İçeriğe geç

KURŞUN

Bölüm 11 · 30 dk okuma

KURŞUN

Bölüm 11

ONUNCU BÖLÜM

KURŞUN

10. BÖLÜM

Elizabeth’in bu sözlerinin üzerinden neredeyse bir ay geçmişti. Robbie her gün onun kendisine geri dönmesini bekliyordu. Umutla, sabırla kapının çalınmasını bekliyordu. Askeriyede olduğu zamanlarda onun gelmiş olabileceği üzerine tüm gün meraklanıyor; eve hevesle gittiğinde ne onu ne de bir mektubunu dahi bulamıyordu. Aynı zamanda soruşturmanın ilerleyişini izliyordu ve biliyordu ki gerçeklerin açığa çıkması yakındı. Bir akşam toplantı kapıları hızla çarpılıp durdu. Robbie ve diğer askerler bu hareketliliğin sebebini merak ediyordu. Ama kimseden çıt çıkmıyordu. Daha sonra bir başka yüzbaşı komutasındaki erlere hazırda bulunmalarının gerektiğini bildirdi. Soru soranlara da cevap verilmiyordu. Yüzbaşı uyuyan aslanı uyandırmanın bütün çabaları boşa çıkaracağını söyleyerek uzaklaştı. Robbie bilerek bu soruşturmanın gerisinde duruyordu ama olacakları az çok tahmin edebiliyordu. Askeriye sessizliğe bürünmüştü.

Sabah saatlerindeyse bütün soruşturmanın ve çabalarının boşa çıktığını anlamışlar, eli boş dönmüşlerdi. Generaller sinirle bağırıyordu.

-Nereden öğrenmiş olabilir?

-Açığa çıktığını nasıl anladı?

-Asıl bu sabah tutuklanacağını nereden anladı?

-Green’in burada yüzü aşkın hizmetkarı vardır. Nereden duymuş olacak?

-Her şey ona usulünce yapılıyor gibi gösteriliyordu.

Robbie bunları duyunca üstünden ağır bir yük kalkmış gibi hissetti. Kaçması işleri kötü hale getirmiş olsa da herkes sonunda onun gerçekte neler yaptığını öğrenebilmişti. Onun bu düşüncelerini bilenler, onu gördüklerinde gülümsüyorlardı. Şimdi geriye onu yakalamak kalmıştı. O an aklına Bayan Mia geldi. Onun General Green ile ilginç bir bağı olduğunu seziyordu, dahası başka şeylerden de şüpheleniyordu ama bunları kendisine bile söyleyemiyordu. Babasının bunları yaptığını ve sonrasında korkup kaçtığını gören Elizabeth hatırına daha fazla düşünmemeye ve bunu geciktirmeye karar verdi. Onun şu an nerede ve ne halde olduğunu merak ediyordu.

Onun daha fazla yalanı gerçek sanarak hayatında bu yalanlarla ilerlemesine gönlü razı olamıyordu.

Günün ilerleyen saatlerinde ortaya çıkmışken başka şeylerin de aydınlatılması isteğinin ateşine daha fazla dayanamayarak soruşturmanın ayrıntılarını öğrenmeye çalıştı.

Charles ile konuşup merak ettiği şeyleri ve şüphelendiği şeyleri ona açmaya karar verdi. Bu konuları ondan başka rahatça konuşabileceği kimse yoktu.

Birkaç saat sonra odasının kapısı çalındı. Robbie gelenin Charles olduğunu görünce hızla ayağa kalktı. Charles kapıyı hızla kapattı.

-Charles?

-Robbie! Babamı ve onunla işler yapan arkadaşlarına yakalama emri çıkmış. Ama babam ortalarda yok. Birçok kişi kaçmış. Bunlardan haberin var mıydı?

-Hayır. Zaten dünden beri kimse hiçbir şey söylemiyor. Sen soruşturma hakkında ne biliyorsan ben de o kadarını biliyorum.

Charles başını öne eğdi. Gözleri dolmuştu.

Robbie onun duygularını anlıyordu.

-Üzgünüm.

Charles başını kaldırıp gülümsedi.

-Ben değilim. Babamın bu kadar ileriye gidebileceğini tahmin etmezdim ama madem yapmışsa yalanların içinde kalmamış olmaktan son derece memnum.

Robbie bir aralık durdu. Dışarıyı izlerken sordu:

-Elizabeth de böyle mi hissediyor?

-Çok fazla yaralandığını düşünmüyorum. Bence Elizabeth, babamla arasındaki pamuk ipliğini bu şekilde koparabildi. Babama çok sadıktı ve çok güveniyordu ama bunların gerçek olduğunu görmek ona tam olarak ne hissettirdi, bilemiyorum. Hala onun kaçmasının şoku var üzerimizde. Tam olarak durup düşünemedik.

Elizabeth askeriyeye doğru yürüyordu. Babasının sonu hakkında kendini hazırlamıştı ve bundan Robbie sayesinde daha az yara almıştı. Babasının kaçması onu babasından vazgeçtirmişti. Çocukluğundan beri hiçbir şey bunu ona hissettirememişti ama sonunda babası Elizabeth’i kendisinden kurtarmıştı. Şimdi söz verdiği gibi Robbie’ye gidiyordu.

Yüreği ve aklı doluydu ama hisleri onu Robbie’ye getirmişti. Odasının kapısını açtı. İçerideki odadan sesler geliyordu. Bu sesler uğultu gibiydi. Yerinde kaldı.

Robbie ayağa kalkıp Charles’ın karşısındaki koltuğa dayandı.

-Charles, sana bir düşüncemi açmak istiyorum. Ama ne olur delirmiş olduğumu düşünme. Elizabeth’i bizden başka kimse bu kadar düşünemez, ona bir zarar gelsin istemez.

-Nedir?

-Babanın iş ortakları… Onların içinde Bayan Mia da var.

-Evet, bunun farkındayız. Ama onun kaçtığını düşünmüyorum.

-Sabah soruşturmanın detaylarını bakmaya çalıştım. Biliyorum yasak ama…

-Bir şey öğrendin herhalde?

-Şüphelendiğim şey… Epey geçmiş bir zamanda babanın hesaplarından Bayan Mia’nın hesabına yüklü miktarda para geçmiş. Ama epey yüklü bir miktar…

Charles şaşırmıştı.

-Babam neden Bayan Mia’ya bu kadar fazla miktarda para versin ki?

-Bilemiyorum. Ama bir işi hallolduğu içindir herhalde.

-Ne zaman olmuş bu?

-Şüphemin doğru olduğuna beni ikna edecek bir tarihte… Elizabeth’in annesinin ölümünden sonra daha bir hafta bile geçmeden atmış bu parayı.

Charles bu şeyin aklına gelmiş olmasına dahi dayanamayarak başını salladı.

-Hayır. Olmaz bu Robbie. Bu kadarı şizofrenliğe girer artık. Bu bahsi kapat.

Robbie istese de bunları düşünmekten vazgeçemiyordu.

-Peki ne bunun anlamı o zaman?

Charles sesini yükselterek konuşmaya başladı:

-Hiçbir şey değil. Tamam mı? Babam…

Sinirle gülümsedi.

-Babam, yani… Hayır bu kadarını yapmaz.

Robbie ayağa kalkıp arkası ona dönük şekilde pencereye döndü. Dışarıyı incelemeye başladı.

Sakin bir ses tonuyla devam etti sözlerine:

-Baban silah kaçakçılığı da yapmazdı değil mi?

Charles kendisini dahi ikna edemese de sinirlerine hâkim olamayarak hızla yanına gidip elleriyle Robbie’nin yakasına yapıştı.

-Bu kadarı çok fazla. Bu kadarı olmaz.

