı çıkmıştı.

-Neden? Hep bu soruyu soruyoruz. Nedenini söyleyeyim.

Ondan birkaç santim uzaklaşıp yüzüne baktı.

-Sana ihtiyacım varmış. Yok sanıyordum. Benim hiçbir şeye ihtiyacım olmazdı. Herkes en iyi şekilde yaşardı. Sanki yaşamayı, hayata karşı beklenti içinde olmayı, umutlu olmayı okullarda öğrenmişler gibi… Ya da hayır. (Dalga geçer gibi gülümsedi.) Hayır, okul değil. Sanki ailelerinden öğrenmişler gibi… Annelerinden, babalarından, belki kardeşlerinden öğrenmişler gibi.

Sustu. Ama sözleri bitmemişti.

-Hiç düşünmedim üstünde. Hiç kafa yormadım. Hayatın tam ortasına attılar beni. Nasıl yürünür, nasıl konuşulur bilmiyorken... Nasıl sevilir bilmiyorken… Gövdesi kalın, kuru, sert bir ağaç gibiyim işte. Nasıl tazelik kokardım, köküm toprağı nasıl sıkıca sarmalamıştı hatırlamıyorum.

Elizabeth onun bu söylediklerine dayanamamaya başladı. Ona dokunmaya çalıştıysa da yapamadı.

-Neden bunu yapıyorsun kendine?

-Neden? Bir neden daha. Bunları söylediğim için kızıyorum kendime. Artık mahalledeki çocukların babası yaşındayım. Ama hala çocukları kadar anlamaz bakıyorum dünyaya. Ardımda koca bir hiç var. Güzel olan hiçbir anımı hatırlayamıyorum. Sadece seni… Sen yıllardır ayrılmadığım penceremden gördüğüm son insansın. Bir daha başında beklemedim o pencerenin. Robbie o pencereye uzaktan bakıyor artık, yanında sen varsın.

Elizabeth bakışlarını yere düşürdü, gülümsedi. Gözlerini yerden ayırmadan konuştu:

-Artık hızlı dönmüyor.

Robbie onun söylediğine anlam veremedi.

-Ne hızlı dönmüyor?

-Robbie?

Robbie’nin yüzünde az önce bir nefeste söylediklerinden dolayı bir mahcubiyet vardı. Ama ona ilgiyle baktı. Ne söyleyeceğini merak ediyordu.

-Böyle miymiş bilmiyorum. Hastayım sanmıştım. Seni görmek, sana gelmek istiyormuşum oysa. Dün yürürken söylediklerinden sonra… Ben sana âşık olmuşum, bunu biliyor muydun?

Robbie tarif edilmez duygular hissetmeye başladı.

-Yeni anladım. O kadar bahsettikleri aşk buymuş. Dünya hızla dönüp insanın midesini bulandırıyormuş.

Robbie parlak gözleriyle cevapladı:

-Ya da artık varması gereken yere varmış gibi hissettiriyor.

-Varman gereken yere vardın mı?

-Vardım. Bakıyorum ki sen de oradasın. İkimiz varız. Seni beklemiştim.

Başını yine tabloya çevirdi.

-Seni bekliyordum, her yeri aradım bir türlü gelmedin. Kasabadan biri uzaklara gitmiş, yanında güneşi de götürmüştü; bir ömür ısınamam sanmıştım. Ama geri getirdin. Yaşadığım tüm hayat boyunca beklettin beni ama geldin.

Derin bir iç çekti.

-Nihayet geldin ve bunları söyleyebildim.

Elizabeth kalbindeki hızlı devinip durmayı, parlaklığı gözlerinde hissediyordu. Ona yaklaşmak, dokunmak istiyordu, ama hiç cesareti yoktu. Arada bir engel vardı sanki. Ona karşı yıkamadığı bir duvar, bir çekingenlik vardı. Robbie de aynı duyguları yaşıyor olacaktı ki gülümseyen bakışlarını önündeki duvara çevirdi. Çok geçmeden kafasını geri çevirip onun ellerini sıkıca tuttu. Sıcacıklardı. Yanakları, boynu sıcacıktı. Yüzü kızarmıştı. Gülümsedi. Yaklaşıp sıkıca sardı onu kendine. Saçlarının kokusunu bir mucizeymiş gibi içine çekiyor, onun soluk alıp verişlerini dinliyordu. Sanki kuş vardı kollarında; hafif, her an uçacakmış gibi. Böyle düşününce daha sıkı sarıldı ona. Sonra çok sıktığını düşünüp korktu, uzaklaştı ondan.

