

KURŞUN
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Bütün gün Robbie’ den aldıkları bilgiler üzerinde düşünen askerler hastaneye daha fazla uğramıyordu. Robbie, soruşturmadan alınan General Green’i ortalarda görmemişti. General Bennet gün bitmeden ziyaretine geldi. Birkaç dakika sonra olay hakkında konuştular:
-Yangının soruşturması bir ay geçtiği halde çok yavaş ilerlemesi nedeniyle kafa karışıklığı oluşturuyordu.
-Generali baştan aldılar sayılır. Başkaları da olaya el attı şimdi. Sınırdan çıkacağına emin oldukları savaş için silah kaçırıyorlar. Ve birileri bunu bir türlü sonuca ulaştıramıyor. Küçük bir kıvılcım bizi sona ulaştırabilirdi.
Bennet ona imalı bir bakış attı.
-Bu kıvılcım senin vurulmandı. Biliyorsun değil mi?
-Evet, maalesef… Ancak üst üste gelen kötü olaylar birilerinin uyanmasını sağlayabiliyor. Keşke hiç yaşanmasaydı.
-Evet Robbie, keşke bunu hiç yaşamasaydın. Tam da nöbet bitiminde yaşadın bunu. Epey trajik…
Robbie olduğu yerde doğrulup yatağın üzerine oturdu. Bennet aklına bir şey gelmiş gibi baktı ona.
-Sana herkesin içinde bunu neden yaptın demeyeceğim. Sende bir türlü kıramadığımız bir dik başlılık var. Sonuç felaket de olsa yapıyorsun. Düşünmeden hareket etmen canından etmesin seni, dikkat et.
-Düşünmeden hareket ettim orada evet. Ama bu ilk ve tekti. Ondan başka bir örnek yok.
Bennet şüphelendiği şeyi bir türlü soramıyordu.
-Sonuçlar seni memnun ediyor gibi.
-Şu anlık öyle.
Konuyu değiştirmek isteyen Bennet ona baktı:
-Bunu yaptığının haberini bana veren kişi kimdi, biliyor musun?
-Hayır.
-Elizabeth verdi haberi bana.
Robbie şaşırıp kaldı.
-Çok üzgün görünüyordu. Onun dışında bir de soru sordu. Üstü kapalı ama anlaşılırdı.
-Ne sordu?
-Babasının bir askerine bile isteye zarar verebileceğinden korkuyor anlaşılan.
-Ne dediniz?
- “Tanıdığım kadarıyla yapmaz” dedim. Ama şimdi şüphelerim var.
-Neden fikrinizi değiştirdiniz?
-Dur bakalım. Bekleyip göreceğiz. Elizabeth tam bir melektir. O, bu soruyu senin için sordu. Robbie, eğer bunu yapacak ona umut vermeye devam edeceksen…
Robbie ani bir sinirle ona baktı:
-Umut vermiyorum. Bunu öyle bir şekilde söylüyorsunuz ki, sanki ben umursamıyorum gibi…
-Kızma, tamam. Aranızda ne geçiyor bilemem.
-Bu yüzden söylüyorum işte. Lütfen bunu öylesine bir şeymiş gibi konuşmayın. Bu kadar çabuk olacağını bilmezdim ama birçok kişi sanki bunu dünyada bir fazlalık gibi görüyor.
Bennet hafifçe sesini yükseltip sonra alçalttı:
-Bunu söylememin nedeni… O soruyu sormasının nedeni seninle babası arasında kalması. O ne olursa olsun babasından vazgeçmez. Sana sadece bir kez şunu söyleyeceğim, ikinizin de iyiliği için: Sakın babasının ona karşı kullanmaktan çekinmeyeceği bir zaaf haline gelme.
Robbie bu düşünceli söze karşı çıkamadı.
-Generalden en ufak bir çekincem yok.
-Elizabeth’in var ama. Onu engelleyemezsin.
-Engelleyemem evet. Ama…
-Zaafını ortadan kaldırırsın ama, değil mi?
-Bugün çok üstüme geliyorsunuz. Vuruldum ben.
Gülümsediler.
-Bakın size karşı saygısızlık yapmak değil amacım. Ama o istemediği sürece ondan uzaklaşmam.
Sustular. Robbie çekinerek sordu:
-Sizden başka herkes beni yargılar bu soracağım soru için. Ama ben şüpheleniyorum.
-Neyden?
-O zaman ben dokuz yaşındaydım. Yirmi yıl önce… Ama askeriyeye girince General Green konusu açılırdı bazı geceler. Fısıldayarak konuşurlar, ondan şüphelenilen bir olay hakkında konuşurlardı.
-Bu soruyu daha önce de sordun bana.
-Evet ve hatırlamanızı istiyorum. Generalin eşi bir davette hakaretlere uğruyor ve o küçük kıza ve hasta kadına sırt dönmekle suçlanıyorlar. Eşi kendini tutamayarak dışarıda generale hafifçe bağırıyor:
“O ikisi ancak ben ölürsem kurtulur sefilliklerinden, ya da tam tersi olursa.”
-Çok fazla anlam içeren bir söz bu, farkındasınız siz de.
Düşününce gözlerine bir anlığına dolan yaşlarla yutkunmakta zorlandı.
