İçeriğe geç

KURŞUN

Bölüm 10 · 25 dk okuma

KURŞUN

Bölüm 10

DOKUZUNCU BÖLÜM

KURŞUN

DOKUZUNCU BÖLÜM

Elizabeth bir süre boyunca düşüncelerini kontrol altına almaya çalıştı ve sakin kalmak için kendisini zorladı. Babasının oradan ayrılmasının üzerinden uzunca bir süre geçmesine rağmen hala ne yapacağını bilemiyordu. Aniden saklandığı duvarın arkasından çıkarak Robbie’ nin evine doğru yürüyecekken vazgeçti. Ona hesap sormak istiyor, günlerdir çektiği tüm korkuların sebebinin onu ne hale getirdiği hakkında konuşmak istiyordu. Ama son zamanlardaki hisleri hakkında günlerdir onunla konuşuyordu. Robbie’ nin bunlara rağmen tek kelime etmeyip hiç pişmanlık duymadan onunla gülümseyip konuşması o an kalbine bir acı verdi. Bu his, uzun zaman gitmeyeceğini düşündüğü bu his, ona bu süreçte nasıl davranması gerektiği hakkında fikir verecekti. Ona gitmekten vazgeçti. Nasıl kırıldığından, bu yaptığı yüzünden neler yaşadığından mı söz edecekti? Hayır. Robbie ’ye öylesine yakın hissediyordu ki kendisini; bu hisleri zaten yakın zamanda onun hissedip anlayacağını bile düşünüyordu. Ama hayır. Affedilmesi zor bir olay gibi geliyordu bu yaptığı. Bir adım daha attı evine doğru. “Kalbimi paramparça edip sana olan güvenimi kullanıp yitirdin, ama bununla nasıl baş edeceğimi bile gelip sana sormak istiyorum.” mu diyecekti? Düşünmeden evine doğru yürümek istedi. O gece Charles’a defalarca bu konuyu açmak istedi. Babası evde değildi. Üç gün boyunca da eve hiç uğramadı. Charles bu süre boyunca Elizabeth’in sessizliğinden ötürü sürekli rahatsızlık duyuyor, her seferinde ona bunun nedenini sorsa da bir cevap alamıyordu.

Robbie bu günlerde soruşturmanın her adımı hakkında bilgi almaya çalışıyor, öyle ya da böyle istediği ve duymak istediği bilgileri alıyordu. Günlerdir stresli ama aynı zamanda rahattı. Gün yüzüne çıkacak olan olaylar sonucunda olması gerektiği gibi adalet yerini bulacak ve her iki ülke için de kötü bir son olmayacaktı. Tüm bunların dışında üç gün boyunca dar vakti olsa da operaya gidiyordu. Çünkü günlerdir Elizabeth’i hiçbir yerde bulamıyordu. Operaya hiç uğramıyordu. Günler böyle gidiyor, o Elizabeth’i bulmak için onun gidebileceği yerlere ve kişilere gidip sorsa da onu bulamıyordu. En son çare sadece evine gitmekti. Sabahın erken saatlerinde bu fikir aklına düşmüş, hala gitmemişti. Akşam güneş batmasına yakın, kapı çaldı.

Kapıyı açar açmaz bir adam eliyle kapıyı ardına kadar açıp eve girdi. Kim olduğunu bile fark edemediği adamı kolundan tutup kapının dışına çıkaracakken bu kişinin Charles olduğunu anladı.

-Bırak beni, bırak.

Robbie şaşkın bir şekilde ona bakıyordu. Kolunu bıraktı.

-Ne işin var burada? İçeri nasıl böyle girebiliyorsun?

-Elizabeth burada mı?

Bağırdı.

-Elizabeth! Saçmalığı kes ve çık ortaya.

Robbie şimdi daha çok endişelenmişti.

-Elizabeth burada değil. Evde değil mi?

-Dün eve gelmemiş. Hala gelmedi. Odasında valizi yok, eşyalarını alıp gitmiş.

O an Robbie’nin kalbine büyük bir korku oturdu. Boğazı sıkılmış gibi nefes alamıyor, ne düşüneceğini bilemiyordu.

Sesinin çatallı bir şekilde çıkacağını bile tahmin etmemişti.

-N… Nasıl? Nereye gitmiş olabilir?

-Bilmiyorum. Evinde de yok. General Bennet’in evine de hiç uğramamış.

-Oraya uğramadı, evet.

Charles ona imayla baktı.

-Birkaç gündür ondan haber alamıyorum. Ama ne operaya uğradı ne de başka yere…

Charles bunları sorgulamak bile istemeyecek kadar endişeliydi. Ama bu korkuyu sanki Robbie’ nin de yüzünde görebiliyordu.

Omuzları önüne düşmüş bir şekilde gözleri yeri izlerken konuştu:

-Bana bile söylemedi. Böyle bir şeyi hiçbir zaman yapmazdı. Eşyalarını toplayıp asla gidecek kadar dönmedi sırtını bana. En azından bana söylerdi. Bana bile söylemeyecek kadar mı kırılmış? Ama ben nasıl fark edemedim?

Robbie, gidişinin nedenini asla anlayamıyordu. Elizabeth bunu yapacak birisi değildi.

-Evde bir şey mi yaşandı?

Charles düşündü. Ama hızlı bir cevap verdi.

-Hayır. Ama birkaç gündür konuşmuyordu. Sorduğumda hiç nedenini söylemedi.

Sustular.

-Elizabeth o evden sadece babamdan vazgeçmişse gider. Ki bu pek mümkün değil.

Robbie, onun bu sorunları kendisine açabileceğini düşündü. Tıpkı o gece operanın önünde kendisine sarılıp birkaç gündür susup durmuş, teselli bulamamışken onu görünce birden her şeyin düzelmiş gibi hissettiğini söylediği zamanki gibi… Ama bu sefer neden hiçbir şey söylememişti? Ne onu bu kadar kırmış olabilirdi?

Sadece hızlı bir şekilde onu bulmak istiyordu.

-Charles! Elizabeth’in gideceği kim var başka? İyice düşün. Teyzesi, dayısı… Bir akrabası?

Charles umutsuzca düşündü.

-Akrabalarını onun da tanıdığını zannetmiyorum.