Elizabeth bunu istemiyordu. Ona yakın olmak, kalp atışlarını kendi göğsünde hissetmek muazzam bir histi onun için.

Robbie ondan ayrılıp koltuğa yaslandı.

-Sıcaksın. Hem de çok. Zamanında üzerimizden çekip yanında götürdüğün güneş mi seni bu kadar ısıttı?

O sadece gülümsemekle yetindi. Olmak istediği yerdeydi ve zamanı durdurmak istiyordu.

Robbie aklına yeni gelen soruyu sordu aceleyle:

-Aç mısın? Kusura bakma akşam yemeği saatin geçti ama sormak şimdi geldi aklıma.

Gülümsedi. Yıllardır farklı insanlardan duyduğu bu soru onu neden şimdi bu kadar iyi hissettirmişti? Sanki ilk defa soruluyordu ona bu soru.

Heyecanla cevap verdi:

-Bir şeylerin yokluğunu çekiyor gibiyim ama bu yemek yemek mi bilmiyorum.

Robbie hızla ayağa kalktı.

-Hemen geliyorum, bekle beni.

Elizabeth onu kolundan yakalayıp durdurdu.

-Yemek yemek istemiyorum. Seninle vakit geçirmek istiyorum. Hep… Ayrıyken hemen seni görmek istiyorum. Gördüğümü unutup tekrar görmek istiyorum.

Gülümsedi.

-Hadi gel. Açık bir yer bulup yemek yiyelim, sonra sabaha kadar piyano çal bana, yanımda kal. Yıllar önce bir hevesle aldığım piyanomla bir şeyler öğretirsin hem bana. Sonra belki yan komşu gelir, piyano sesi yüzünden azarlar bizi. Nasıl fikir?

-Çok beğendim.

Robbie elini onun elini tuttu, anahtarlarını alıp evden çıktılar. Bir süre hiç konuşmayıp sessizce yürüdüler.

Robbie onunla ilgili hiçbir şeyi tüketmek istemiyordu. Ama bir yandan da onunla çok kısa sürede çok fazla anı biriktirmek istiyordu. Bu çelişkiyi ona yansıtmak istemiyordu. Temiz bir şekilde düşünmek, onu mutlu etmek istiyordu.

Ağaçların arkasında gördüğü restoranı parmağıyla gösterdi.

-İşte, sonunda. Hadi oraya gidelim.

İçeri girdiklerinde en arkadaki masada toplanmış sohbet eşliğinde yemek yiyen askerleri gördü. Hepsi Robbie’nin birliğindendi. İçeri girdiğine o an pişman oldu ama Elizabeth’e bunu belli etmemeye çalıştı. Onlara uzak bir masaya geçip oturdular. İçinde ufak da olsa bir stres oluşmuştu. İster istemez çok fazla yemek siparişi verdi.

Elizabeth gözlerini kısıp ona baktı:

-Neden yemek yemekte bu kadar ısrarcı olduğunu şimdi anladım. Bayağı acıkmışız.

-Çok mu fazla oldu? Bilmiyorum.

Askerler sürekli ona bakıyordu. Aralarındaki gülüşmeleri duyabiliyordu. Önceden kendileri de komutanlarını böyle gördüklerinde seslenir, onları utandırırlardı. Şimdi askerler bunu yapamıyor, kendisinden çekiniyorlardı. Bir an için herkesten farklıymış gibi hissetmedi. Komutanları gibi hissetti. Onlara ve diğer insanlara yakın hissetti.

Yemekler gelmişti. Farkında olmadan aceleyle yemekleri yemeye başladı. Elizabeth onu izliyordu ama o izlendiğinin farkında değildi.

Elizabeth birden kahkaha attı. Robbie şaşkınlıkla ona baktı.

-O kadar komik duruyorsun ki.

-Neden?

-Yok bir şey demek isterdim ama sana kıyamıyorum.

Eline peçeteyi alıp ona uzandı.

-Burnuna bile sos bulaştırdın. Kaç gündür yemek yemiyorsun?

O Robbie’nin yüzünü silerken Robbie çizilen otoritesine gülen askerlere bakıyordu. İster istemez gülümsedi ama onlardan bu gülüşünü sakladı.

Elizabeth’in yemeğini yavaş ve gergin yediğini fark etti.