Bu sırada Robbie’nin sesi de yükselmeye başladı.

-Evini sen de gördün. Yoksul, dul ve iki çocuğu olan, hatta hamile olan bir kadın nasıl oluyor da üçüncü çocuğu doğduktan sonra bu kadar zenginleşebiliyor. Tam da eşi ölmüşken ve üç çocuğa kesin olmayan tek bir maaşla bakmak zorunda kalmışken. Nasıl bu kadar mala mülke sahip oluyor? Eşinin ölümünün üzerinden bir ay bile geçmemişken… Eşi de çalıştığı yerde garsonmuş. Ailesi bu ilişki nedeniyle kızıyla bir daha görüşmemeye başlamış. Kaldı ki ailesi de bu kadar lükse sahip olabileceği kadar zengin değilmiş.

Charles duyduklarını sorgulamaya başladı. Tek bir ihtimal vardı ve o, bu ihtimale inanmak istemiyordu.

-Tüm bunları ne zaman öğrendin?

-Birini öğrendikçe gerisi geldi. Babanın kaçtığı günden beri zihnim durmuyor. Bu şüphem o kadının evini ilk gördüğüm andan beri vardı. Ama şimdi tamamen eminim. Babanın o parayı tek seferde kendi hesabından göndermediğine eminim. Annenin de hesabından göndermiş. Muhtemelen şüphe çekmemek için… Ama hiç de…

-Ne diyorsun sen? İyice saçmalamaya başladın.

-Annen belki de farkında olmamıştır. Generalin eşinin sık sık banka hesaplarını incelemediğine emin bile olabilirim. Kaldı ki baban, o sorunca çok basit yalanlarla onu kandırırdı.

-Gittikçe haddini aşıyorsun Robbie. Bu olamaz.

-Babanın Elizabeth’in annesinin yakın arkadaşına ne gibi bir borcu vardı da bu kadın aldığı bu yüklü parayla kendine sıfırdan bir hayat kurdu? Ne yapmıştı ki bu parayı hak etmişti?

-Babanın o kadına ne gibi bir borcu vardı da bu kadın aldığı bu yüklü parayla kendine sıfırdan bir hayat kurdu? Ne yapmıştı ki bu parayı hak etmişti?

Charles yanındaki masaya çöktü. Başını yere eğdi.

-Veya babanı neyden kurtarmıştı ki hesaplara yüklü paralar atılmıştı ve baban general olmuştu?

O sırada Charles’ın gözlerinden birer ikişer gözyaşı düşmeye başladı. Kafasını hırsla kaldırıp bu adama baktı.

-Elizabeth babamın bu yaptıklarıyla yıkılmadı. Ama…

Sesi fısıldar gibi çıkmaya başladı. Robbie’ye yaklaştı.

-Bu onu yıkar Robbie. Yalvarırım. Bırak gerçekleri. Gerçek olduğuna eminsin biliyorum. Şüpheli şeyler var evet, hatta babam… Babam bunu da yapabilecek şahsiyette bir adam, ama… Ama Elizabeth bunu öğrenirse toparlanamaz. Lütfen sus.

Elizabeth daha fazla beklemeyip kapıya yaklaştı. Yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. İçeriden “Bayan Mia” adını duyunca durdu. Konuşmalara kulak verdi.

- Eskiden olsa Bayan Mia bunu yapmaz derdim. Ama burnumun ucundaki babamın yaptıklarına bakarsak…

Robbie sesini acımasıza yükseltti:

-O kadın bir katil. Anladın mı? İstediğin kadar saklamamı iste. O kadın en yakın arkadaşının katili. Şu an soruşturmada zaten, yakında çıkacak. Tabii general deden yıllar önce bütün kanıtları yok etmediyse… O, katil…

Yüzü acımasızca bakıyordu ama kalbindeki merhamet ve öfke onu gözyaşlarına boğmaya başlamıştı.

-Hem de ufacık, kimsesiz kızını korumak isteyen hasta bir annenin katili.

Charles ona yalvarır gibi bakıyordu.

-Sus. Ne olur sus.

Birkaç saniye sonra kapının ardından bir ses geldi. İrkildiler.

Charles koşup kapıyı açınca gördüğüne inanmak istemedi. Elizabeth yere çökmüş, sessizce ağlıyordu.

Bağırdı:

-Elizabeth!

Robbie bunu duyunca hızla oraya koştu. Charles onun yanına gidip omzuna dokundu. Robbie son söyledikleri için pişman olmuştu ama iş işten geçmiş görünüyordu. Çaresizce ona baktı.

-Kalk, hadi gidelim. Bir şey yok tamam mı?

Elizabeth gözlerini Robbie’ye dikti.

-Kalbimi paramparça etmeye ant mı içtin sen?

Charles onu ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Elizabeth eliyle onu itti.

-Ne dediğini bilmiyor Elizabeth.

Elizabeth Robbie’den gözlerini ayırmadan konuştu. Yalvarır gibiydi.

-Ne dediğini bilmiyorsa neden şüphelendiği şeyler er ya da geç doğru çıkıyor Charles? Benim hayatımda tam olarak güvenebileceğim kimsem yok mu hiç?

Hızla ayağa kalkıp Robbie’nin üzerine yürüdü. Ellerini göğsüne götürerek tüm gücüyle itti onu.

-Senden nefret etmem için mi yapıyorsun bunları bana? Neden? Neden böyle senden öğrenmek zorundayım her şeyi? Neden benim yaşadığım felaketler yolumun üstünde hep sen yürüyorsun? Neden kalbimi parçalamak hiç umurunda değil?

Robbie ona yaklaşma cesareti gösteremedi. Kendisinin gözleri de az önce söylediği şeyler dolayısıyla yaşlıydı. Ve buna sebep olduğunu gördükçe gözleri yaşla dolmaya devam ediyordu.

Elini ona uzattı.

-Özür dilerim.

-Annem…

Charles’a baktı.

-Mia Teyze bunu yapmış olamaz değil mi? Tamam belki babam… Belki o yapmıştır. Tamam belki babam… (Yutkundu.) Belki o yapmıştır. Benden nefret etse de beni gönderememesinin nedeni bu pişmanlığıydı belki.

Gözlerini kaçırdı.

-Bunu şu an düşünüyorum. Babam… Bu iğrenç bir ihtimal. Hayır. Düşünmek istemiyorum hiçbir şeyi.

Charles ona sarıldı.

-Hiçbir şey düşünme. Doğru değil.

-Charles…. Annem o kazada öldü. O yangın kazaydı. Ben yıllarca bununla teselli ettim kendimi. Kaza aldı onu benden. Kimse neden olmadı onun ölmesine. Değil mi?

Charles öfkeyle Robbie’ye baktı.

-Öyle kardeşim. Tamam mı? Kazaydı.

-Kazaydı. Öyle olsa da Mia Teyze bunu yapmaz.

Charles onu kolundan tutarak oradan çıkardı. Elizabeth son kez arkasını dönüp duvara dayanmış Robbie’ye baktı. Robbie onun baktığını anlayınca yaşlı gözlerini Elizabeth’e dikti.

Elizabeth kirpiklerinin ıslaklığıyla dahi titriyordu sanki. Acıyla baktı ona.

-Seni bir daha görmek istemiyorum. Sakın karşıma çıkma.