O düşünmeye devam ederken bu son sözü Robbie’nin kalbini acıttı. Onlara sığınacak kadar bile tanımıyordu akrabalarını. Bu kadar ıssız olması ve sessizce gitmesi her saniye daha çok acıtıyordu.

-İlk saatlerde fark etseydim belki bulurdum şimdiye kadar. Gece olacak ve kim bilir şimdi nerededir?

-Kimsesi yok mu? İyi düşün.

-Bilmiyorum aklıma kimse gelmiyor ki. Otellerde birinde bile kalıyor olabilir.

Robbie bir anlık hızla ceketini eline alıp kapıyı açtı.

-Nereye?

-Otel dedin. Tamam. Arayıp bulacağım onu.

-Bulamazsın Robbie. Bu mümkün değil.

Robbie kapıyı sertçe yerine vurdu.

-Çıldıracağım.

Düşünmeye çalıştı. İçindeki haksızlığa uğramışlık hissini durduramıyordu. Neden kendisine de sırtını dönmüştü? Bunu hak ettiğini düşünmüyordu.

O an içine bir kurt düştü. Yakın zamanda acaba Elizabeth de kendisine karşı böyle mi hissetmişti. Evet, vurulduğu zaman Elizabeth gözyaşlarını dökerken… Olayın iç yüzünü bile bilmezken acı çekip kendisini merak etmişti. Eğer Elizabeth tam olarak bilseydi şimdi Robbie’nin hissettiği “haksızlığa uğramış” olma hissinin kat kat fazlasını hissederdi.

Düşüncelerinden kurtulmak ister gibi kafasını salladı. Hayır, bunu öğrenemezdi.

Kapıyı tekrar açtı.

-Umurumda değil. Her otele soracağım. O şu an bir yerlerde ve biz onu bulmalıyız.

Ona yaşattığı haksızlığı düşünüyordu, daha doğrusu bu düşünceler birkaç gündür zihninde olmasına rağmen şimdi karabasan gibi onun üzerine daha çok geliyorlardı. Nefes alamamaya başladı.

Charles ayağa kalktı.

-Tamam, hepsine bakalım. Onun çocukluğundan beri gittiği yer sayılıdır. Ama oteller…

Durdu. Aklına bir şey gelmiş gibiydi.

-Çocukluğu… Evet. Annesinin arkadaşı o çocukken bir iki defa evimize onu görmeye gelmişti. Sonra Elizabeth ona uğruyordu sanırım. Ama son yıllarda onun ağzından o kadının ismini duymadım.

Robbie sabırsızdı.

-Kim? Evine gidelim hemen. Orada olabilir.

-Evini tam olarak bilmiyorum. Ama dur. O zamanlar şehirden uzaktaki villalardan ev aldıklarını söylediğini hatırlıyorum. Elizabeth’le yaşıt kızları vardı. O sene almışlardı evi, kızıyla oyun oynaması için oraya çağırmıştı onu.

-Tamam hadi. Belki adını…

-Elizabeth ona Mia Teyze der.

-Tamam hadi. Gidelim.

Hızlıca o muhite gidip kadının adını ve evini sordular. Kadın Elizabeth’i duyunca onları evine aldı.

-Elizabeth’i bulamıyor musunuz? Neden gitsin ki?

Robbie onun orada olmadığı gördüğü an hızla çıkıp gitmek istemişti ama duvarlardaki fotoğrafları görünce durdu. Charles onunla konuşuyordu.

Duvarda, kadının sahnede şarkı söylediği anlara ait fotoğraflar vardı. Üç çocuğu vardı. Büyük ihtimalle ortanca kızı Elizabeth’le yaşıttı. Çünkü onlarla bir fotoğrafta Elizabeth de vardı. Onu görünce hemen tanımıştı. Kalbi tekledi.

Duvardaki resmi işaret etti.

-O, en soldaki, Elizabeth mi?

Mia o resme baktı.

-Evet. Çocuklarla çok vakit geçirmediler, General Green pek müsaade etmezdi. Ama ben bu eve taşındığımızda babasıyla buraya geldiği zaman o gün hızlıca bir fotoğraf çektirdim.

-Sanırım en küçük çocuğunuz bebekken buraya taşındınız.

-Evet Yüzbaşı. Epey dikkatlisiniz.

Kadını hali vakti yerindeydi. Ama garip olan kısmı en küçük çocuğu doğduktan sonra bu kadar lükse girmiş olmasıydı. Ondan önceki resimlerde eşi yanındaydı ama yeni evlerine taşındıktan sonraki hiçbir fotoğrafta yoktu.

-Eşiniz…

-O vefat etti. Bebeğimiz doğmadan birkaç ay önce… Kazada kaybettik.

Charles ters ters Robbie’ye bakıyordu.

Robbie sorduğu için özür diledi.

-Onun nerede olabileceğine dair bir fikriniz var mı?

Kadın düşünse de bir sonuca varamadı ve onlar da teşekkür edip oradan ayrıldılar.

Kapıdan çıkarlarken ses duydular.

-Charles! Onu bulursanız lütfen bana haber verin.

Charles kafasını sallayarak karşılık verdi. Gece saatlerinde Charles onun eve gitmiş olabileceği umuduyla eve gitti.

Robbie zaman ilerledikçe evde duramıyordu. Nefesinde ve kalbinde bir yük vardı sanki.

Civardaki otellere gidip onu sordu. Hiçbirinde yoktu. Tan vaktine kadar onu bulabileceğine inancı tamdı. Ama bulamamıştı. Aradığı her saniye sanki o an Robbie’ye, onun evine gelecekmiş gibi hissediyordu. Onu kaçırmaktan korkuyordu. Ama gelmiş olsa da Elizabeth onu beklerdi. Bunu neden yapmış olabilirdi anlayamıyordu. Ama Elizabeth’i hastanede ilk gördüğü andan beri kalbinden ve zihninden bir türlü gitmeyen mahcubiyeti onu her saniye geçtikçe daha da kuşatıp sıkıştırıyordu. Bu his ona ağırlık veriyordu, ama gidişinin nedeninin bu olmasına inanmak istemiyordu. Babasını bile bırakması onu her seferinde şaşırtıyordu. Sabah olunca askeriyeye gitmek zorundaydı, aklı Elizabeth ’de, endişe içinde gitti.