-Biraz gerilmiş gibi duruyorsun. Öyle mi?

Çatalını tabağa dikkatlice yerleştiren Elizabeth, çekinir gibi konuştu:

-Arka masadaki askerler beni tanıdı galiba. Charles’a bir süre babam yüzünden soğuk davrandılar, ben de…

-Öyle bir şey yapamazlar. Hem inan bana onların dertleri baban değil.

Lafını bitirmişti ki masaya birkaç demet çiçek getiren garsonu gördü.

-Ne oluyor?

-Efendim bunlar arka masadan size hediye olarak geldi.

Robbie sandalyesine yaslanarak askerlere bir bakış attı. Onun baktığını gören askerler gülen yüzlerini yere düşürdüler.

Elizabeth rengarenk çiçekleri görünce sevinçle gülümsedi.

-Çok güzeller.

Arka masaya bakıp gülümsedi.

-Elizabeth bakma onlara. Cesaret bulacaklar iyice.

-Ama düşünmüşler beğendim ben bunları.

-Dalga geçmeye çalışıyorlar.

-Ne oldu yüzbaşı, otoriteniz mi sarsıldı?

Önündeki yemeklere odaklanmaya devam etti.

-Bozulma bu kadar lütfen. Şaka yaptım.

Gülümsedi.

-Biliyorum. Ama böyle davranmak zorunda gibi hissediyorum.

-Operaya çiçek aldığımız günü hatırladım.

Robbie’nin dudaklarına tatlı bir gülümseme yayıldı.

-Ben de. O gün tüm çiçekler sahibine kavuşmuştu.

-Şu ana bakıyorum da o zamandan şimdiye çok yol aldık. Baksana, bana bunları söylüyorsun.

-Ama böyle yaparsan…

-Tamam tamam, hadi yemekler soğuyor.

Tam kalkacakları sırada garson bu sefer onları tatlılar için durdu. Çeşit çeşit tatlı getirmişti.

-Efendim arka masanın ikramı…

Robbie hızla ayağa kalktı. Elizabeth’in elini tutup yürümeye başladı. Askerlerin olduğu masanın önünde durdu. Hepsi aynı anda ayağa kalktı.

-Çavuş! Bugün ayın kaçı?

Çavuş bu soruya hazırlıksız yakalanmıştı, soruyu cevaplayamadı. Elizabeth, Robbie ’ye baktı.

-15’i…

-Bak, senin yerine Elizabeth cevapladı.

Robbie ona bakıp gülümsedi.

-Teşekkür ederiz, iyi ki buradaydın.

-15 kilometre…. Yani yarın çavuşun yerine benim öncülük edeceğim, hep beraber koşacağımız sabah koşusunun miktarı. İyi geceler beyler. Bu arada bu hafta sonu çarşı izniniz yok. Çünkü çiçekti tatlıydı derken çarşıya ayırdığınız paranız bitti. Hafta sonu çıkıp boş yere paraya sıkışmayın.

Askerler o çıkınca gülmeye başladı. Robbie de gülüyordu.

Restorandan birkaç metre uzaklaştıkları sırada Elizabeth, elini Robbie’nin elinden ayırıp gülmeye başladı.

-Buraya kadar kendini tuttuğun için teşekkür ederim.

-Ne demek, tabii ki.

-Bunu yapmak zorunda mıydın peki?

-Tabii ki. Onlar zaten bunu isteyerek yaptılar.

-15 kilometre sen de koşacaksın ama.

-Koşarız, sabah sporu… Zihnimiz açılır.

-…

Yıldızlı bir geceydi, sokak lambalarının olmadığı sokaklarda yürüyünce ay ve yıldızlar onların yüzünü aydınlatıyordu.

-Moonlight Sonata…Onu çalabilir misin bana?

-Onu çok seviyorum. Evet, çalarım. Ama benimle dans edersen…

Robbie yüzünü ona çevirince o yine yüksek sesle gülmeye başladı. Sessiz sokakta onun gülüşünün sesi yankılandı.

-Bu sefer ne oldu?

Elizabeth elini onun yüzüne götürüp yanağını sildi.

-Askerler seni epey strese sokmuş.

-Ama iyi temizleyememişsin işte. Şimdi ben bu yüzle mi konuştum onlara?

-Evet. Ama böyle daha tatlı oldun bence. Kimse mükemmel olamaz Robbie.