-O zaman daha çok ayrıntı vardı, şimdi tam hatırlamıyorum. Elizabeth’in adını bile bilmeden, yabancı bir gayrimeşru çocuk; hatta daha ağır hakaretler ederek onu betimleyenler de o anne ve kıza acıyanlar da generali ve eşini rahatsız ediyordu.
Bennet başını yere eğmiş, sanki o yangının çıktığı güne gitmişti.
-Siz o kızı yolda şans eseri bulduğunuzu söylemiştiniz. Elizabeth’le tanışmadığım için bana rahatça anlatmıştınız neyse ki…O zaman söylediğiniz bir sözü unutamıyorum:
“O kız eğer ki çocuk aklıyla kaçıp kaybolmamış olsaydı annesiyle beraber o yangında can verecekti.”
Bir anlık sadece şimdiyi düşündü. Robbie bu cümleden korkmuştu. Devam etti:
-Öyle ki o anı bile unutamıyorum, o zaman da on sekiz yaşındaydım ve o gün yatakhaneye gidince düşündüm uzun uzun, o küçük kızın kaçıp kurtulmuş olmasına şükrettim. Bir daha da sorgulamadım bu olanı.
-Şimdi neden?
Robbie onu duymamış gibi devam etti:
-Sonra olanları da duydum tabii. Yangından sonrasını… Çocuğun yaşadığından habersiz olay yerine gelen Green, üzülmüş rolleri kesip kadere isyan ediyor. Yabancı çocuğuna evini açıyor. Kısacası annesi ölüyor ve böylece Elizabeth sefil hayatından kurtuluyor. Generalin eşinin dileğinin yarısı gerçeklemiş oluyor, tamamı gerçekleşecekken çocuk bunu engelliyor.
-Bunları düşünmeyi derhal bırak. Onu hiçbir şeyle suçlayamazsın, biliyorsun. Eşinin kızgınlıkla söylediği bir cümle sadece.
-Generalin mantık evliliklerine inandığını biliyorsunuz. Yakın zamanda da oğlunu albayın kızıyla evlendirdi. Albaya birdenbire daha mühim görevler verildi. Konumuz bu değil tabii. Yangının peşindeki aylarda Green, albaylıktan generalliğe yükseltildi. O zamana kadar çok çabalamış olsa da bunu yangından sonra başarmıştı. Eşinin babasının zamanın orgenerali olduğu zamanlar terfi etmişti.
-Burada seni durdurmak zorundayım.
-Son bir şey daha: Kayınbabası yangından önce de yetkiliydi. Ama yükselememişti. Neredeyse eşiyle boşanma aşamasına gelmişti hatta.
-Sana kızmaya başlıyorum Robbie.
-Peki, kızın bana. O yangını bu teoriler dışında kanıtlayacak bir şeyim yok. O kadının ölümü dışında bir şey olmadı o zaman. Hasta ve yabancı eski ses sanatçısının da kimi kimsesi yoktu zaten. Sadece şans eseri hayatta kalan kızı vardı. O da zaten şu an babasına hayattaki herkesten daha sadık.
-Elizabeth seni bu konuda dinlemez.
-Onu asla buna dahil etmem. Elizabeth benim için başka bir evrende. Onun yaşadıklarımızla hiçbir ilgisi yok.
Robbie canı sıkılmış şekilde etrafına baktı.
-Bunları tekrar hatırlamak istedim. Sanırım Elizabeth’in o kız olduğunu öğrenince işe duygularımı karıştırmaya başladım, bilmiyorum.
-Sen beni şaşırtıyorsun. Aynı şekilde yaşlanıp zamanı gelince sessizce göçüp gidersin dünyadan, diye düşünmüştüm. Ama şu haline bak. Duygulardan bahsediyorsun.
Robbie gülümsedi.
-Çok incesiniz gerçekten, teşekkür ederim. Ayrıca ben de yaşlanıp sessizce bir köşede ölmek istiyorum zaten. Ama genç ölürsem eksik şeylerin peşini bırakmayın. Mesela dün olduğu gibi.
-Eksik şeyler?
-Yeterince emin olduğumda size konuyu açacağım. Ve bu sefer duygusal baktığım için olmayacak.
General ondaki gizemi çözemedi. Hala bir şeyler yaptığından şüpheleniyordu.
-Ne zaman çıkacaksın buradan?
-En fazla üç gün sonra evime döneceğim. O zamana kadar hoşça kalın.
Vedalaşıp giden generalden sonra kimse onun ziyaretine gelmedi. Üç gün sonra hastaneden ayrılıp evine gitti. Evde yatağına uzanınca her şeyin ne kadar tozlanıp eskimiş olduğunu gördü. Aklı üç gün boyunca Elizabeth’teydi. Onun bir yolunu bulup gelemediğini düşünüyordu. Bu sebeple onu suçlamıyordu. Geleceğim demişti, yapabilse mutlaka gelirdi o. Güçlükle ayağa kalkıp pencereleri açtı. Dikişlerinin acımasına aldırmadan birkaç işe girişmişti, sargılardan gelen kanı görünce pes edip yatağına uzandı. Kendinden geçer gibi uykuya daldı.
Zilin sesiyle uyandı. Hava tamamen kararmıştı. Halsizdi, zorla ayağa kalkıp kapıyı açtı.
Elizabeth karşısında duruyordu. Rahatladı, işte bir yolunu bulup gelmişti.