Kapının kapanma sesiyle Robbie dakikalarca tuttuğu nefesini bıraktı. Derin derin nefes almaya başladı. Pencereyi zorla açabildi ve bir süre orada durdu. Yaptığı şeyden ötürü pişmandı. Elizabeth’in o hali gözünün önünden gitmiyordu ve o gittikçe kendinden daha çok nefret ediyordu. Gece olup da oturduğu yerden saatler sonra kalktığı an fark etti ki kendisine olan nefreti saatlerle beraber kat kat artmıştı. Bu seferki ona yaptığı en ağır şey olmuştu. Ve onun duygularını düşündükçe topraktan farksız hissediyordu kendisini. Gelecek hakkında hiçbir şey düşünemiyordu. Evine gidene kadar bundan sonra ne olacağını düşündü. Fakat yatağının üstünde saatlerce düşünüp bulduğu son şey onu sonunda teselli edebilmişti: Geleceği düşünmeyecekti. Çünkü gelecek karanlık ve kasvetli olacaktı. Tıpkı geleceğe uzanan şimdinin her saniyesi gibi… Acı verici ve çaresiz olacaktı.

Elizabeth günlerce odasından çıkmadı. Charles’ı dahi ısrarları nedeniyle odasına günde sadece bir kez alıyor ve iyi olduğunu gördükten sonra odadan çıkmasını istiyordu.

Geceleri balkonda gökyüzünü seyrediyordu: Sabahlara kadar. Gökyüzüne bakıp annesini düşünüyordu. Sonra Robbie’yi düşündükçe kalbi acıyla sıkışıyor, sessizce ağlıyordu.

Gökyüzüne bakıp sitemle ondan hesap soruyordu. Ama hiç konuşmuyordu. Kendi sesini bile duymak istemiyordu. Robbie’ye tamamen güvenmek isterken o sürekli yere çakılmasına sebep oluyordu. Söylediklerinin gerçekliğinden emindi. Robbie boş yere şüphelenmezdi. Hele ki onun annesinden bahsettiği cümleleri söylediği anda sesinin çaresizliği kalbini daha da acıtıyordu. Çaresizdi, kendisi için acı duyuyordu, ama emindi. Bayan Mia’nın annesine bunu yapmış olabilmesi kalbini durduruyordu adeta. Yıllarca onun sevgisinden ve merhametinden emin olmuştu ama meğerse o, annesine yaptıklarının pişmanlığıyla ona böyle davranıyordu. Hayır. Ya da Elizabeth’in şüphesini çekmemek için böyle davranıyordu. Bu düşünce gözlerine kara bir perde çekti o an. Öfkeyle gökyüzüne baktı. O kadına duyduğu nefret de yıkmadı gökyüzünü. Gökyüzü her çirkinliği sinesinde barındırmaya devam ediyordu. Bunları da barındırırdı. Robbie ise gökyüzü gibi değildi. Çirkinlikleri sineye çekemiyordu. Bütün öfkesini vazgeçmediği gerçekliğiyle kusuyordu dışarı. Hayatta kendisini her yönüyle kabul eden ve seven Robbie, sevdiği kadına bile torpil geçmiyordu. Yanlışları ortaya çıkarıyor, kıracağı insanları kırıyor ve eninde sonunda haklı çıkıyordu.

Annesine yapılanları kendisine yediremiyordu. Ne kadar zaman geçerse geçsin bu mümkün olmayacaktı. Tüm vücudu ısınıyordu ve sıcaklık acıyla karışıyordu. Bu his günlerdir geçmiyordu. Ara ara tüm zihnini ve ruhunu saran neredeyse tüm yıllarını bir hiç uğruna annesiz geçirdiği ve katillerinin yakınında olduğu düşünceleri yüzünden kusuyordu. Birkaç gün sonra ne kadar zayıflamış olduğunun farkına varacaktı. Getirilen yemekleri yemiyordu, yemek istese de yiyemiyordu.

Charles hiçbir şey yapamadığı için kendisini berbat hissediyor, günler böyle geçiyordu.

Robbie onların evinin etrafında bazı geceler dolanıyordu. Elizabeth’in balkona çıkıp gözlerini gökyüzünden ayırmadığı zamanlarda o da onu izliyordu. Uzaktan ve her ne kadar belli belirsiz de olsa bunu yapıyordu. Ne kadar çaresiz ve öfkeli olduğunu hissedebiliyordu.

Elizabeth bir gece yine gökyüzüne baktı ve onun bünyesinde yaşayan Robbie ve Charles’ı düşündü. Onların yaşadığı dünya çirkinse de onlar öyle değildi. Böyle acı içinde yaşasa ve hızla kilo da kaybetse ölmüyordu. Acıdan ölemiyordu. Belki annesine kavuşursa rahatlayacaktı. Gülümsedi. Annesine kavuşması… Ne kadar harika olurdu. Onun göğsüne başını koysa her şey düzelecekti. Tüm çirkinlikler onun peşini bırakacak, artık kimse ondan bir şey almayacak, kimse ondan yararlanamayacak ve o herkesten kurtulacaktı. Aynanın karşısına geçip vücudunu inceledi. Yanakları çökmüştü. Karnı dümdüzdü. Göz altlarında koyu halkalar vardı. Dudakları çatlamış ve morarmıştı. Sanki bütün hisleri yavaşça alınıyor gibiydi. Son zamanlarda Charles’ı da odasına almıyordu. Girmeye çalışırsa tamamen gitmekle tehdit etmişti. Gülümsedi. Yalan söylemişti. Yürümeye bile mecali yokken nasıl uzaklara gidebilirdi? Gitse annesine giderdi ancak. Hiç yürümeden… Artık uzun yollar almaktan yorulmuştu. Bir şeyler kazanması için çok büyük şeyler feda etmesi gerekmişti. Hayatı boyunca bu böyleydi. Dünyaya geliş şekli gayrimeşru bir çocuk olarak olmuştu. Babasının onu kabul etmesi karşılığında annesi ölmüştü. Ağabeyinin onu kardeşi olarak sarıp sarmalaması için yıllarca yalnızlığa mahkûm olması gerekmişti. Ona acıması ve merhamet etmesi içinse babasından sık sık dayak yemesi gerekmişti. Bir kadının ona annesi gibi sevgi verebilmesi içinse onun ellerinden annesini alması gerekmişti. Bunları hiç bu kadar acımasız şekilde hatırlatmamıştı kendisine. Tüm gerçeklere çıplak gözüyle bakabiliyordu şimdi. Tıpkı Robbie gibi…

Balkona çıkıp gökyüzüne baktı. Sonra bakışlarını balkonun demirine dikti. Gözyaşlarıyla içinden annesine yalvardı:

-Benim bunları sindirebilmem için dua et. Dua et. Ve benden senin yanına gelemediğim, bu cesareti gösteremediğim için nefret etme. Sırf senin bana sunmak için kendinden vazgeçip buraya geldiğin, benim yaşamamı istediğin hayatı yaşamak için, vazgeçmemem için toparlanmam gerek. Yoksa ikimizi de bu dünyadan kazımış olacaklar anne. İkimizden de kurtulmuş olacaklar. Neden hak etmediğimizi düşündüklerini bilmediğim bu dünyadan gerçekten mutlu olmadan ayrılmak istemiyorum.

Robbie o gece yine onun evinin önüne gelmiş uzaktan onu izliyordu. Yazdığı hiçbir mektubu okumadığını biliyordu. Charles’tan onları almıyordu bile. Hepsini geri gönderiyordu. Teselli bile istemiyordu kimseden. Bu yaptığı şeye netice olarak ise pek bir şey çıkmamıştı hala. Bayan Mia, general kaçtıktan sonra soruşturulanlar arasındaydı fakat çok rahattı. Çünkü onun korkması gereken tek kişi Elizabeth’di. Ve o ise hiçbir şey yapmıyordu. Hala inanmak istemiyor muydu, bilmiyordu. Ya da belki de Bayan Mia’nın alacağı hiçbir cezayı yeterli bulamıyordu. Adaleti kendisi de sağlayamazdı. Bile bile kendisini öldürmek istiyordu sanki.