Diken üstünde gibiydi. Her an her saniye… Charles’la akşam olunca yine görüştüler. Ama ikisi de bir cevap bulamamıştı. Robbie yine aramaya başlamıştı. Bir aralık evine gidecekken çocukların ona doğru koştuğunu gördü.

-Robbie. Elizabeth neden kaç gündür hiç gelmiyor? Annem onu evinde de görmemiş.

Robbie onun kasabada evi olduğunu bile yeni öğrenmişti. Neden bu kadar az tanıyordu ki onu? Zaman… Elizabeth’in kendisine inandırmış olduğu zamanın daha tam olarak geçmediğini bu günlerde daha da çok anlıyordu. Ama inanmıştı bir kere. Kalbinden söküp atamıyordu onunla sanki uzun zaman önce tanıştığı hissini.

-Elizabeth’in işi var sanırım çocuklar. Hiç gelmiyor.

-En son buradaki duvarın arkasında duruyordu. Ondan sonra hiç gelmedi buraya. Yanımıza gelir sanmıştım.

Robbie şaşırdı.

-Hangi günden bahsettiğini hatırlıyor musun?

-Hmm. Evet. Buraya zırhlı araba gelmişti. Hatta biz de onu görünce koşmuştuk buraya. Sonra Elizabeth’i gördük burada. Ama o bizi görmedi bile.

O an Robbie’nin içinde fırtınalar koptu. Hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaştı. Yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Elizabeth onun babasıyla konuştuklarını duymuştu. Demek o gün kendisine gelmişti. Ama asla tahmin edemeyeceği gerçekle yüzleşmişti. Kaç gündür korktuğu ve istemediği şey gerçeklemiş, ama kendisinin haberi bile olmamıştı. Adımları yavaşladı. Gözleri dolmuştu. Daha hızlı yürümeye başladı. Sonunda karanlık yüzünden seçemediği bir dağın başına gelmişti.

Gözleri dolu dolu yürürken durdu. Onu üzmek ve tüm güvenini sarsmak kendisini bitkin hissettirmeye başlamıştı bile. O, elbette bunu hak etmemişti. Şimdi tek suçu Robbie ile karşılaşmak, onu sevmek ve başı belaya girince onun için endişelenmekti. Kendisine başka biriymiş gibi bakan Robbie, Elizabeth’in bu yaşadıkları için pişmanlık duymaya belki de şimdi başlamıştı. Bunu kendisinin bile bilmediğini fark etti. Sonuca ulaşmasını istediği şeyin uğruna gözleri hiçbir şeyi görmemişti. Belki de pişman olup olmayacağı hakkında bile düşünmemişti. Çünkü şimdiye kadar tüm yaşamı zaten böyle geçmişti. O sadece bir şeyleri bağlayan bir aracı, bir köprü olabilirdi. O arada kaybolabilirdi veya başarabilirdi; her iki durum da sonunda hep sadece kendisini ilgilendiriyordu. Elizabeth gibi birisinin gelip bunu değiştirmeden önceki süreci hep böyle ilerlemişti. Tabii ki o, bu kadar düz bakamazdı buna. Onun şimdi Elizabeth’in gidişinden duyduğu bu müthiş acı gibiydi, hatta o kat kat fazlasını yaşamıştı bunun.

Öğreneceğini hiç tahmin etmemişti. Günün birinde öğreneceğini biliyordu, kendisi söyleyecekti ama bu kadar tazeyken ve daha sonuca ulaşamamışken yapamamıştı. Kalbi derin derin nefes alma isteği duyuyordu sürekli. O bunu yapamıyordu. Onun hastanede ve daha sonrasında sürekli peşinde olan çaresiz yüzü, elleri, hisleri… Bu pişmanlığı uzun süre yaşayacaktı, bu kesindi. Ama şu an sadece onu bulmak ve onun varlığının tanıdık bir yerlerde olduğunu bilmek istiyordu. Bir kez olsun, son kez olsun; onu görmek istiyordu.

Çaresizde dudaklarını aralayıp fısıldadı:

-Özür dilerim. Bunu yapmak zorunda kaldığım için özür dilerim. Benim yüzümden çaresiz kalan aşkım…

Sitemli bir yüz ifadesiyle gülümsedi. Gözlerini yerden ayırmıyordu.

Onun böyle kırılıp sessizce gitmiş olmasına, hesap bile sormamış olmasına dayanamıyordu. Charles’ı düşündü. Robbie’nin bu yaptığı, onu bile derinden etkilemiş, kardeşi için çaresiz kalmıştı. Onun çabaları, koşuşturmaları aklına geldikçe o konuda da suçlu hissediyordu.

Günlerdir patlayacak bomba gibi duran pişmanlığı şimdi ne kadar da çirkin şekilde göstermişti kendisini. General Green hala onun istediği yerde değildi. Hala sonuca ulaşamamıştı ve üstüne bütün hayatını yerle bir ediyordu. Elizabeth ondan gitmişti. Şimdi bununla ne yapacağını bilmiyordu. İçini doldurmuş koca bir hiçlikle misafir evleri de dahil onu aramaya devam etti, alacağı tepkiden korkmadan sadece onun iyi olduğundan emin olmak için.

Charles’ın onu aramak için emniyeti görevlendirdiğini öğrenince bile umudu yoktu. Onu bulsalar bile geleceği kesin değildi. Gelseydi bile Robbie’yi görmek bile istemeyecekti. Ondan özür dilemenin türlü yolları geliyordu aklına ama hiçbiri tam değildi. Aklı sürekli onu buldukları ve evine döndüğü haberinin gelmesindeydi.

Mia evinden sabah erkenden aceleyle çıkmış, kışlık bir eve gelmişti. Burası kendisinin eviydi. Kapıyı çaldı. Kapı açılınca içeri geçip şömineye dayanıp koltukta oturana baktı. Yüzünde en ufak bir kıpırdanma olmayan Elizabeth, sürekli aynı noktaya bakıyordu.

-Buraya gelmeme izin verdiğin için teşekkür ederim Mia Teyze.