Elizabeth, dışarıda durmak istemediğini sormadan içeri girmesiyle gösterdi. Robbie’ ye baktı ve hiçbir şey söylemeden ona sıkıca sarıldı. Robbie kollarını ona saracakken göğsündeki yarasının acısıyla elini istemsizce oraya götürdü.
Elizabeth telaşlanmıştı.
-Özür dilerim. Çok özür dilerim.
-Sorun yok. Korkma.
-Nasılsın? İyisin değil mi?
Robbie ondan gözlerini ayırmıyordu.
-İyiyim, iyi hissediyorum. İçeri gidip oturabilir miyiz?
-Evet, tabii. Ayakta kalmamalısın.
Ondan değil, kapıya yakınken hızla içeri girdiği gibi aniden çıkıp gitmesinden korkuyordu.
İçeri girip koltuğa oturdular. Elizabeth üzgündü, başını eğmişti.
-Gelemedim. Geleceğim demiştim ama…
-Haklı sebeplerin vardır, açıklamana gerek yok. Seni anlıyorum.
Elizabeth başını kaldırıp yaşlı gözlerle ona baktı. Sonra da evin içine baktı. O kadar ıssızdı ki…
-Şimdi nasıl geldin?
Cevap vermedi.
-Geri geldiğini duyunca nasıl gelmezdim?
-Operadasın sanıyorlar değil mi?
-Evet.
-Baban…
-Ben onun kadar rahat sırtımı dönemiyorum, elimde değil. Hem beni fark etmez o bu aralar, geç geliyor eve; fazla düşünceli. Ama önemli değil. Geldim işte.
Robbie’ nin üzerindeki kan izini gördü. Korktu.
-Dikişlerin mi kanıyor?
Robbie üzerine baktı. Uyumadan önce kanayan yer kanamaya devam etmişti anlaşılan.
-Farkında değilim, yeni uyandım.
-Özür dilerim, lütfen dinlenmeye devam et. Ben giderim.
Robbie o kalkarken elini tutup kalkmasını engelledi.
-Elizabeth, yorgunluktan mı böyle hissediyorum bilmiyorum ama bu ezberlediğimiz kibarlığa tahammül edemiyorum. Sen buraya gelmişken gidip uyumaya devam edemem, zaten uyudum yeterince. Hem dinlenmediğimi nereden biliyorsun?
Elizabeth başını ellerinin arasına aldı. Aniden yüzünü ona çevirdi.
-Bununla ne yapacağım bilmiyorum Robbie.
Robbie onun yüzüne ilgiyle baktı.
-Neye karşı çaba gösteriyorsun?
-Seni her gün katlanıp giden merakıma rağmen umutla bekledim. Sınır görevleri zordur, bilmiyorum sanma. İşte tam bitti, korkmama gerek yok artık dediğim gece, ben bunları düşünürken… Meğer o sıralarda sen vurulmuşsun. Evde senden nefret eden bir babam var. Üç gün boyunca yaptığı tek şey senden nefret etmekti. Neden böyle yapıyor anlamıyorum. Senin vurulman ona neden pahalıya patlasın? Seni o köyde özellikle babam tutmuyordu ki, senden neden bu kadar hoşlanmıyor anlamıyorum. Charles’ın düşüncelerinin de seninkilere benzediğini biliyor ve daha birçok askerin… Ama neden şimdi özellikle sen? Bunlarla uğraşmaktan nefret ettim. Senin korkunun üstüne bunları yaşamak beni yordu sanırım. Şimdi gelmiş sana sen bu haldeyken sitem ediyorum. Halime bak…
Robbie konuşmadan onun söylediği her kelimeyi dikkatle dinliyordu. Susunca ona bakıp gülümsedi.
-Neden nefret ettiği konusu… Ben de emin değilim.
Bildiği ve şüphelendiği şeyleri ona açmayacaktı. Bunun onu üzeceğini biliyordu. Onu babasından da kendisinden de uzaklaştırmak istemiyordu.
-Ben babanı böyle hissettirecek ne yaptım emin değilim. Ama seni kötü hissettirip benden nefret ettirecek hiçbir şey yapmadım. Yapmayacağım da Elizabeth. Şu anlık bu düşünceyle sakinleştir zihnini.
-Şu an bile sana gelmek yanlıştı, evet biliyorum. Babamın istemeyeceği bir şey bu. İçinde sen olan fikirlerimi uyguladığımda yokuş aşağı gibi hissettirecek beni bu, ama elimde değil.
Gitmek için ayağa kalktı.
-Elimde değil işte. Şimdi fikirlerini veya yapacağın şeyleri bile merak etmiyorum. Çünkü senden bir sonuç beklemiyorum.
Robbie şaşkınlıkla ona bakıyordu. Sonuç beklememek nasıl bir his olabilirdi?
-Neden bilmiyorum ama sonucu umursamıyorum. Sadece sana olan hislerimi bir köşede yaşamak istiyorum sanırım. Ama şimdi…
-Yardım etmemi ister misin? Gidecek gibisin, bunu daha sonra konuşabiliriz.
Ayağa kalkıp ona yaklaştı. Sol tarafındaki yarası sanki yanıyordu. Acı çekiyordu. Odasına gidip dikişe bakmak zorundaydı.
-Gerçekten konuşmak istemiyorsan anlarım Elizabeth.
Elizabeth merakla ona baktı. Yüzü ter içindeydi.
-İyi gözükmüyorsun. Dikişlerin açılmış olabilir mi? Bu kan boş yere leke yapmamış gibi gözüküyor. Doktor bulacağım, beni bekle.