Eve kadar girme cesareti gösteremiyordu. O, orada kendisini terk ettikçe ateşler içinde yandığını hissediyordu. Ya da donuyordu. Açık olarak hissettiği tek şey gittikçe küçüldüğü hissiydi. Birden bir şeyler oldu. Elizabeth odasına gidecekken elini hızla kapıya attı. Elini başına götürme fırsatı bile bulamadan yere düştü.

Robbie o an nefes alamadı. Hiçbir şey düşünemedi. Hızla bahçe kapısına koşup bağırmaya başladı.

-Charles! Kapıyı açın. Açın kapıyı!

Kapı açılır açılmaz hızla içeri daldı. Charles salona çıktı.

-Robbie? Bu saatte ne yapıyorsun?

-Elizabeth… Elizabeth yere düştü. Kalkmadı da. Çabuk ol, odasına gidelim.

İkisi hızla Elizabeth’in odasına çıktı. Kapısı kilitliydi.

Charles çok endişeliydi.

-Kapısı günlerdir kilitli. Beni içeri almıyor. Gitmekle tehdit ediyor.

Robbie hiç dinlemeden kapıya tekme atıp kırarak içeri girdi. Elizabeth, balkonla odası arasında yerde bilinçsiz bir şekilde uzanıyordu.

Robbie korkuyla bağırdı:

-Elizabeth! Yalvarırım uyan. Aç gözlerini.

Elleriyle saçlarını arkaya götürmeye çalışırken vücudunun aldığı halin o an farkına vardı. Bileklerini şaşkınlıkla tuttu. İncelmişti.

Kapıda onları izleyen hizmetlilere bağıran Charles yardım çağırmalarını istedi.

Robbie, Elizabeth’in durumunu görünce dehşete düşmüştü.

-Neden onun böyle hiçliğe doğru yürümesine izin verdin? Nasıl yapabildin bunu? Haline bak. Zayıflamış, bilekleri yok olmuş sanki. Yüzü çökmüş.

Sinirle baktı ona:

-Hiç mi fark etmedin Charles? Kaç gündür yemek yemiyor? Kaç gündür ondan vazgeçtin?

Charles endişeliydi ve bu sözler onu iyice sinirlendiriyordu.

-Senin vazgeçmenle arasında birkaç gün fark var. Ama ben vazgeçmedim ondan. Beni içeri almıyordu. Zorla yemek yedirmeye çalışsam da yemiyordu.

Robbie hiçbir şey dinlemeden onu yerden kaldırıp kucağına aldı ve hızla dışarıdaki arabasına bindirdi. Charles ne kadar bağırsa da onu beklemeden oradan uzaklaştı.

Robbie daha önce bu kadar hızlı araba sürdüğü bir an hatırlamıyordu. Çaresizce arada Elizabeth’e bakarak onu hastaneye yetiştirmeye çalışıyordu.

Hastanenin kapısına geldiğinde içeri girip bağırarak sedye istedi. Çok fazla kişi onun başına toplandı ve Elizabeth’i sedyeye yatırıp hızla içeri taşıdılar. Robbie ona son kez bakıp olduğu yere çakılıp kaldı. Birkaç dakika yaşlı gözleriyle kapıya baktı. Sanki Elizabeth hızla ona gelecek gibiydi. Defalarca gelmişti kendisine. Kızgınlıkla, sevinçle, çaresizlikle… Ama bu sefer öyle gelemezdi. Vücudunun halini hatırlamak istemiyordu. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyor, kendisi de dahil onun bu hale gelmesinde rol oynayan herkese büyük acılar yaşatmak istiyordu. Anlık bir öfkeyle elini silahının kabzasına götürüp arkasını dönünce Charles’a çarptı.

Charles eliyle onun kolunu silahından çekip Robbie’ye baktı.

-Saçmalama. Ne yapacaksın? Elizabeth’i el birliğiyle iyice öldürelim mi istiyorsun?

Robbie yandaki koltuğa çöktü.

-Çok pişmanım. Böyle öğrenmemeliydi. Hatta sen haklıydın. Hiç öğrenmemeliydi. Sessizce tutuklanmalıydı o kadın.

Charles günlerdir bunları düşünmüştü. Koltuğa oturdu.

-Bayan Mia’nın hapse girmesini nasıl öğrenmeyecekti? Eninde sonunda öğrenecekti. Ama aynı tepkiyi mi verirdi, bilmiyorum. Kendim dahil herkesten nefret ediyorum. Neden onu dünyaya, aramıza alamadık bir türlü, bilmiyorum. Tanıdığım kişiler arasında dünyaya en lazım olan insan o halbuki.

Robbie derin bir iç çekti.

-Evet, o.

-Robbie, ben ona yalvardım. İlk başlarda içeri girmeme izin veriyordu. Sonra gitmekle tehdit edip içeri almamaya başladı beni. Sadece kendisini dinliyordu. Düşünüyordu. Yemekleri yemediğini fark ettiğimde yalvardım ona. Ama yememeye devam etti. Bu hale geleceğini biliyordum bu yüzden kapının ardından yemek yemesi için yalvardım. Bir gün sanırım dayanamadı ve kapının arkasından konuştu benimle. Yemekleri yiyemediğini söyledi. Doktor çağırdım ama almadı içeri.

Robbie ona bakınca çaresizliğini gördü.

-Özür dilerim. Seni suçlamam yanlıştı. Ama kendime olan öfkem artıyor ve ben zaten kendimden nefret ediyorum. Hiçbir şey yapamamak beni gittikçe bitiriyor.

Birkaç dakika sonra hastaneye Charles’ın annesi girdi. Telaşlıydı ve Elizabeth’in durumunu sordu.

Charles dakikalardır tuttuğu üzüntüsünü annesi gelince ona sarılarak ortaya çıkardı. Annesi onu sarıp sarmaladı.

-Sakin olun. Elizabeth inatçı biri. Çıkıp daha sizin burnunuzdan getirecek bunun acısını.

Robbie acıyla gülümsedi. Onların üzüntülerini nasıl dışa aktardıklarını gördükçe içindeki ve kollarındaki yalnızlık yükünü daha da hissetti. Yoğun bakım kapısına baktı. Elizabeth de tıpkı kendisi kadar yalnızdı. Onun ise tek varlığı Elizabeth’di.

Kalbini dolduran ani bir bütünlükle kapısına yaklaştı. Sessizce çığlık atar gibi derin bir nefes aldı ve kapıya dokundu. O, bu kapıdan çıktığı an diğer meseleleri çözecekti. Bir yolunu bulacak ve çözecekti. Zamanı daha fazla boşa harcamayacaktı.

Sabahın ilk ışıklarına kadar orada beklediler. Ona gıda takviyeleri de dahil olmak üzere tedavi uyguluyorlardı. Uzun süredir yemek yemediği için büyük oranda kilo kaybettiğini ve geriye dönmesi için çaba göstermesi gerektiğini söylemişlerdi.

Sabaha karşı odaya onu kontrole giden doktorun ardından koşan Robbie kapanan kapının ardından baktı. Doktor çıkınca tedavisinin sürdüğünü ama iyi olduğunu belirtince onu görmek için yalvaran gözlerle bakan Robbie’ye yanına gidebileceğine dair izin verdi. Robbie onu görmek istese de cesaret edemiyordu. Charles uyuyordu. Titreyen eliyle kapıyı açıp içeri girdi. Elizabeth çok halsiz görünüyordu. Uyuyordu. Yanındaki sandalyeye oturup onu izledi. Gözyaşlarının akmasını umursamadan bıraktı kendisini. Karşısındaydı ve iyi olacaktı. Buna şükretti. Elini yavaşça eline uzattı. Bileğine dokundu. Eliyle bileğini sardı. Çok fazla zayıfladığını tekrar tekrar görmek zoruna gidiyordu. Yüzü solgundu. Verdikleri ilaçlar ona iyi gelecek ve onu iyileştirecekti.