-Lafı bile olmaz. Ama, seni günlerdir yalnız bıraktım; sırf sen öyle istediğin için. Artık merak içindeyim Elizabeth, neden bu hale geldin? Neden düşünmek için apar topar uzaklaştın hayatından?

Günlerdir babasını ve Robbie’yi düşünüyordu. Çıkmaza düştüğü anlarda gözyaşları dökülüyordu gözlerinden ama artık bunlara karşı hissi yokmuş gibiydi.

-Altından kalkamadım. Sanırım kalkamayacağım.

-Dün Charles geldi.

Elizabeth onun adını duyunca gözlerinin dolmasına engel olamadı.

-Seni çok merak etmiş Elizabeth. Deli gibi dolanıyor. Lütfen bari sadece ona söyle.

-Charles’ın beni affedeceğini bildiğim için ona da herkesle beraber bunu yapmak beni üzüyor. Ama o beni koşulsuz affeder, biliyorum.

-Sadece Charles da değildi.

Elizabeth şaşırdı. Gözleri büyüdü.

-Yoksa… Yoksa babam da mı?

Mia kafasını salladı.

-Hayır, Yüzbaşı… Adı, hah Robbie. Dün bana o kadar çok soru sordu ki adını bile unutmamışım bu yüzden.

Elizabeth kafasını öne eğdi. Ne hissedeceğini bile bilemiyordu. Neden gittiğini bilmeden aramıştı demek ki. Bulduğunda alacağı tepkiyi bilmeden aramıştı. İyi ki bulamamıştı.

-Gizli tuttuğun için minnettarım sana Mia Teyze.

Mia ona baktı. Uzun süre yüzünü inceledi. Bakışlarını yere düşürdü.

-İstediğin kadar kal burada. Ama lütfen sonunda mutlu olacağın bir karar ver.

Elizabeth kapı kapanınca başını ellerinin arasına alıp bekledi.

Hayatı, sevdiği insanların onun tüm sevgisini sömürmesiyle geçmişti. Bunun kaderi olduğuna emindi. Birkaç gündür sadece bunu düşünüyordu. Charles bile kardeşi olduğunu öğrendikten sonra o eve gelince onu görmek istememeye başlamıştı. Charles’ın ona o zamanlar da derin bir değer verdiğini öğrense de Elizabeth’in sevgiye en muhtaç olduğu zamanlarda, özellikle annesinin yanında ona düşman gibi bakardı. Uzun seneler boyunca gizli bir sevgisi de olsa bunu ona tam olarak hissettirememişti. Babası buna başlayan ilk insandı zaten. Hala babasına çok bağlı hissediyordu. Az önce kalbinden inanmasa da babasının onu merak edip arayıp soracağı haberini duymak istemişti. Robbie’nin kendisini araması… Acaba neden gittiğini bilseydi yine arar mıydı? Kalbi “evet” diyordu. Bu histen günlerdir kurtulamıyordu. Buraya çivilenmiş gibi kalması bu his yüzündendi. Mantığı ters görüşteydi. O, bunu babasının aleyhine yapmıştı. Elizabeth bir kenardan bakınca Robbie’nin bunu yapacak hırsı olduğunu görebiliyordu. Bu hırs, ona olan sevgisinden daha baskındı onun yüreğinde. Hisler demek ki davranışlara bu kadar net yansıyordu. Babasının yapmadığına emin olmak istiyordu. Ama onun son günlerde eve gelmemesi bile garipti.

Hava gittikçe kararmıştı. Yatacağı odaya gitti. Yatağın üzerinde, gözlerindeki ağırlığa rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Gözleri yaşarıyordu. Ağlamak ona günlerdir saçma gelse de galiba artık kalbi bunu aradan çıkarmak istiyordu. Sessizce ağlamaya başladı.

Uyuyamayacağını anlayınca odadan çıkıp dış kapıya çıktı. Oradaki sandalyelerden birinde oturup uzaklara bakmaya başladı. O sırada ağaçların altında bir silüetin hareket ettiğini fark etti. İlkin içinde bir korku hissetti. Ama o gölge yürüyüp ışığa çıktıkça içindeki korku kaybolmuştu. Bunu o an anlamamıştı.

Robbie onun kendisini gördüğünü anlayınca koşar adımlarla önüne kadar geldi. Elizabeth ona ne söylemek istediğini kendisi de bilmiyordu. Ama belki ona ne kadar kızgın olduğunu hissetmek bile hiçliğin ortasındaki duygularına çekidüzen verecekti.

Robbie hızla artan nabzının etkisinde, ama rahatlamış bir sesle konuştu.

-Buldum seni. İşte buradasın. Neden bir şey söylemeden gittin Elizabeth?

-Burayı nasıl…

Robbie mahcuptu ama sonuç dolayısıyla yaptığından utanmıyordu.

-Bayan Mia’yı takip ettim.

-Nasıl yaparsın bunu? Nasıl bu hakkı buldun kendinde?

Elizabeth ayağa kalkıp arkasını dönecekken Robbie bir adım attı.

-Gelme. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Sadece senden uzaklaşmak istiyorum.

Robbie çatallı çıkan sesiyle konuştu. Gözleri, rüzgârın ve söyleyeceklerinin etkisiyle yaşlıydı.

-Söyleyeceğin her şeyin anlamsız kaçacağını biliyorsun.

Elizabeth bu sözler üzerine ona döndü.

-En azından bunu anlamana sevindim. Söyleyeceğim sözlerin hiçbir anlamı yok.

Sahte bir gülümseme oturdu dudaklarına.

- “Neden yaptın? Sana, her seni kaybetme korkusuyla döktüğüm gözyaşlarım hiçbir anlam ifade etmedi mi? En ufak bir pişmanlık duymadan nasıl baktın yüzüme?”

-Sen beni gördün zaten Robbie. Yani bu soracaklarımın hepsine cevap verdin zaten. Sana hislerimden tekrar mı bahsedeyim? Hayır, cevap verdin. Ama umarım kendini tehlikeye attığına değer, sonuç herkesi mutsuz etse bile umarım seni çok mutlu eder.

-Sana pişmanlığımdan bahsetmeyeceğim.

Gülümsedi.

-Değilsin çünkü. Yüzün… En ufak bir pişmanlık yok orada.