-Hayır, daha fazla zaman geçirmeden git eve. Ben halledeceğim.
-Doktoru gönderirim, tamam mı? Bekle burada.
Bunu kabul etmekten başka çaresi yoktu. Elizabeth koşarak dışarı çıktı. Yan sokakta bir doktor vardı. Beklemeden giysisini kaldırıp karnındaki yaraya baktı. Sargısı kan içindeydi. Sargıyı aralayıp dikişlerine baktı. Birkaç tanesi açılmıştı ve sargıyı kaldırınca daha fazla kan akmaya başladı. Eliyle üstüne bastırdı ve koltuğun önüne oturup bekledi. Birkaç dakika sonra çevresindekileri algılayamamaya başladı.
Doktor kapıyı açıp içeri girerken kafasını uzatıp içeriyi kontrol eden Elizabeth korkuyla bağırdı:
-Robbie! Aç gözlerini.
Telaşla yanına koştu. Elleri kana bulanmıştı.
-Robbie!
Doktor ona sakinleşmesini söyledi.
-Kendisine bakmıyor ki, dün de geldim ben yaralarını kontrol etmek için. Zorlamaya gelmez diye uyardım kendisini. Ama endişelenme, böyle toparlaması güç yaralarda baskı artınca oluyor böyle şeyler.
Doktor Robbie’ ye gerekli tedavileri yaparken Elizabeth onu izliyordu. Gövdesindeki ve kollarındaki sayısız darbeleri görünce içinde acı hissetti. Başında onu bekliyor, ara ara elini saçlarına götürüp yavaşça uyandırmaya çalışıyordu. Birkaç dakika sonra gözlerini açtı ve yarı baygın şekilde olanları izlemeye başladı. Doktor dikişi tekrar atarken acı çekiyordu. Gözlerinden bir damla yaş aktı. Tam olarak kendinde değildi ve doktor onunla konuşmaya çalışsa da cevap veremiyordu. Doktoru uğurlayan Elizabeth kapıyı kapattı ve ona baktı. Gelmeseydi ona bu halde ne olacaktı bütün gece? Başının hizasına oturup elini tuttu. Ellerindeki kan kurumuştu. Üzüntüsüne ve gözlerindeki yaşlara engel olamıyordu. Onun yanında olması gerekiyordu; babasından korkarak bunu yapmak istemiyordu. Çaresizce başını koltuğa koyup öylece bekledi.
Robbie biraz kendine gelip onu fark edince fısıldadı:
-Elizabeth.
Elizabeth hemen kafasını kaldırıp ona baktı.
-Robbie! İyi misin? Nasıl hissediyorsun?
-Elizabeth, doktor mu geldi?
-Evet, gördün ama hatırlamıyorsun sanırım.
-Sen neden hala gitmedin? Sorun çıkacak.
-Sorun çıkmaz merak etme lütfen. Sakın ayağa kalkıp da kendini zorlama. Yemek yiyorsun değil mi? Doktor kendine bakmadığını söyledi.
Robbie gülümsedi.
-Merak etme. Mahalledekiler bakıyor bana. Ben sadece biraz hareket etmişim farkında değildim. Bir şeyim yok. Seni sürekli korkuttuğum için özür dilerim.
Elizabeth bir şey söylemeden ayağa kalkıp karşı koltuktaki battaniyeyi aldı. Robbie’ nin üstünü örterken Robbie ona bakmıyordu.
-Hala gidebilirsin, ben iyiyim. Dinleneceğim, bir şeyim kalmayacak.
Ellerindeki kanı silmek için bir mendil getirdi. Robbie konuşsa da onu dinlemeyecek gibiydi. Bir şey söylemeden ellerini tuttu, yavaşça silerken sessizce konuştu:
-Ben istediğim şeylerin olmamasına alıştım Robbie. Ben isterdim ve olmazdı, sonra ben durduğum yerde onu hayal etmeye, onun varlığıyla mutlu olmaya çalışırdım. Seninle olan sonucu kastederken…
Aniden başını çevirip gözlerine baktı:
-Ben bencil değilim Robbie. Sana olan yaklaşımıma karşılık verdiğin anda artık bir şeylerin değiştiğini düşündüm evet ama yine de sonuçtan bağımsız sevecektim seni.
Robbie bunu duyunca vücudunu saran bir sıcaklıkla irkildi adeta. Bütün kalbiyle onu hissediyor, kendisi de ona hislerini haykırmak istiyordu.
-Elizabeth…
Hızlıca sözünü kesip devam etti:
-Sonucunun seni kaybetmem olabileceğiyle sınanacağım aklıma gelmemişti. Senin varlığını sevmek istiyorum. Tamam, bir sonuç beklemiyorum. Ama son diye tabir ettiğim şey seni kaybetmek olmamalı. Hayat bana bu günlerde koskocaman yeni bir şey öğretti: Sonlar elimde değil diye onları düşünmezken sürece dahil olamayacağım zamanların, durumların da var olabileceğini gösterdi bana.
Robbie başını yastığa tam olarak koyup gözlerini kapattı. Bu anı hissetmek istedi. Elizabeth sanki bir labirentin içindeydi ve içinde çökmüş kalmıştı.
Gözlerini açtı ve yanı başındaki bu kadına baktı.