Onu rahatsız etmeden dışarı çıktı. Öğlene doğru Charles odasına girince uyanmıştı ve güçlükle olan özür dilemişti. Charles onun yorulmasını istememiş, biraz konuşarak odadan çıkmıştı.

Gece olunca Robbie kapıyı açıp onun yanına gitti.

Elizabeth uyanıktı, onun girdiğini görünce önüne baktı.

Robbie sandalyeye oturdu. Kendisine bakmayan bu kadının ona son sözünü hatırlıyordu. Ama bu zor görevi yerine getiremiyordu.

Robbie sessizce konuşmaya başladı:

-Bu kadar zor duyguları hissettiğim seni, ellerimle gökyüzüne çıkarıp kimseden zarar görmemeni sağlayabileceğim hissi vardı içimde. Seni sevdiğimi söylerken senin için yaşayacağım sözünü de vermiştim kendime. Ama bunların olabileceğini, bunlarla sınanabileceğimizi, her şeyin tepetaklak olacağını düşünmezdim. Sevgini, aşkını bu kadar yorabileceğimi tahmin etmemiştim. Ölsem de bunu tahmin etmezdim. Senin bu kadar zarar alabileceğini tahmin etmezdim. Seni en baştan saklayıp koruyup zarar görmemeni sağlamak isterdim.

Konuşmuyordu.

-Ne düşündüğünü bilmeme ihtiyacım var. Sadece benim değil. Charles’ın da buna ihtiyacı var. Ne hissettiğini bilmemize ihtiyacımız var.

Elizabeth yutkundu. Kafasını kaldırıp Robbie’ye baktı.

-Robbie?

Robbie sevinçle baktı ona.

-Söyle, ne istersen söyle bana.

-Ben… Ben kahve içmek istiyorum.

Robbie sevinçle konuştu:

-Tamam. Hemen bulup getireceğim.

Kapıdan çıkarken ona baktı:

-Birinin benden kahve istemesinden dolayı bu kadar mutlu olacağıma inanmazdım.

Çıktığında yüzü eski halini aldı. Biliyordu. Elizabeth dikkati başka yerlere çekip hisleri hakkında konuşmayacaktı.

Birkaç gün sonra Elizabeth daha iyiye gitmeye başlamıştı, verilen yemekleri yiyebiliyordu. Sağlığında büyük bir sorun olmadığı için istediği takdirde evine gidebilecekti. Robbie bunu duyunca hem üzülüp hem sevinmişti. Evine giderse onu bu kadar sık ziyaret edemezdi. Onun yakınında olmak iyi geliyordu kendisine. Kendine duyduğu nefreti unutmaya yardımcı oluyordu.

Gece vakti olduğunda hemşire, koltukta oturan Robbie’ye Elizabeth’in kendisiyle konuşmak istediğini söyleyince Robbie hızla onun yanına koştu.

Robbie sandalyeye oturup onun söyleyeceği sözleri beklemeye başladı.

-Robbie… Bir süre eve gitmek istemiyorum. Burada kalmak istiyorum. O odaya dönmek istemiyorum.

-Tamam.

-Ama her şeyden önce…

Nefes aldı.

-Beni hastaneye getirdikten sonra silahını çekip hızla hastaneden dışarı doğru koşmuşsun.

Robbie gözlerini yere çevirdi.

-Saçma bir şey yapmayacağına dair söz vermeni istiyorum. Böyle düşüncelerin varken ben… Ben gidemem.

-O an düşünemedim. İnanamadım Elizabeth. Her şeyin nasıl bu kadar mahvolabildiğini aklım almıyor. Senin bu kadar zarar görmen beni sinirlendiriyor. Böyle olmamalıydı.

-Ama oldu. Sen gerçekçi biri değil misin? Neden kabullenemiyorsun?

-Meselenin sonu senin zarar görmen olacaksa bunu hemen kabullenemem. Sen o gün onları duymasaydın… Ben söylemeyecektim. İnan bana. Asla yapmazdım bunu. O sözleri zihnimden bile zorla çıkarttım.

-Söylemeyeceğini biliyorum.

-Özür dilerim. Sana verdiğim zarar için özür dilerim. Yok olmak isterdim.

-Babam kaçtı. O kadın da kaçabilecek mi?

-Kaçacağını sanmıyorum.

-Peki şimdi nerede?

-Soruşturmada değil. Zaten babanla çok fazla iş birliği yapmamış.

Elizabeth’in gözleri hızla yaşardı.

-Yangını çıkardığına dair kanıt da yok değil mi? Zaten babam her şeyi ortadan kaldırmıştır.

Robbie çaresizce ona baktı.

-Peki ne olacak Robbie? Ceza almayacak mı?

Gözyaşları yastığa akıyordu. Dudaklarını sıktı.

-Ben o kokuyu hala hatırlıyorum. Bazen bir yerlerde o kokuyu aldığımı hissederim. Annemin vücudunu yakan ve onun kokusunu alıp gökyüzünü onunla saran yangın…

Robbie hızla onun ellerine dokundu.

-Yalvarırım bunu düşünme.

-O kokunun kaynağının annem olduğunu nereden bilebilirdim? Yangının kaynağının onun biricik arkadaşı olduğunu nereden bilebilirdim?

Robbie kalkıp onun yanına oturdu.

Canı acıyordu. Yalvarır gibi baktı ona:

-Robbie…

Robbie ona hızla sarıldı. Sımsıkı sardı onu kendine.

-Günlerdir o odada çürümeyi bekledim sanki. Annemin bedeni gibi olmayı... Düşündüğüm her şey vücudumu yakıyordu. Ne kadar çabalasam da canım onunki kadar acımadı. Belki ilk başlarda çığlık atmıştır acıdan. Ben hiç duymadım ama… Ben o odada bunları düşünüyorum. Son yirmi yıldır annemin acı çığlıklarını duyuyorum. Ben hiç çığlık atamadım. Onu düşünürken hiç…

Robbie’nin gözyaşları Elizabeth’in saçlarını ıslatıyordu.

-Bunları kafandan atman için ne yapabilirim bilmiyorum. Çaresizlik dünyanın en kötü hissiymiş.

Saçlarını okşayıp düzeltmeye başladı. Hızlıca kendisinden uzaklaştırıp gözlerine baktı.

-Ne yapıp edeceğim ama o kadının ceza almasını sağlayacağım. Annenin ölümünden kazandığı her şeyini elinden alacağım. Bana güveniyorsun değil mi?

Elizabeth bu yüksek sesle gerçek hayata döndüğünü hissetti.

-Çaresiz değilsin. Ben varım. Hep olacağım. Hiçbir yere kaçamayacak. Gittiği her yeri ondan nefret ettireceğim.

Elizabeth’in gözyaşları Robbie’yi dinlerken durmuştu. Ona olan inancı tamdı.

-Ama sen zarar görmeyeceksin.

-Hayır, görmeyeceğim.

Elizabeth elini Robbie’nin yanağına götürdü.

-Robbie. O gün söylediklerin… O cümlelerin ağzından nasıl zor çıktığı duydum. Gözyaşlarını gördüm. Bunu duymamı istemezdin biliyorum. Yanlış zamanda yanlış yerdeydim. Nasılsa öğrenecektim. Hem ben o cümlelerden daha beterlerini kurdum, söyledim kendime; günlerce. Zamana ihtiyacım var, adalete ihtiyacım var.