-Bu yaptığımın tek ağır sonucu senin gitmen oldu.

Gözlerinde yaşlar vardı ama kararlıydı.

-Ben, buna mecburdum Elizabeth. Çaresizce bekleyemezdim. Adaletin bu kadar gizlendiği, masum çocukların vurulacağı silahların şimdiden satılmaya başlandığı zamanda ben buna mecburdum. İlk ölen ben de olsam sorun yoktu. Bunu seni düşünmeden yapmadım. Ama ilk zamanlarda söyleyemezdim. Gittikçe zorlaşsa da sana söyleyeceğim gün, beni anlayacağına inandım.

Elizabeth bir anlık onun yüzüne baktı. Pişman değildi ve söylediği sözleri anlamlı yapan şey, vazgeçmediği kararlılığıydı.

-Ben…

Robbie ona dikkatle baktı. Kendisine bir şeyler söylesin istiyordu.

Elizabeth’in sesi güçsüzdü ama samimiydi.

-Gördün işte. O benim yıkımımdı. İçten sevgi duyduğum herkes gibi yaptın sen de. Bu benim peşimi bırakmayan lanetim galiba.

-Hayır. Öyle değil.

-Söylediklerin seni haklı çıkarıyor. Ama suçundan emin olmadığın kişileri nasıl…

-Eminim.

Elizabeth babasının bunu yapmasından şüphe duyuyordu. Şimdi bu, canını iyice yakıyordu.

Onun gözlerinin içine bakarak konuştu;

-Sana kızgın olduğumu, hatta seni görünce senden nefret edeceğimi düşünmüştüm. Ne kadar aptalım.

Adımlarını Robbie’ye doğru attı. Eliyle onun yanağına dokundu.

Sesinde hala silemediği bir sitem vardı.

-Seni görünce tek hissettiğim aslında gelmeni ne kadar çok istediğimmiş. Sen buraya doğru yürürken birçok sorunum çözüldü bile sanki. Sorunum sen de olsan…

Robbie onun elini tutup yaşlı gözleriyle gülümsedi.

-Kalbim, seni derinden seviyor Robbie. Şimdi bile sen gururumu kırmışken sana bunu söyleyecek kadar…

-Sana bunları hissettirmek istemezdim. Ben…

Elizabeth acıyla gülümsedi.

-Hislerimin hala değişmediğinin farkındasın. Sana bir oyuncak daha veriyorum. Çıkarlarına göre koymak istediğin yere koyarsın kalbimi yine. Bu sefer özgürsün. Ama bu sefer ben üzülüp seni görmeye gelmeyeceğim. Kalbim de delinse korkudan; bunu severek yaptığını bildiğim için çıkmayacağım karşına.

Robbie bu sözler karşısında her şeyini kaybetmiş gibi bir hisse kapıldı. Bu sözler sanki onun felaketiydi. O hızla giderken onu durduramadı bile. En az kendisi kadar kararlıydı ve sesi taş kadar sertti.

Onun gidişini izledi. Rüzgârın etkisiyle dalgalanan saçları kalbinin acısından başka hissettiği ilk şey oldu. Onu tamamen kayıp mı etmişti ruhunda? Hislerini inkâr etmeden ondan uzaklaşması duygularını yerden yere vuruyordu. Artık gitmişti.

Elizabeth kapıyı kapatır kapatmaz zorla tuttuğu gözyaşlarını bıraktı. Kendisine sinirleniyor, hırçınca gözyaşlarını siliyordu. O, buraya bir şekilde gelip onu bulmuş olsa da ona karşı öfkesi bitememişti. Kalbi çok netti, en ufak bir karışıklığı yoktu. Onu hala sevdiğini, seveceğini söylemişti. Öyle olacağını hissediyordu. Ona dokunup gözlerine baktığında geri adım atmaktan korkup o soğuk cümleleri söyledi zihni, çünkü yüreğinin en içinde ona kırgındı.

Perdeyi aralayıp dışarı baktığında hala gitmemişti. Arkası dönük, bekliyordu. Hiç gitmeyecek miydi? Hayır. Yürümeye başladı. Robbie, onun gözlerindeki kararlılığına ve itirafına rağmen kendisinden uzaklaşmak istediğini söyledikten sonra bunları kabullenirdi. Belki başka şeyler söylemiş olsa gitmez beklerdi. Onun yavaş yavaş uzaklara doğru adım attığını görünce sözlerinin etkisini tam olarak anlayabildi. İstediğini yapmasına rağmen neden ona koşmak istiyordu? En sonunda o, ortadan kaybolmuştu.

Gecenin sabahında Mia, günlerdir ulaşmaya çalıştığı General Green’e sonunda ulaşabilmişti.

General Green ona umursamaz bir bakışla baktı.

-Ne işin var burada?

-Elizabeth kayıp, evi terk etti. Haberin var mı?

General oturduğu yerden doğruldu.

-Nerede?

-Kaç gündür kızından haberin bile yok. En azından biraz olsun şu kıza özen gösteremez miydin?

General alayla gülümsedi.

-Sen bana insanlara, kızıma göstereceğim özenden mi bahsediyorsun? Ben kızıma senin dediğin gibi biraz özen gösterseydim sen çoktan mezarda olurdun. İyi ki özen göstermiyormuşum değil mi?

Mia aynı şekilde ona bakıp gülümsedi.

-Mezara girecek ilk kişi sen olmalıydın.

-Sen kendini gerçekten masum mu sanıyorsun? Kötü adam benim, sen iyisin. Öyle mi? Ben en azından saman altından su yürütmüyorum. Ona karşı en baştan beri kötüydüm. Ona yaptığım kötülükleri unutup bir gün ona sarılmayı bırak, dokunmadım bile.

-Buraya bunları konuşmaya gelmedim.

-İşine gelmedi çünkü. Neyse, zırvalama da söyle. Nerede?

-En azından bana geldi. Kış evinin anahtarını verdim ona. Orada şimdi. Sen günlerdir neden böylesin?

General Green sustu.

-Beni ilerleyen günlerde bulamayacaksın.

Mia sinirle ona yaklaştı.