-Dans edemem ben o zaman. Utandım şimdi, köşeye geçip sonatı dinleyeceğim.

-Dans etmezsen çalmam ki.

Ellerini cebine koyup Robbie’nin önünden yürümeye başladı. Robbie yüksek sesle konuşmaya başladı:

-Kendim öğrenmeliydim. Şimdi piyaniste muhtaç olmayacaktım. Ah Robbie…

Elizabeth olduğu yerde durup gülümsedi. Robbie ona yetişince önüne geçip öylece durdu. Gözlerinin içine baktı.

-Çok sevimlisin. Hep kendi kendine konuşur musun?

-Tabii konuşurum. Yoksa sıkıntıdan ölürüm.

-Ama artık benimle konuş.

-Hadi gidelim, elimi yüzümü yıkamak istiyorum.

Onun elini tutup hızlıca kendi evinin sokağına girdiler.

Robbie havluyla yüzünü kurularken salona girdi.

Elizabeth plaklardan birini gramofona koymuş plak kutusunu okuyordu. Onu görünce onu bırakıp heyecanla elini tuttu.

-Hemen mi?

-Evet, hadi bu şarkı çok güzel boşa geçmesin.

Robbie onun elini tutup kendisine yaklaştırdı. Belini hafifçe kavrayarak dans etmeye başladı. Elizabeth sanki hayatı boyunca edindiği tüm bale kariyerini o anda unutmuştu. Ayakları birbirine dolanıyor, hata yapmaktan korkuyordu. Ama Robbie kendinden emin şekilde kendisine ve ona yön veriyordu. Elizabeth onun hızla atan kalbinin sesini duydu. Kendisine dokunan ellerden, bakışlarından cesaret aldı. Onun profesyonelliğiyle ettikleri dansın atmosferi değişti. Sanki bir rüyadaydılar. Robbie sanki onun tüm kokusunu kendisine hapsetmek ister gibi ona yaklaşmış, onu dinliyor ve sadece onu hissediyordu. Bedenleri ahenk içinde, tenine değen havanın bile ağırlığını hissedemeyecekleri kadar dünyadan uzaktalardı.

Birkaç dakika sonra Robbie dansı sonlandırıp koltuğa uzandı. Elizabeth hafif sitemle baktı ona.

-Ama hemen pes ettin.

Gülümsedi.

-Yeter bu kadar, yoruldum.

-Yarın on beş kilometre koşamayacaksın o zaman.

-O başka.

-Anladım işte. Canın istemedi.

-Bunun son olacağından korkuyor gibisin. Sık sık dans ederiz, ne zaman istersen.

Elizabeth tatlı bir gülümsemeyle ona baktı.

-O zaman tamam.

Tekli koltuğa oturup karşıya baktı.

-Her anımızın son kez olacak olmasından korkuyorum. Sana sarılmanın, dansın, hayır, seni görmemin bile…

Robbie uzandığı koltuktan ayağa kalktı.

Onun oturduğu koltuğun önünde diz çöküp sıcak ellerini tuttu.

-Eskiden sana her şeyin bir gün son kez yaşanacağını söylerdim. Ama ben var olduğum sürece, nerde olursam olayım sana geri geleceğim ve beni görüşünün son olmadığını göstereceğim.

Elizabeth, ona güvendiğini gösterir gibi sözlerini onayladı.

-Başka bir ihtimali düşünmek istemiyorum.

-Düşünme zaten. Hem anlarımızı da ihtimalleri düşünme üzerine geçirmeyelim. Bu pek akıllıca olmaz.

Ellerinin arasındaki elleri dudaklarına yaklaştırıp öptü. O ise hızla ayağa kalkıp evdeki kitapları karıştırmaya başladı. Robbie onu gülümseyerek izliyordu. Birkaç saniye sonra hevesle konuştu:

-İşte! En çok bundaki satırların altını çizmişsin. Bakalım neler düşünüyorsun Yüzbaşı.

-Ama bu yaptığın çok kurnazca. Düşüncelerimi kestirme yoldan öğreneceksin.

Elizabeth onu duymuyor gibi kitabı yanına alıp koltuğa uzandı.

-Tamam o zaman. Ben bunları okurken o an ne düşündüğünle ilgili şeyler söyle. Neden bu satırlar seni etkilemişti öğrenirim.