-Sana bunları vereceğim, söz veriyorum.

Bileklerini tutup dudaklarına götürdü.

-Söz veriyorum.

Bugünden sonra Robbie olayı sonuca kavuşturmadığı sürece Elizabeth’i görmeye gitmemeye karar verdi. Böylece o kadının sonunu hızlıca getirecekti. Öncelikle hangi evinde kaldığını öğrenmekle başladı ve günün sonunda bu sorunun cevabını bulabildi.

Bayan Mia onu içeri aldı.

Robbie ona baktıkça nefret ediyor, ondan uzak durmaya çalışıyordu.

-Bayan Mia, duyduğum kadarıyla soruşturmanız iyi geçmiş.

Pişkin pişkin gülümseyen bu kadında pişmanlık adına hiçbir şey görmemek Robbie’yi çıldırtsa da kendine hâkim olmaya çalışıyordu.

-Generalle Elizabeth dolayısıyla görüşüp konuştuğumuz zamanlar oldu sadece. Beni soruşturma kapsamına almaları bile saçmaydı.

-Tabii, sizin soruşturma esnasında saklanan generalin yanına gittiğiniz duyulunca yaptık böyle bir saçmalık…

Mia’nın yüzündeki gülümseme durdu.

-Çocuklarınız yok herhalde Bayan Mia?

-Yoklar, onlar senenin bu zamanlarında kış evinde kalmayı severler.

Robbie, onun çocuklarına bu hayatı Elizabeth’i ezip geçerek sağladığından ötürü sinirinden duvarları yumruklamak istiyordu fakat sakin kalması gerektiğini hatırlatıyordu kendisine.

-Anladım. Güzel olur tabii. İmkanları kullanmak lazım.

-Elizabeth nasıl? İyidir umarım.

-Babasının gitmesi onun için şok edici oldu tahmin edersiniz.

-Evet, maalesef. O bunları hiç hak etmiyor.

Robbie onun yüzüne öfkeyle baktı.

-Evet hem de hiç hak etmiyor.

Yangın hakkında araştırma yapılmasını isteyecek de olsa generalin kayınpederinin zamanında kanıtların hepsinin yok ettiğinden emindi. Yoksa zaten o zaman yapılan detaylı incelemede gerçek ortaya çıkardı. Geriye tek bir çare kalıyordu: Bayan Mia’nın yaptığını itiraf etmesi.

-Yangın soruşturması da sonuç vermemişti zaten. Yine dört ayağınızın üzerine düştünüz.

Bayan Mia gerildi.

-Hangi yangın? Yangın mı oldu?

Robbie gülümsedi.

-Sizi yirmi yılda hiç uykunuzdan uyandırdı mı bu yaptığınız? Elizabeth’in yaşlı gözlerle sizden hesap sorduğunu kabuslarınızda görmediniz mi hiç? Elizabeth’in her korktuğunda burnuna gelen o yangının kokusu size gelmiyor mu hiç? Hiç arkadaşınızın çığlıklarıyla uykunuzdan uyandığınız oldu mu peki?

-Ne saçmalıyorsunuz siz? Açık konuşsanıza. Ne yangını?

-Bayan Mia! Yangın esnasında oradaydınız. Yirmi yıl önce kaç yangına şahit oldunuz? Yoksa yaktığınız tek yer orası değil miydi?

-Şu an haksız yere ve usulsüz şekilde beni sorguladığınızın farkına varın ve çıkın evimden. Yoksa şikâyet etmek zorunda kalacağım.

Robbie hızla ayağa kalktı.

-Elizabeth her şeyi biliyor. Ama sizden hesap sormayacak kadar nefret ediyor yaşadıklarından. Karşınıza çıkmaya dermanı bile yok. Hesap soracak kadar bile inanmıyor hak ettiğini bulacağına. Ama ben inanıyorum. Onu seninle yüz yüze getirmem. Annesine bunları yapmışken onunla senin iğrenç yüzünü bir araya getirmem.

Bayan Mia yıllardır korktuğu şeyin gerçekleşmiş olmasından ötürü şaşkındı. Korkmuştu. Bugünün geleceğini düşünmüyordu. Özellikle bilen tek kişi olan general de gitmişken…

-Öyle bir şey yok. Ben hiçbir şey yapmadım. Ben…

-Sakın! Sakın yalan söylemeye kalkma. Ne kadar iğrenç biri olduğunu en iyi kendin biliyorsun. Elizabeth’i annesinden ayırdın ve kendin yıllardır çocuklarının başında durdun. Onlara hiçbir zaman sahip olamayacakları lüksü yaptığın şeyden ötürü sağladın.

-Ben yapmadım. Hayır…

-Generali saklandığı yerden çıkarıp Elizabeth’in yerini söyledin. Onu kandırıp evine geri dönmesini sağladın. Generale bile hükmedebilen birisin. General Elizabeth’i benden önce ikna etsin diye uğraştın. Böylece Elizabeth size daha fazla yaslanacaktı. Benden uzak kalacaktı. Çünkü benimle durursa seni bitirirdi. Davayı bir tek o tekrardan açabilir. Bunu biliyorsun. Annesinin cinayetinin peşine bir tek o düşebilir.

-Kanıtın yok Yüzbaşı. Ben hiçbir zaman itiraf etmeyeceğim. Çocuklarım o sıralar ölmek üzereydi. Hamileydim. Soğuktan donacaklardı. Yiyecek yemeğimiz bile yoktu.

-Sen de arkadaşını öldürüp onun kızını yetim bıraktın. Ve her şey düzeldi öyle mi?

-Çocuklarım ölecekti…

Robbie öfkeyle onun sözünü kesti.

-Ölselerdi o zaman. Sen de ölseydin. Bunu yapma hakkını çocukların yaşasın diye mi buldun kendinde?

Bayan Mia tehlikeli bir gülümsemeyle baktı.

-Ben hiçbir şey yapmadım. O sefaletten beni arkadaşlarım kurtardı.

Robbie istediği itirafı alamıyordu. Sinirleri gittikçe daha çok geriliyordu.

Gidecekken bir anda arkasını döndü.

-Ya yaşaması için her şeyi yaptığın çocukların bu hayatı hak etmediklerini, çocukluk arkadaşları Elizabeth’in kendileri yüzünden neler yaşadığını öğrenirlerse?

Bayan Mia’nın yüzü gerildi. Titrer gibi konuştu.

-Yapamazsın. Onlar sadece bana inanır.

Robbie hırsla gülümsedi.

-Bayan Mia… Ben hayatımın en değerli varlığına söz verdim. Gerekirse yirmi yıl önceki o gün ve sonrasında oluşmuş en ufak bir tozun dahi peşine düşerim, ufak bir ipucundan bile kanıt bulurum. Ve sana iki seçenek sunarım: Ya çocukların senin o kanıtla hapse girdiğini, yani yaptıklarını öğrenir ya da zaten yirmi yıldır yaşamaman gereken bu hayattan kendin vazgeçersin ve teslim olursun.

Susmuştu.

-Şimdi bütün gece düşün bakalım. Suç ortakların iyice temizlediler mi acaba pisliğinizi?

-Defol git buradan.

Robbie evine gidene kadar aslında ne kadar yolun başında olduğunu düşündü. Nereden kanıt bulacaktı, neyin peşine düşecekti, bilmiyordu.

Üç gün geçtikten sonra kafasında günlerdir düşündüklerini toparlayıp son çarelerinden biri olan generalin eşinin yanına gitti.

Evde kimse olmadığını duyunca rahatladı. Charles’ın annesinin karşısına oturdu.

-Konu neydi Yüzbaşı?