-Bu gizlenip kaçma saçmalıklarını bırak da ipleri tekrar eline al. Ölmek mi istiyorsun? Tek başına öl o zaman. Senin böyle yapmaya devam etmen bizi de batıracak. Tek sen mi soruşturulacaksın? Her şeyin ortaya dökülecek. Cehennemde yanmayı hak ediyoruz ama ben ölene kadar Elizabeth’le yüzleşmek istemiyorum. O…

Bakışlarını önüne düşürdü.

-Charles onu sormak için bana geldi. Bunu Elizabeth’e söylediğimde senin de onunla kendisini aradığını sanıp gözlerini dikti bana.

General bu duyduklarından rahatsız oluyordu.

-Ama babası daha kızının gittiğini bile bilmiyor.

-Elizabeth’le çok ilgiliymiş gibi davranmayı kes. Tiyatro çeviriyorsun sanki. Kışlık evine almış. Kahkaha attı. O ev zaten Elizabeth’in. Sahip olduğun tüm lüks Elizabeth sayesinde geçti eline. Şimdi buradan git. Bir daha düşme peşime.

-Sana bu saklambacından kurtulman için öneri veriyorum. Elizabeth seni kurtaracak tek kişi. Tüm pisliğini başkasına yıkarsın ama ona yaptıklarını sadece o örter. İnanırsa örter. Git Elizabeth’i evine geri götür. O sana inanacak, sana herkesten daha sadık. Görmüyor musun?

-Söylediğin şeyden tek bir kişi kazanç sağlıyor: o da sensin.

-Saklandıkça daha mı az dikkat çekiyorsun? Ortaya çıkmazsan her şey çok çabuk gelişecek zaten.

-Burada öylece oturmuyorum bende.

-Kimin ilk seni korkutmaya başladığını biliyorum: Yüzbaşı Robbie. Geçen gün Charles’la Elizabeth’i aramaya gelen kişi… Sen değildin, o geldi. Elinden her şeyini alıyor. Şimdi de kızını almış. Elizabeth tüm sevgisini ve sadakatini başkasına yöneltiyor şimdi de.

-Bunu yapmaz. Hem sen hala kurtulmak için beni kışkırtmaya çalışıyorsun.

-Senin yaptıklarını duysa seni bırakmaz mı sanıyorsun? İnsana olan sevgi yorulmaz değildir. O da yoruluyor artık. Sen sana inananlarla değil, senden fayda sağlayanlarla zaman geçiriyorsun. Buna ben de dahilim. Belli ki Elizabeth hepinize sırt dönmüş. Yüzbaşıyı ancak Elizabeth yavaşlatır. Onun sana olan sevgisini biliyor.

General böyle saklanmanın işe yaramayacağını biliyordu. Robbie’nin bu kadar ailesinin içine girip generale bunları yapması onu kızdırıyordu. Elizabeth… Bunu yapmalıydı.

Ayağa kalkıp odadan çıktı. Mia arkasından gülümseyip oradan ayrıldı. Charles sabahtan akşama kadar yine Elizabeth ’den bir haber alamamış olmanın sıkıntısıyla bahçede oturuyordu. Birkaç dakika sonra babasının arabasının sesini duydu. Hızla ayağa kalkıp koştu. Bahçe kapısını açınca şaşırdı. Elizabeth babasının yanında, eve dönmüştü.

-Elizabeth! Neredesin günlerdir? Her yerde seni aradım.

General içeri giriyordu.

-Demek ki her yeri aramamışsın. Elizabeth, geç hadi içeri. Bir daha böyle bir şey duymayayım. Evden ayrılmak ne demek?

Kendisi hakkında dolanan lafları, sözleriyle öylesine savuşturuyordu ki, bu Elizabeth’in ona inanmaya devam etmesine neden oluyordu.

Elizabeth babasının gelip ona küçükken olduğu gibi elini uzatıp eve getirmesinin üstüne gerçekten bir yere ait olduğunu hissetti. Babası eve girince Charles’a baktı. Gözlerini kaçırdı.

-Charles, beni affet. Bu korkuyu hak etmediğini biliyorum.

-Kafa dinleyeceksen de en azından haber verseydin. Kaç gündür herkesi uğraştırıyorum.

-Haber versem de yapacaktın.

-Evet ama ne bileyim, en azından bu kadar endişelenmezdim. Neden gittiğini söyleseydin bari.

-Özür dilerim.

Charles günler sonra derin bir nefes aldı. Yaklaşıp ona sarıldı.

-Sakın bir daha yapma. Gel hadi.

Yavaşça yürümeye başladılar.

-Babamla döndün bir de. Çok şaşırdım. Nasıl oldu bu?

-Babam beni arayamaz mı?

-Onu biliyorsun. Birilerine buldursa da bundan rahatsız olduğu için, gözünün önünde durmamız için aratır. Seni almaya bile gelmiş.

-Babam beni buldu ve elini uzattı.

-Çok mutlu oldum, inan bana. Benim yapamadığımı yaptı. Ama neredeydin?

-Oraya gittiğini biliyorum ama ben söylemesine izin vermedim.

-Bayan Mia değil mi? Babama da o söylemiştir.

Elizabeth kafasını salladı.

-Seni aradığımızı söylediğimizde çok da endişelenmedi. O an anladım. Bilmese deliye dönerdi.

Elizabeth gülümsedi.

-Evet, onun sayesinde biraz dinlendim.

-Ama ne oldu? Bu arada, Robbie’ye söylememiz lazım. Sabahlara kadar otelleri, misafir evlerini aradı. Ona senin gittiğini söylediğimde ve seni arayacak yerimiz kalmadığında ceketini sırtına atıp oralarda seni aramaya gitti. Birilerine bile aratmadı. Hep kendisi aradı.

Elizabeth bunları başka yerleri izleyerek dinledi.

Charles anlamaya başlıyordu.

-Ben babamla ilgili sanmıştım ama sen ondan uzaklaşmak için gittin değil mi? “Kaç kişiyle tam olarak birbirinizi anladığını düşündün?” Bana bunları Robbie’den bahsederken söyledin. Ona söylemeden gitmezdin.

-Bunlar önemli değil. Biraz yatağımda uyumak istiyorum. Tekrar özür dilerim. Sana söylemek isterdim ama o an tek isteğim gitmekti.