O kitaptaki altı çizili satırları büyük bir dikkatle okurken onu izledi. Yastığa dökülmüş uzun güzel saçları… Narin elleri, okuduğu şeyin etkisiyle büzülen dudakları…

Gözlerindeki gizemli orman kitapta Robbie ile ilgili anlamlar arıyordu. Bu olağanüstü bir histi. İstese bütün düşüncelerini, hislerini, her şeyini eline, yüreğine, ruhuna alabilirdi. Bunun için sadece istemesi yeterdi. Aslında o istemese de her şeyini zaten Elizabeth’in önüne yığmıştı. Ama o emek vererek, onu merak ederek yaşıyor, çabalıyordu. Dünyanın sırrını çözmenin vücuduna, zihnine verdiği hafiflikle rahatlamıştı. Gözlerine yavaş yavaş bir ağırlık çöküyordu. Ayağa kalkıp onun yanına gitti. Düşüncelerini sorgulamadan sadece hislerini takip etti. Yanındaki boşluğa uzandı. Elizabeth bu duruma şaşırmış olacaktı ki ona baktı. Yüzü çok yakındı. Saniyeler içindeki yanaklarına bir kırmızılık çöktü. Ama Robbie’nin yüzü çok doğaldı; kalp ritmi tersini iddia etse de…

Gözleri kapalıydı. Elizabeth bunu fark edince korkusuzca yüzünü izlemeye başladı. Yüreği bir şeyle doluyordu. Hava değildi, garip bir şeydi. Yerini kestirebiliyordu bir tek bu hissin. Göğsünün tam ortasında değişik sesler vardı sanki. Onu ilk kez gördüğünde, ilk defa evinde gördüğünde, sergide gördüğünde… Sanki bu anı yaşayacağını hissetmişti. Hastaneden onun uyandığı haberini aldığında tıpkı şimdi onun yaptığını yapıp cesaretle ona sarılmak, dokunmak istemişti. Şimdi önünde hiç engel yoktu. Elini yüzüne götürüp yüzünü okşadı. Diğer eliyle göğsüne dokundu. Robbie o an gözlerini açıp kendisine baktı.

-Sıcacıksın. Elinle kalbime dokunduğunu hissettim az önce.

Onu kendisine iyice yaklaştırıp kendisine sardı. Yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle gözlerini tekrar kapattı.

Aynısını Elizabeth de yapacakken gözü masada onlara bakan tabloya takıldı. Robbie’nin bu tablodan duyduğu rahatsızlık sanki ona da yansımıştı.

Kısık sesle ona sordu:

-Bu tablo…

Robbie gözleri kapalı, cevap verdi.

-O tablodan nefret ediyorum.

Gözlerini açıp onun resme baktığını görünce aylar önce yaptığı resminin anlamını açık olarak ilk ve son kez söylemeye başladı:

-Adamın kadını daha çok sevdiğini düşünüyordum. Hala da inanmak istiyorum buna. İçimi ürperten bir olay yaşandı sanki tabloda. Ve ben onların yaşadığına tanık olmuşum. Kadının vedasını kendisi istiyor gibiydi. Onun ayağındaki prangaların ancak bu şekilde açılıp ancak bu şekilde bir kuş kadar özgür olacağına inanıyor gibiydi.

Elizabeth derin bir iç çekti. Elini onun çenesine götürüp sordu:

-Ona baktığında ne hissediyorsun?

-Mutlu olmuyorum. Beni boğuyor.

-Asıl önemli olan, prangalar. Neyi temsil ediyorlar, bana bunun cevabını vermelisin. Az önce söylediklerinden anladığım kadarıyla kadın adama karşı içindeki sevgiyi pranga olarak görüyor. Ama ya öyle değilse? Kadının daha çok sevdiği ihtimalini düşünmelisin. Çünkü hala emin değilsin.

- Bu resim için sana karşı hiç olmadığım kadar dürüst olacağım. Yalnızken düşünürdüm. Hayatım boyunca birini bekledim sanki. Bir his, bir düş… Bilmiyorum. Ama gelmedi. Hiç uzaklara bakıp görüp sevindiğim bir haber almadım. Şu zamana kadar sadece nefes aldım. Bunlar hakkında düşünmedim bile, farkında değildim. Resim çizme isteğim belki de kendime bir isyandır, söyleyemediklerimi, düşünemediklerimi bana anlatıyor. Ama ben onu bile yeni fark ediyorum. Hep özlediğim ama hiç gelmeyen hisler bende bir bencillik uyandırdı. Tabloyu çizerken adamın daha çok sevdiğini, kadının onu terk etmemesini istediğini düşündüm. Ama olası bir vedaya karşı da bir duvardan farksız şekilde tepki verecekti. Çünkü kimseye ihtiyacı yoktu. Ama sonra kendi egoma yenildim. Fırçayı elime alıp bir pranga çizdim kadının ayaklarına. Gerçekte yoklardı tabii. Pranga kadının kalbindeydi ya da aklında… Ama onun adamı isteyerek bırakmadığına, onu hep sevdiğine inanmak istedim.