-Konu… Konu sizden yardım istiyorum. Hayır, aslında yalvarıyorum. Ben bunları Elizabeth duymadan önce zaten araştırıyordum. Ama hiçbir şey bulamadım. Yani onun ceza almasını sağlayacak bir şey bulamadım. Yüklü miktarda paranın o kadının hesaplarına yatması beni ikna ediyor ama tam olarak bir kanıt değil.

-Buraya neden geldiğinizi anlayamadım.

-Bayan Green… General ve babanız… Şüphe çekmemek için sizin hesabınızdan da para aktarmışlar. Ona arkadaşı yardım etmiş gibi göstermişler. Bunun için olmadığını, sizin yapmadığınızı biliyorum. Ama ispatlayamıyorum.

Bayan Green bunu inkâr etmedi.

-Elimde düşündüğünüz gibi bir kanıt yok.

-Sizin yıllarca general gibi birinin eşi olup da ondan öğrenmeyeceğiniz bir ders yoktur. Bir kere senelerce onun yanında kalabilmeniz bile bir başarı…

-Haddinizi aşmayın.

-Sizin hesaplarınıza bunu yaptıkları halde elinizde bunun sorumlusunun Bayan Mia olduğunu kanıtlayacak bir şey olmadığına inanmıyorum. Siz bu uğurda kendinizi tehlikeye atmazsınız. Senelerdir suya sabuna dokunmadan yaşamışsınız. Evinizde olan biten her şeyi sanki başka yerde yaşanıyor gibi görmezden, duymazdan gelmişsiniz.

-Haddinizi aşacaksanız gitmenizi rica ediyorum. Elimde bir şey yok.

-Elizabeth’e karşı iyi davranamazdınız. Buna gururunuz el vermezdi. Ama annesinin ölmesini de isteyeceğinizi sanmıyorum. Çünkü o çocuğun burnunuzun dibinde dolanmasını istemezdiniz. Sizin için en mantıklı olan şey annesinin eline bol para sıkıştırmak ve çocuğunu alıp uzaklara gitmesini sağlamaktı.

Robbie ara ara elini alnına götürüyordu. Düşünmek onu gittikçe yıpratıyordu. Bir şeyleri mantığına oturtmaya çalışıyordu.

-Bunu yapmanızı isteyen asıl kişi de babanızdı, değil mi?

Bayan Green önüne baktı.

-Generalin damadını yıllarca eğitip sizinle evlendirdiğini duymuştuk. General için tam bir başarı hikayesi… Bu evlilik generalin sorumsuzca yaptığı bir hatayla bitemezdi.

-Yüzbaşı, artık gitmenizi isteyeceğim. Lütfen…

-Tam olarak bir ikilemdesiniz, hangi yolu seçeceksiniz bilmiyorum ama umarım artık sesinizi çıkarırsınız.

Robbie ayağa kalkıp evden çıktı. Çaresizliği artık başını ağrıtıyordu. Gittiği her yerden kovuluyordu. Elizabeth’in yanına da gidemiyordu.

Elizabeth gözü kapıda, sürekli Robbie’yi bekliyordu. Ama o bir türlü gelmiyordu. Bir şeyler bulduğundan onların peşine düştüğünden ve verdiği sözü tutacağından emindi. Ama bazen Bayan Mia’dan hesap sormak istiyordu. Ona bağırıp çağırmak istiyordu. Bu isteğini Charles’a açınca Charles buna şiddetle karşı çıktı.

-Seni o canavarın yanına gönderir miyim sanıyorsun? Asla olmaz. Sana yaptıklarının acısıyla çekip gidecek dünyadan.

Elizabeth bir daha bu düşüncesini kimseye açmadı.

İki haftadan fazla geçmişti ama Robbie hala gelmemişti. Bu süreçte bedeni daha da toparlanmıştı ve eski kilosuna yaklaşmıştı.

Günler geçtikçe Robbie’nin gelmemesi üzerine Elizabeth artık eve gitmek istiyordu.

Odasında kalmayı istemeyebileceği ihtimali için Charles’ın annesi, ona odasıyla beraber bir de misafir odasını hazırlatmıştı. Elizabeth ilk gün misafir odasında kalmak istedi. Diğer gün odasına geçip bu odada en son kaldığı zamanki düşüncelerini hatırladı. Charles yanında duruyordu.

-Korkma, yine aynı şeyleri yapacak değilim.

-Onun için değil Elizabeth. Yalnız kalmanı, yalnız olduğunu düşünmeni istemiyorum.

Akşam yemeğinden sonra dinlenmek istediği söyleyen Elizabeth daha fazla dayanamadı ve Bayan Mia’nın bu havalarda olacağını düşündüğü evine gitti. Onunla karşılaşmak düşüncesi onu öldürüyordu ama kendisine hâkim olamamıştı. Bunu yaptığını Robbie ya da Charles duysa neler olacağını kestiremiyordu. Ama zihninde sadece annesi vardı ve o bu düşünceyle oraya doğru gidiyordu.

Bir iki saat sonra ulaştığı kışlık evin ışığı yanıyordu. Nabzı hızla atıyor, tüm bedeni buz kütlesi gibi donuyordu. Kapı açıktı. İçeri girdi. Sanki dünya o an durdu. Salonda kimse yoktu.

Hırsla bağırdı. Bunu yapacağını beklememişti.

-Çık ortaya. Çık ve hesap ver.

Vereceği hesap umurunda bile değildi. Ama ne söyleyeceğini bilemiyordu.

-Çıksana.

Ses yoktu. Etrafa baktı.

Masanın üzerinde bir kâğıt gördü. Tarih yirmi yıl önceydi. Annesinin ölümünden üç gün önce… İki tarafın da üç günde caymaması için atılmış imzalar vardı. İşte annesinin cinayetinin kanıtı ellerinde duruyordu. Bedeni titremeye başladı. Gözyaşları sicim gibi akıyordu. Konuşmak istiyordu, bağırmak istiyordu. Ama bedenini saran acı buna izin vermiyordu. Kâğıdın arkasında izler vardı. Çevirdi, bir mektuptu. Düzgün bir yazıyla yazılmıştı.

-Bu anlaşmayı General Green benim kararımı değiştirip bu teklifini başkalarına anlatmamam için yapmıştı. Ben imzamı attım, o da attı. Ama ben onların beklediğini yapmadım. Kararımdan vazgeçmedim. Yangını bu anlaşmanın kağıdıyla başlatmıştım. Kanıtın tamamen ortadan kalktığını düşünürdüm hep, yanılmışım. İmzayı attığım dakikalarda da o üç gün içerisinde de yirmi yıldır olduğu gibi katil kalbi taşıyan biriydim. Çocuklarımı ve hayatımı kurtarmak konusunda arkadaşımın canını alırken gözümü bile kırpmadım. Hayatımızı kurtarmak düşüncesi üstüme çökmüştü ve beni o zamanlar bir an bile pişman etmedi. Yirmi yılda da bunu yapmış olmanın verdiği ağırlık artık gururumu da vicdanımı da ucuzlatmıştı. Ben başkalarının gözünde de kendim için de bir canavardım, böyle yaşamayı tercih etmiştim ve bunu kabullenmiştim. Bunu öğrenmesini en son istediğim kişinin Elizabeth olduğunu düşünürdüm. Meğerse içten içe kendimi kandırıyormuşum. Yüzbaşı Robbie beni çocuklarımın gerçeği öğrenmesiyle tehdit edince asla öğrenmesini istemediğim kişilerin onlar olduğunu anladım. Düşüncesi bile beni öldürüyordu. Oysa Elizabeth’in gerçeği öğrendiğini söylediği anda bu kadar endişe duymamıştım. Kanıtının olmadığı konusunda emindim, ta ki bu anlaşmayı bana gönderene kadar. Şimdi bu mektubu ilk okuyacak kişinin kim olacağını bilmiyorum ama çocuklarımsa eğer, annenizin canavar olmasının sorumlusunun siz olmadığını hatırlamanızı isterim. Ama bu ihtimali düşünmek bile istemiyorum. O yüzden Yüzbaşı Robbie’ye günler öncesinden bugün için haber verdim. Kararımı belirttiğimi söylemek için onu çağırdım. Mektubu önce Elizabeth’e vermesini istiyorum. O isterse çocuklarıma annelerinin gerçek yüzünü gösterir. Ama istememesi için yalvarıyorum. Onların hiçbir şeyden haberi yok, suçları yok. Ama benim ölü bedenimden sonra bir de bu gerçekle yüzleşirlerse de bu Elizabeth’in isteği üzerine olsun. Hayattan vazgeçmemin nedeni, cinayetin en büyük kanıtı olan kendimi ortadan kaldırmak ve çocuklarımın bunu öğrenmesini engellemektir. Onlardan özür dilerim. Elizabeth’e ise söyleyecek hiçbir sözüm yok. Benim söylediğim hiçbir şey onu teselli etmeyecek. Ama ondan çaldığım hayatta mutlu olmak için elinden geleni yaptı. Umarım ki buna devam eder.