Ağzından çıkan bu şefkatli, tüm yaraları sarıp sarmalayan sesli Robbie’ nin yüzüne baktı o konuşurken. Özenle bakıyordu kendisine:
-Ben senin kadar umutsuz bakmıyorum bana. İyi bir sürecimiz olabilir ve harika bir sonumuz da.
Ona inanmak ister gibi sordu ve cevaba inanmasa bile kendisini kandıracaktı en azından:
-Olacak mı gerçekten?
Gülümsedi.
-Neden olmasın ki? Bana bir sebep sunamazsın.
Elizabeth alayla gülümsedi.
-Binlerce sebep sayarım sonun kötü olması için.
Robbie onu hemen yanılttı.
-İyi şeylerin olmaması için binlerce sebep sayabilir herkes. Her güzel şeyin mahvolması için birbirine benzeyen kötü sonlara sahip binlerce neden… Mümkün bu, ama bir açıdan bakacaksam kötü açıdan bakayım olanlara?
-Kötü olursa sonradan şaşırmamak için.
-Çabalayıp kötüyü tersine çeviremezsin. Umudun olmadığı, kötüye hazırlandığın sürece kolaya kaçıp kötüyü getirirsen zaten iyi olmaz. Kolaya kaçıp çabalamazsa insan iyi zaten gelmez. Sonra sen bu kötü son için “beklendik son “dersin. “En başından vazgeçip kolaya kaçıp kötüye boyun eğdim.” demek yerine böyle söylersin.
Elizabeth kaya gibi sert, kıramadığı bu düşüncelerin bu sözlerle aniden buza dönüşüp eriyip kaybolacağını düşünmemişti. Bunu bir başkasının ağzından duymak ve farklı taraftan bakmak onu şaşırttı. Ve gerçekten kendisini kandırmak için değil, bunların haklı düşünceler olduğunu fark ettiği için inanmak istedi. İstekle de değil, bunlar gerçekti.
Kafasını kaldırdı. Yaşlı gözleriyle Robbie’nin gözlerinin içine baktı.
-Gerçekten kötü bir şey olursa peki? Bunu sadece bir kez soracağım sana ve dediklerini kabul edeceğim. Mantıklı olan bu düşünceleri hayatıma katmak için her köşesini bilmeliyim, tanımalıyım.
-Bunların varlığı gayet açık Elizabeth. En azından benim için öyle. Her şeye umurumuzda değil imajı çizmiyoruz aslında kötü olur diye kendimizi buna hazırlayıp aslında bir taraf tutuyoruz. Yolumuzu en baştan zaten sonuçtan bağımsız çizmiş oluyoruz. Madem bir taraf seçeceğim, neden iyiyi seçmeyeyim? Neden kendimi korkutup elimdeki iyi şeyleri de kendime zehredeyim?
-Bazı zamanlar bunu yapmışım. Umurumda değil imajı verip aslında bir taraf tutmuşum ve kendimi en baştan umutsuzluğa sürüklemişim. Özellikle birkaç gündür.
Kafasında bir şeylerin oturduğunu hissetti. Ferahladı.
-İyi de kötü de kaderimiz. Bu süreçte elimizde olmayan tek şey sonuç. Ona giden yol bizim tercihimiz. Elimizdeki tercihi güzel kullanmak, süreçte mutlu olmak bizim elimizde.
Sessizleşti. Bunu kalbine ve ruhuna uyarlamaya çalışıyordu sanki. Sustu.
Robbie ona bakıp gülümsedi.
-Mesela yarış izlerken de inancımız sonuna kadar aynı olmalı değil mi? Hele de oynayan bizsek… Yoksa baştan o kötü duygular bizi bitiş çizgisine en sonuncu olarak götürür.
-Bunu tam olarak kabullenmek istiyorum, gerçekten Robbie. Beni bu kadar yoran sorularımın cevaplarının sende olması sanırım en iyi tesadüf. Özellikle sorunun çözümünün sorunda olması kısmı beni şaşırttı.
Yüzüne baktı. Gülümsemesini tutamadı.
-Gerçekten bana sorun dediğin için hiç kırılmadım mesela.
-Ama öyle. Tamam geneli değil ama seninle ilgili de bunları hissettim.
-Haklısın ama dediğim gibi, sana yakın geldiyse bu düşünceler; onları kabullen lütfen. Bunu istiyorum senden.
-Taraf tutacaksam iyi olanı seçeceğim bende, bunu kabullenmeliyim. Yoksa mutlu olmak çok zor. Sonuç gelene kadar mutlu olamıyorum kötü bakınca ve süreç de dahil tümden kötü hissediyorum. Sonuç da kötü olunca, işte beklediğim buydu diyorum tüm karamsarlığımla. Baştan vazgeçtiğime aldırmadan söylüyorum bunu. Haklısın.
Bir süre öylece bekledi.
-Ben buradayım Elizabeth. Sen de dinlen artık, bu saatten sonra dışarı çıkmanın bir anlamı yok nasılsa. Beni dinleyip gitmediğin için kızgınım ama… Yorgun hissediyorum.
-Tamam. Sen sadece dinlen. Seni daha fazla yordum, üzgünüm.
Robbie sanki uykuya dalıyor gibi fısıldadı.
-Üzülme. İyi ki geldin.