-Her insan buna ihtiyaç duyar Robbie. Bunu hissetmen duygularının olduğunu gösterir. Olası bir veda… Bu tablo sadece senin o sıralar hissettiğin durumdan ibaret.

-Yaşam boyunca hissettiğim duygulardan ibaret.

-Hayat sadece doğru zaman için bekletmiş. Bana seni geç verdi diye bana karşı cömert olmamış olmuyor benim için.

Robbie onun gözlerine bakıp gülümsedi.

-Bilemiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Başka şeylerle mücadele ettim, somut şeylerle. Benim huzursuzluğumun nedeni bunlar değilmiş. Mücadeleyi kazanınca kalbime şu an bana sarıldığın kadar huzur çökmüyordu.

Bir süre konuşmadı. Sonra zorla çıkan sesiyle devam etti:

-Sana karşı sınırlarımı zorladım, canını yaktım, bana olan güvenini sarstım. Senin bana bunların hiçbirini yapmamana rağmen ben istikrarla, aşırı büyük gururumla bir doğruluk yarışı tutturup karşına çıktım. Her zaman beni sevgiyle, bağışlamayla karşılamanı istedim, hepsini verdin bana. Bazen açıkça istedim, ama başlarda umurumda bile değilmiş gibi davrandım, kendimi kandırmak için. Çünkü ilk başlarda bir vedaya karşı duvar gibi olabileceğimden emindim. Adı her neyse, içinde bana karşı olan o his beni affederek, severek o duvarı yıktı. Gururumu bile eline vermekten çekinmiyorum artık. Senin bana yapacağın her şey beni sadece dünyaya daha fazla inandırır, o kadar. Bu sonuç iyi mi olur bilmiyorum. Her ihtimalde yanımda olacaksan hayattan nefret etmeyeceğim, hayatta kalmak için değil de yaşamak için savaşacağım. Sana dönmek yanında olmak için…

Sustu. Bu kadardı. Bundan daha derinlerindeki düşüncelerini, hislerini belki kendisi de bilmiyordu. O yüzden daha fazla konuşamazdı.

-Sana çiçek pazarına gideceğimiz gün duygularından, düşüncelerinden korkuyorum demiştim. Satırlarını en çok çizdiğin kitabı alıp okumaya başlayana kadar çabamın farkında değildim sanki. Ben seni sevmek zorundaydım Robbie. Kalbim için başka bir yol yoktu. Gideceği ve duracağı tek kişi sendin zaten. Sadece başta tam olarak farkında değildim. Hislerime karşılık vermen tüm yüreğimi doldurmaya yetiyor.

-Tersi bir ihtimal mümkün değildi, sen benim güneşimi geri getirmiştin.

Gülümsedi.

-Korktuğum hislerinin en son hali bu. Bunda katkımın olması inanılmaz güzel bir his. İşte tüm söyleyeceğim bu kadar.

Robbie’nin rahatlamış vücuduna sıkıca sarıldı. Kafasını göğsünden kaldırıp ona baktı. Bakışları üstündeydi. Gözleri birleşti. Yüzleri arasında bir çekim varmış gibi yakınlaştılar. Yüzü çok sıcaktı. Birkaç santim öteden bile bunu hissedebiliyordu. Onun daha da yaklaşmasıyla çekim daha da arttı. Onun dudaklarını kendi dudaklarının üzerinde hissetti. Sıcak ve sakindiler.

Daha sonra Robbie sessizce fısıldadı:

-Sonatı çalmadın.

Gülümseyerek cevapladı:

-Mutlaka çalacağım.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Ey aşk sen nelere kadirsin bale yapan Elizabeth bile dans etmeyi unuttu ne kadar naif bir ilişkileri var insan okudukça huzur buluyor kaleminize sağlık çok güzel işleniyor ilişkileri devamı için sabırsızlanıyorum 🌸

    1Yanıt