Odasına çıkıp kapıyı kapattı.

Demek alacağı tepkiyi ve uzaklaşma sebebini bilmesine rağmen ısrarla aramış ve sonunda bulmuştu. Babasının onun söylediklerini yapabileceğine inanmıyordu. Babasına sırtını dönemezdi. Robbie, sırf bunun için her şeyi ezip geçmişti. Hiçbir şey umurunda olmamıştı. Masum insanlar… Evet, gerekçesinde haklıydı ama babası… İçi içini yiyordu. Babasının suçlu olduğuna dair hiçbir şey çıkmamıştı ve babası gayet rahattı. Bunlara inanmak istemiyordu.

Robbie artık soruşturma süreciyle ilgilenmiyordu. Sonuca gidecek yollardan bile emin olamıyordu. Bu konuda sonunda suçluların ortaya çıkacağından emindi. Bu kişilerden birinin Elizabeth’in babası olması onun için kesindi. Ama bunu artık gerçekten yetkililere bırakacaktı. Daha fazla Elizabeth’in karşısında, ona zıt olmak istemiyordu.

Askeriyedeyken Robbie’yi gören Charles hızlı adımlarla ve sevinçle onun yanına gitti.

-Robbie!

Robbie arkasını dönüp ona baktı.

-Robbie, Elizabeth eve döndü.

Robbie bunu duyunca heyecanlandı. Kendisini daha fazla soyutlaştırmamasına sevindi.

-Ne zaman geldi?

-Bu sabah. Babam gitmiş almış onu kaldığı yerden.

-Bayan Mia’nın evinden yani.

Charles şaşırdı.

-Sen nereden biliyorsun?

-Bayan Mia neden bize bunu söylemedi? Babanın mı bulup getirmesi gerekiyordu?

-Açıkçası buna ben de kızdım. Kardeşim diye dil döktüm ama o, bunu umursamamış bile. Ama her neyse… Geldi sonunda.

Konuşmayı kafasında bitiren Robbie oradan uzaklaştı. Günlerdir Bayan Mia’da çözemediği şeyler vardı. Şimdi bir de annesinden kalan tek yadigâr insan olan bu kadın Elizabeth’i babasına mı teslim etmişti? Hem de arkadaşına ve onun kızına en baştan yabancı muamelesi yapan babaya?

Bunu düşündükçe yorgun hissediyordu. Kafasını koyabilecek yerler bulup dinlenmek istese de bunu yapamıyordu. Şüpheleniyor, zaman geçtikçe daha da şüpheleniyordu.

Gece olmasına yakın evine gitti. Bayan Mia’nın evi, sonradan sahip olduğu varlıklı yaşamı… Eşinin ölümünden sonra hayatı nasıl birdenbire değişmişti? Hem de o sıralarda Elizabeth’in de annesi ölmüşken…

Sabaha karşı Elizabeth’in büyük bir haksızlığın içinde olduğu sonucuna varınca birdenbire düşünceleri sustu. Elizabeth şimdi mutluydu. En azından o öyle düşünüyordu. Eğer düşündükleri yanlış çıkarsa hayatından tamamen çıkmazla kalmaz, kalbinden de Robbie’yi çıkarırdı. Ömür boyu biterdi onun için. Ama Robbie düşüncelerinden emindi ve duyguların hassas olmasıyla değil, gerçeklerin ortaya çıkmasıyla ilgileniyordu. Annesi yaşasaydı Elizabeth’i öyle bir ortamda yaşatır mıydı? Yaşattı diye düşündü. Ama o zaman hastaydı ve küçük kızının gideceği bir yer yoktu. Şimdi zamanı gelmişti. Ölüm döşeğinde olmasa kızını seve seve bir başına büyütürdü. Ama Elizabeth yalandan da olsa bunları istiyor gibiydi.

Hızla nefes aldı. Düşünmekten yorulmuştu artık. Başını iki elinin arasına alıp bir süre öyle kaldıktan sonra uykusuz bedeniyle evinden dışarı çıktı.

Bütün gün bunları düşünmeye devam etmişti. Yorgun hissediyordu. Elizabeth’le konuşmasından beri uyusa da uyumasa da sürekli yorgun ve çıkmazda hissediyordu.

Ayakları operaya doğru gitmeye başladı. Görüp konuşmak için değildi. Onun orada olma ihtimali için gitti. Operanın onu hatırlatmasına bile gülümsedi. Dış kapıda, içeriden çıkan insanları izlemeye başladı. Dünya onlar için belki daha geniş bir yerdi. O gece kendisine sarılıp aşkını itiraf ettiği anı düşündü. Şimdi onu kendisinden uzaklaştırmıştı. Kapıdan çıkan insanların içinde Elizabeth’i hemen fark etti. Onlarla yürüyüp kendisinin önünden geçerken hiç bakmadı bile yüzüne. Daha sonra insanlar onun yanından birer ikişer ayrılınca tek kaldı. O an durdu. Robbie onu izliyordu. O durunca bir iki adım attı. Arkasını dönen Elizabeth ona doğru yürümeye başladı.

Karşısında durup yüzüne baktı. Robbie bu an için, onu gördüğü için şükrediyordu. Sakin ama yorgun sesiyle konuştu:

-Aynı sergilenen tablomdaki gibi olduk. Meğerse bu ayrılışımızı çizmişim.

Cevap vermedi.

-Oradaki kadının adamı, ondan daha çok sevdiğini düşünürdüm hep onu çizerken. Bu yanlıştı. Kadının isteyerek onu bırakmadığına emindim. Ayağında prangalar olan biri nasıl istediği gibi karar verebilir ki?

Hala konuşmuyordu.

-Buraya geldim çünkü seni özlüyorum. Geldiğimi bilmesem de ayaklarım beni buraya getirirdi. Yokuş demiştim sana. Elizabeth, ben o yokuşta düştüm ve artık kalkamıyorum oradan. Sana söyledim…

Sözünü kesti.

-Kadının daha çok sevdiğini söylediğin kısım, o doğru. Ama isteyerek bırakıp bırakmadığı konusunda emin değilim.

Gözünden bir iki damla yaş düştü. Gözlerinin önüne düşen saçlarıyla beraber onları hırçın bir şekilde eliyle itti.