Elizabeth ona baktığında gözlerini kapatıp uyuduğunu gördü. Yüzüne baktı. Bitkin ve soluk…
Vücudu öylesine yorgun duruyordu ki koltuğa derman bulmak için uzanmıştı sanki. Kaşları, kirpikleri, dudakları… Birkaç dakika onu hayranlıkla izlediğini fark etmedi. Birkaç ay önce bu ana inanamazdı. Onu ilk kez gördükten sonra tarif edemediği şeyler hissettiğini fark etti daha sonra, onu her gördüğünde. Daha sonraları sergi gününe kadar bazı sessiz ve karanlık gecelerde gözlerini her kapattığında onu görmeye tahammül edemiyordu. Kalbi sanki ona kendisini anlatmak için ritmini değiştirip uyarı veriyordu, bir şeylerin yolunda olmadığını, tuhaf şeyler olduğunu hissettirmek için. Başta önemseme de daha sonraları artınca bununla ne yapacağını bilememişti. Ondan sonra onu gördüğü her an umutsuzluk hissediyordu içinde. Nasıl tarif edeceğini bile bilmeden göz ardı etmişti bunları. Hatta sergi gününe kadar unutmuştu bile öncesini.
Tekli küçük koltukta oturmuş bunları düşünürken uyuyakaldı.
Robbie güneş daha doğmamışken fısıldar gibi gelen sesle irkildi. Hızla Elizabeth’e baktı. Korku dolu bir sesle fısıldıyordu:
-Hayır. Bu…
Robbie yerinden fırlayıp yanına gitti.
-Şşh… Elizabeth, uyan. Bir şey yok.
-Yanıyor, annem… Anne!
Robbie onun gördüğü kâbusu anlamış olmanın ağırlığıyla ona baktı. Çaresizce ve korkuyla çırpınıyordu. Gözleri yaşla doldu. Bu hale gelsin istemezdi. Elini saçlarına götürüp dokundu ona. Terleyen yüzüne dokundu.
-Anne!
Sıçrayarak uyandı. Gözleri yaşlıydı. Şaşkınlıkla Robbie’ ye baktı.
Yardım ister gibi bir sesle konuştu:
-Robbie?
Robbie şefkatle baktı ona:
-Korkma, bak bir şey yok. Kabustu, geçti.
-Nefes alamıyorum. Nefes…
Sakinleşemiyordu. Robbie omuzlarına sarılıp saçlarına dokundu.
-Kâbus gördün, geçti. Bitti, buradasın.
Gerçekliğin farkına varmak istercesine ellerini onun koluna sardı. Sonrasında ikna olmuş olacak ki derin bir nefes alıp geri verdi.
Robbie zihninde onu ve annesinin başına gelenleri düşünüyordu. Çaresizce onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
-Geçti. Tamam mı?
Şaşkınca kafasını salladı. Sonra gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Kabusunu hatırlamıştı. Robbie bunu anlamıştı. Çaresizce onu izledi. Onu bırakıp önüne geçip dizlerinin üstüne çöktü.
Ellerini gözlerine götürüp gözündeki yaşları sildi.
-Robbie.
-Çok korktun değil mi? Ama geçti.
-Nefes alamadım. Sonra uyanınca da alamadım. Ölecek gibiydim.
-Hayır, hayır nefes alıyorsun. Kötü bir rüyaydı o kadar.
Elizabeth derin bir iç çekti.
-Rüya değildi. Gerçekti.
Biliyordu. Gerçek olduğunu, yirmi yıldır bu gerçeklikle yaşadığını biliyordu. Bir şey söyleyemedi. Onu üzmek istemiyordu.
Birkaç saniye sonra onu ellerinden tutup ayağa kaldırdı. İçerideki odaya götürdü:
-Burada rahatça uyu.
Elizabeth başını salladı ve oraya geçti. Üzerini örtüp odanın dışına çıkan Robbie ona baktı. Baş etmek için çaba sarf ettiği geçmişi demek ki bu şekilde üstüne geliyordu. Umutsuzca düşündü. Geçmiş, acı doluydu. Tanıdık bir şeyler hissetti. Omuzlarında, en çok kalbinde yer eden yükle koltuğuna geçip uzandı ve düşünmeye devam etti. Nedenleri, sonuçları düşünürken uyuyakaldı.
Sabah uyandığında Elizabeth gitmişti. Birkaç gün daha askeriyeye ısrarla gitmek istese almadılar onu. Bir yerden sonra daha da kötüleşmemek için yaralarını kabullendi ve dinlenmeye devam etti.
Bir süre sonra çok hareket etmeyeceği işler için tekrar işine başladı. Soruşturmanın başında istediği kişiler vardı ama Robbie hala bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu.
Elizabeth bu süre içerisinde arada onu ziyarete gitmiş ama bu ziyaretler çok kısa sürmüştü. Robbie için endişeleri yavaş yavaş eski haline geldikçe o ruh haliyle Charles’a onu sevdiğini söylemesini ve duygusallık kalbini çok zayıflatmışken Robbie’nin yanında geceyi geçirmesine inanamıyordu. Bunları unutamıyor, ağabeyini ve Robbie’yi gördükçe aklına zayıflıkları geliyor ve utancını türlü yollarla gizlemeye çalışıyordu. Charles onun bu halini gördükçe kızgınlık hissediyordu ama ona bakınca gülümsemesini tutamıyordu.
Bahçede gezdiği bir gün Charles ona yaklaştı.
-Yanına yaklaştığımda yanaklarının ne kadar hızlı kızardığını görsen çok gülerdin Elizabeth.