Mia.

Elizabeth, mektubu nasıl okuduğunu bile anlamadı. Bütün hisleri boşalmış gibiydi. Nerede olduğunu düşündü. O sırada kapıdan içeri Robbie girdi.

-Elizabeth! Senin burada ne işin var.

Hızla yanına koşup ona sarıldı.

-Bir şeyin yok değil mi? Sana bir zarar verdi mi?

Elizabeth şaşkınlık içindeydi. Elindeki kâğıdı gösterdi.

-İntihar etmiş.

Robbie de okuyup biraz sonra ona baktı.

-En mantıklı yol da bu zaten. Çocuklarının öğrenmesini istemiyor. Tabii kararı sana bırakmış.

Elizabeth düşünüyordu.

-Bir keresinde donarak ölmekten bahsediyordu. Annemin ölümü hakkında konuştuktan sonra söylemişti bunu.

Aniden dışarı fırladı. Karın içinde zar zor yürüyordu.

Robbie arkasından onu tutmak için koştu. Elizabeth sonunda tepenin başına ulaşmıştı. Robbie yetişip onun gördüklerini gördüğü an Elizabeth’i kendisine doğru çekip bu sahneyi görmemesini sağlamaya çalıştı.

-Bakma. Layığını buldu sonunda.

-Ne hissedeceğimi bilmiyorum.

-Bunu zaman gösterecek.

Robbie onun omuzlarına sarılarak aşağı indirdi.

-Burada kal. Tamam mı? Ben yardım çağıracağım.

-Robbie ben de geleceğim. Burada kalamam.

-Yorulmaz mısın?

Elizabeth yürümeye başladı.

-Robbie, sen tehdit mi ettin? Bu yüzden mi bunu yaptı?

Robbie onun masum bakışlarına dayanamadı. Buna sebep olmasını istemiyordu.

-Yaptığı şeyi hak etti. Ama ben intihar edeceğini düşünmemiştim. Açıkçası benimki küçük bir blöftü. Ama unut bunu. Kararı kendisi verdi. Yoksa kanıt dolayısıyla çocukları öğrenecekti.

Elizabeth başıyla onayladı.

Sabaha karşı Bayan Mia’nın cesedini oradan aldılar. Elizabeth sabah, çocuklarına söylememe kararı verdiğini açıkladı. Evlerinde Robbie de vardı. Robbie bu kararını duyunca ona gururla baktı.

Elizabeth Robbie’ye döndü:

-Çocukken onlarla aynı oyunları oynar, aynı hayalleri kurardık. Tek farkımız onların annesinin olmasıydı. Mutlu bir çocuklukları olmasıydı. Annemi bu şekilde kaybetmek beni kahrederken onlar gibi kaybetmek… Düşünemiyorum.

Charles’ın annesi ona hak verdi:

-Doğru düşünüyorsun.

-Yalanlarla büyümenin ne kadar kötü olduğunun farkındayım ama söz konusu anneleri…

Charles’ın annesi tekrar konuştu:

-Kararında haklısın Elizabeth. İçin rahat olsun. Geç de olsa ettiğini buldu.

Robbie, o anlaşmayı gönderenin Bayan Green olduğunu biliyordu. Ona bakarak imayla konuştu:

-Bence de doğru kararı verdi, Bayan Green.

Bayan Green ona bakarken ciddiyetini koruyordu.

Charles ve Robbie bahçeye çıktılar.

Charles Elizabeth ve annesinin içeride konuştuğunu gördü.

-Babam gittiğinden beri annemin Elizabeth konusunda rahatladığını hissediyorum. Annem kötü biri değil Robbie. Babama hiç engel olamadı. Her şeye rağmen Elizabeth’e kötülüğü dokunmadı. O beni de babamdan kurtaramazdı. Güçsüzdü.

-Annen kötü kalpli biri değil Charles. Buna eminim.

Sadece general değil, babası da Bayan Green’i rahat bırakmamıştı. Bunlara rağmen o sonunda doğru olan şeyi yapmıştı.

Robbie gülümsedi.

-Nişanlınla arası nasıl? Onu söyle.

Charles gülümsedi.

-Gayet iyi. Düğüne de az kaldı. Babam dolayısıyla ayrılma eşiğine gelmiştik ama birbirimizden vazgeçmedik. Annem de destek verdi. Hatta ben şimdi onun yanına gidiyorum. Birkaç gündür görüşemedik. Hoşça kal.

Elizabeth’e de el sallayıp evden çıktı.

Elizabeth bahçeye geliyordu. Robbie hızla yürüyüp ona yaklaştı.

-Nasıl hissediyorsun?

-Karmaşık. Ama iyi olacağım.

-İyi olacaksın tabii ki. Bakayım bileklerine.

Ellerini Elizabeth’in ona uzattığı bileklerine sardı.

-Eğer işaret parmağımın sonuna gelirse, o zaman tamamdır.

Elizabeth gülümsedi.

-Bileklerim o kadar kalın değildi.

-Olsa ne olur?

-O kadar şişman olmamalıyım.

Robbie’nin gözlerindeki derinlik ona baktıkça artıyordu. Elizabeth, bu güzel bakışları yayan dünyanın en güzel gözlerine baktı. Bu gözlerin sahibi konuşmak için dudaklarını araladı:

-Öyle çok korktum ki.

Elizabeth onun yanağını okşadı.

-Sevdiğin kişiyi o halde görmek… Acı verici. Özür dilerim.

-Hiçbir şey için özür dileme. Geçti gitti. Sadece kendine iyi bak ve geleceği düşün. Çünkü ben düşünüyorum: Gelecek güneşli ve seninle umut verici. Tıpkı operaya çiçek aldığımız günkü kadar güneşli ve aydınlık.

Elizabeth o günü hatırlayınca gülümsedi.

-Robbie? Hani operadan çıkarken benimle konuşmuştun. Tablodaki olayı en iyi ben biliyorum demiştin. Anlatacak mısın bana?

-Tamam ama güzel bir yemek eşliğinde…

Elini Elizabeth’e uzattı ve karamsarlıkla çizdiği kendi tablosuna artık ne kadar umutla baktığını anlatmaya başladı.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Bu nasıl güzel bir bölüm böyle tüm duyguları yaşattı umarım gerçekten güneşli günler görür Robbie ve Elizabeth kaleminize sağlık sonu için gözümde kalpler çıktı 😍👏💓