-Neden ağlıyorsun?

Elizabeth sessizce arkasını dönüp yürümeye başladı.

Robbie onu kolundan tutup durdurdu.

-Gitmek istiyorum Robbie. Ne demek istediğimi bile bilmiyorum. Lütfen…

-Ne demek istediğini biliyorsun. Bunu bana söyleyemezsin.

Yaklaştı.

-Bana istediğin, içinden geçen her şeyi söyleyebilirsin Elizabeth. Çünkü ben senin bu hisler için var olan ruhundan parçalar taşıyorum. Seni anlarım, seni anlamak istiyorum.

Robbie onun rahat hissedemeyeceğini düşünüyordu. Öyleydi. Onun sahtelikler için yaşamak istemeyeceğini, bunu yapamayacağını biliyordu. Sevindi.

Elini yüzüne uzattı. Sinirle ittiği saçlarına dokundu.

-Neden böylesin?

Gülümsedi.

-Beni terk ettiğin andan beri süren duygularımı aynı anda benimle yaşamak mı istiyorsun?

-Hayır, istemiyorum. Sen daha fazla yaşa istiyorum hatta.

Robbie’nin soluk yüzüne baktı.

-İçim rahat değil.

Biliyordu. Böyle hissedeceğini biliyordu. Temiz kalbi işte onu gördüğü ilk anda bunları itiraf etmişti.

-Ne konuda rahat değilsin?

-Senin yüzünden işte Robbie. Bana bunu yapmasan belki ben koşarak sana gelecek herkesten, samimiyetsizliklerden yorulunca sara sarılacak ve her şeyi arkamda bırakacaktım.

-Bunu yapmaman için hiçbir neden yok. Sana söyledim Elizabeth. Ne olur anla ve affet beni. Mecbur kaldım. Baban değil başka biri de olsa yapardım bunu.

-Kendini bir düşmana nasıl teslim ettiğini anlayamam. Başka bir yolu daha olmalıydı.

-Yoktu. Aradım, düşündüm, sordum. Yoktu.

-Ama seni kaybedebilirdim. O kadar basit değil bu.

Robbie gergin yüzünü bir an rahat bıraktı.

-Beni affedeceğine inanıyorum.

Elizabeth şaşkınlıkla onun yüzüne baktı.

-Evet, inanıyorum. Bana olan sevgine güveniyorum. Bin tane neden arayıp affedeceksin beni. Ben seni bekleyeceğim. Yaptığım şeyi değiştiremem. Ama bana kızgın da olsan hislerinin değişmediğini söyledin. Bekleyeceğim. İstediğin kadar beklet beni, sabırla o günü bekleyeceğim.

-Seni bir kez hiçbir şey söylemeden terk etmeme rağmen nasıl emin olabiliyorsun?

Bunu hiç sorgulamamıştı. Ama yapmayacağını düşünüyordu. Ona çok güveniyordu.

-Ben de sana çok inanıyordum Robbie. İnan bana beni arkada bırakıp kendini ölüme atacağına inanmazdım mesela. Ama oluyormuş.

-Hislerinden aldığım umuda tutunmak istiyorum. Bu şekilde cevap vermeni beklememiştim, evet. Ama ben yapsam da sen intikam almazsın benden, inanmak istiyorum.

Elizabeth gülümsedi.

-Bir şeyi kabul edersen inancının doğru olup olmadığını sana söyleyeceğim. Tablodaki kadının adamı daha çok sevdiğine artık inanmıyordun. Son konuşmalarından anladığım kadarıyla kendinle çelişiyorsun. Kadının yapmayacağına eminsin.

Robbie onun zihnindeki labirentin uçsuz bucaksız olduğunu seziyordu.

-Sen de kadının daha çok sevdiğini kurduğun cümlelerle söylüyorsun. Kabul et, kadın daha çok seviyor.

Robbie ona baktı. Ona olan sevgisinin durup hesaplayabileceği haddi yoktu ki. Çok düşünmeden cevap verdi.

-Tamam. Kabul edeceğim. Ama kadının ayağındaki prangalar için bunu kabul edeceğim.

-Neden böyle söyledin?

-Çünkü bu resim hakkında en çok şeyi ben biliyorum.

-Tamam, neden diye sordum?

-Sen bana kabul ettirince cevabını söyleyecektin. Hadi, ben kabul ettim.

-Tam olarak değil. Beni geçiştirmek için iç yüzünü bildiğin şeyi kabul ettin.

Robbie onun elinden tutup kendisine yakınlaştırdı.

-Seni asla geçiştirmem. Ama cevabını istiyorum. Söylersen zaten devamını anlatırım.

Elizabeth onun elini ellerinden uzaklaştırdı.

-Sana öfkem geçmedi. Ama senden intikam almam. Asla yapmam bunu. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, çaresizlikle alınabilecek en zor kararı almışsın. Zaten bu yüzden kızgınım sana. Kendini düşünmediğin için… Senin yerine biraz ben düşürsem belki sen de durup düşünürdün. Sana kızgın olan yaşama isteğinim ben senin aslında. Ya da ölmek istemeyen kalbinim.

Robbie ona hayranlıkla baktı. Kalbinde sanki bir kuş, kanat çırpmaya başlamıştı. Onun sevgisine umudunu bağlamakta haklıydı.

Elizabeth durup düşündü.

-Ama bir yolu seçmek zorundayım Robbie. Sen de biliyorsun, kısa zaman sonra belki de hayat benim yerime seçim yapacak. Ben işte o zaman sana geleceğim. Şimdi gidiyorum. Çünkü o yol ben çabalamazsam bana kapanır. Senin kapılarını bana kapatmayacağına inanıyorum. Geldiğimde o yokuşun sonunda olacağını biliyorum.

Cümlesini bitirince arkasını dönüp uzaklaştı.

Robbie o yürürken gülümsüyordu. Onun bir gün kendisine geleceğine emindi. Şimdi sadece o günü bekleyecekti.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Yazara not yoğun olabilirim ama daimi okuyucunuzum efenim🌸

    1Yanıt
  • Ağlıyorum bu nasıl bölüm kaleminize sağlık o kadar güzeldi ki aktı gitti bölüm su gibi👏👏👏

    1Yanıt