-Charles, o konuda…
-Ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama Robbie… Doğrusu onun hakkında çok şey bilmiyorum. Sana nasıl davrandığını, sana karşı neler hissettiğini… Ama kardeşimin büyüyüp birini sevdiğini söylemesi canımı sıkmadı değil.
Elizabeth gülümsedi.
-Robbie’nin bunu her şeyden çok hak ediyor olması lazım.
-Henüz bu konuda çok uzun soluklu bir konuşma olmadı. Ama, bilmiyorum Charles. Kaç kişiyi tam olarak hissedip gerçekten birbirinizi anladığınızı düşündün ki?
Charles kafasını salladı.
Elizabeth bir şey hatırlamış gibi aceleyle ondan ayrılarak şehre inmek için hazırlandı. Birkaç dakika sonra ulaştığı yer annesinin buradaki arkadaşıydı. Onların şehre geldiği gün annesinin tren garında konuştuğu kadındı. Kadın onu samimiyetle karşılayıp evinde ağırladı. Son zamanlarda annesini sık hatırlamasından olacak ki bu kadını görmek istemişti. O kadın arada sırada ona annesinin bu şehirdeki ilk zamanlarını anlatırdı. Bazı fotoğraflarını gösterirdi.
-İyi ki geldin. Sanki özellikle hissetmişsin Elizabeth.
-Neyi Mia Teyze.
Mia odadan çıktı ve bir fotoğrafla geri döndü.
-Bunu. Bu fotoğrafı geçen gün uzun zamandır bende olan annenin kitabının içinde buldum.
Elizabeth eline almaya çekindiği fotoğrafı en sonunda alıp incelemeye başladı. Kalabalık annesini izlerken o, sahnede şarkı söylüyordu. Annesi hakkında çıkan dedikoduları biliyordu. Bazısı şimdi ölüye saygısızlık etmemek için konuşmasa da o bunun farkındaydı. Kalabalıkta masaların arasında ona gülümseyerek bakan bir adama ilişti gözü.
-Bu… Bu babam.
-Evet. Celia bu fotoğrafı çok severdi. En sevdiği kitap buydu. Onu tavan arasında unutmuşum. Şimdiye kadar sana veremediğim için üzgünüm.
Elizabeth gözlerini resimden ayırmıyordu.
-Üzülme. Sorun değil Mia Teyze.
Bu yasak ilişki, adına aşk demek istemiyordu, annesini sonunda öldürmüştü. Babasını ararken öldürmüştü.
-İnsan anne ve babasının bulunduğu fotoğraftan nasıl nefret edebilir? Ediyorum işte.
Mia onun yüzündeki hüznü gördü.
-Elizabeth. Sen yanlış bir şey yapmadın. Çocuksun sen sadece. Annen de yanlış bir şey yapmadı. O babanın evli olduğunu bilmiyordu. Celia… Onu öğrendiği gün acıdan ölecek gibi bir yüzü vardı. Hayatımda o kadar ihanetin acısıyla taşan bir yüz görmedim daha. Sana hamile olduğunu öğrendi bir de üstüne. Seni aldıracağını bekliyordum, yalan değil.
Elizabeth bunları kaç kere de dinlese hep bu kısımda gözleri doluyordu.
-Annemi o kadar özlüyorum ki senden nefret ediyordu bile desen sırf onu dinlemek için seni susturmazdım.
-Ama bir gün çevik şekilde hazırlandığını gördüm. Üstüne sadece birkaç gün düşünmüştü. Babana olan sevgisi sonsuzdu, ama gerçeği öğrenince ondan nefret etmesi gerektiğini hemen kabullendirdi kendisine. Kalbim ne hissediyor diye düşündü mü bilmiyorum bile. Ama o sadece gerçeklere odaklandı. Senden baban kadar kendisinin de parçasının diye vazgeçmedi. Kendisini sadece sana adayacağını söyleyip kimselere haber vermeden sessizce trene binip geceleyin ayrıldı ülkeden. Sonrası zaten… Son oldu.
Elizabeth onunla geçirdiği güzel zamanları hatırlamaya çalıştı.
-O kadar mutluydum ki Mia Teyze. Annemle yaşadığım altı yıl gerçekten yaşadığım altı yıldı. Onlar hiç bitmeyecek annem beni hep çok sevip yanımda kalacak sanırdım. Çocukluk işte.
Birkaç dakika daha orada kalıp yine gitme vaktinin hissettiğini anladı. Bu evde gitme vaktini hep çok iyi anlıyordu. Fotoğrafı almakta tereddüt etse de aldı. Eve doğru yürürken nehre uğramak istedi. Biraz çocuklarla konuşup gülünce kendisini iyi hissetti. Ama çantasındaki fotoğraf kendisine büyük bir boşluk hissettiriyordu. Bu boşluk hissiyle kafasını kaldırıp çocuklara bakarken sokağın başına da baktı. Sonra ayağa kalkıp evine gitti. Sessizce odasına çıkarak yatağına uzandı. Kimse bu fotoğrafı görsün istemiyordu. Kimseye o günleri hatırlatmak istemiyordu. O an yıllardır inkâr edip gömdüğü bu evdeki ıssızlığını ve istenip istenmediğinden emin olamadığı düşünceleri geldi aklına. Anne… Annesi olmadığı her ev, küçüklüğünden beri tavanı olmayan bir kulübeye benziyordu. Bu hisler onu mutsuz ediyordu. Bu durumlarda Charles’ı düşünürdü. Ağabeyinin onu sevdiğini bilir, onunla teselli olurdu. Ama esas bu evde kalmaya devam etmesinin sebebi babasından uzaklaşamamasıydı. Bu zayıflığından ötürü akan gözyaşlarını eliyle sildi. Fotoğrafı annesinin en sevdiği kitabın arasına koydu. Babası ona bu kitabı kendi odası hariç evin içinde okumasını yasaklamıştı. Annesine bu şekilde sırt dönmeye devam eden babası annesinin kızını görmek ister miydi? Babasının ona yanında kalmasına müsaade etmesine şaşırıyor ve bu iznine dört elle sarılıyordu. Babasının onu biraz olsun sevdiğini hissediyordu bu düşünceyle. Ama bugün içinde özellikle kapatamadığı bir boşluk vardı. Onu kapatmak için çocuklarla, ağabeyiyle konuşmuş olsa da bunlar kendisini ikna edemiyordu. Babası soruşturmadan ötürü gergindi ama aradığı kişi babası da değildi. O hissi iyi biliyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde uykuya daldı. Sabah operaya gidip çalışmalarını yaptı. Akşam hava kararırken çıkıyordu. Merdivenlerden inerken gişede Paul’la konuşan Robbie’yi gördü. Derin bir nefes alma gereği duydu. Dün hissettiği boşluğun ve hüznün silinip gittiğinin farkına bile varmamıştı. Robbie kafasını kaldırınca onu gördü ve gülümsedi. Kendisinin de ona karşılık olarak gülümsememesi imkansızdı.
Robbie Paul’dan ayrılıp Elizabeth’e doğru yürümeye başladı. Elizabeth ona doğru yürüdü ve dışarı çıktılar. Operanın çıkışında kendisine engel olamadı ve Robbie’ye sarıldı.
Robbie onun sessiz ve üzgün olduğu zamanları artık tanıyordu. Onu uzaktan görünce anlamıştı. En ufak bir sözle hatta hareketle bile onu kırmaktan korkar gibi konuştu:
-Neyin var? Üzgün görünüyorsun.
Ona sarılmayı bırakmadan konuştu.
-Dün zor bir gün yaşadım. Alışığım öyle günlere. Her zamanki gibi mutlu hissettiğim, teselli bulduğum kişilerle konuşmayı denedim.
Ondan ayrılıp gözlerine baktı.
-Ama az önce seni görene kadar bunların boşuna olduğunu anladım. Çok garip. Senden önce eskiden denediğim yollar toparlanmaya ikna ederdi beni. Ama öyle olmadı. İnan bana hiçbir şeyin itirafı değil bunlar. Ben sadece hislerimin ne kadar açık olduğundan bahsediyorum. Uzun bir iç sıkılmasına girdiğimi sanırken meğerse sana ihtiyaç duyuyormuşum. Neyi var ki kalbimin eskiden yok olan sana karşı sanki ilk anlarından itibaren sen varmışşın gibi bunları hissediyor?
Robbie ona bakarken duyduğu yoğun hislere engel olamamaya başladı.
-Kendi çapımda yaşamaya devam ederken birden sen giriyorsun hayatıma ve karşıma geçip benim için tahmini imkânsız hisleri veriyorsun elime, kalbime. Aramızda birkaç adım varken asıl ben nasıl senin ellerinin sıcaklığını kalbimin içinde hissediyorum?
Yaklaşıp saçlarına dokundu.
-Bu cümlenin yetersizliği daha ağzımdan çıkmadan bile kafamda döndükçe beni sinirlendiriyor. Ama… Ama buna rağmen seni çok seviyorum.
Elizabeth bu cümleyi ondan duymanın kendisini bu kadar mutlu edeceğini ve heyecanlandıracağını tahmin etmemişti.
Gülümsedi. Gözlerindeki yaşları gizlemeye çalıştı.
-Yetersiz geliyor. Ama sadece kendimize karşı. Oysaki senin bunu söylemen fazlasıyla yetti bana. Şimdi anladım. Sen de anlamalısın. Ben de seni çok seviyorum.
Robbie gözlerini ondan ayırıp düşündü. Gülümsedi.
-Evet. Senden duymak yeterli geliyormuş.
Robbie ona baktı. Gözlerinin içine baktıkça hayattan ne kadar keyif aldığını hissetti. Ya da bu his sadece ona bakınca oluşuyordu. Mütevazı bir hayat sürmüştü şimdiye kadar. Özellikle insanlara karşı… Ona bakınca hayatın kendisine yettiğini hissetti: yirmi dokuz yaşındaydı ve bu hayatı yaşamak artık ona yetmişti. Elizabeth’e bakmaya devam ettikçe bunu fark etmeye devam ediyordu. Hayatın onu şımartmamasına işte bu kadar alışmıştı. Daha fazlasını istemeyi bile açgözlülük olarak görüyordu. Bu kadarı ona yeterli geliyordu.
-Sana dün zor gelen şey neydi?
Elizabeth bunu konuşmak istemedi.
-Operaya geldin madem, hadi piyano dinlemeye gidelim.
-Bu saatte kim çalacak ki dinleyeceğiz?
Elizabeth onun elinden tutup hızlıca yürüdü. Boş olan salonlardan birine girdiler. Robbie’yi sahnenin ucunda yere oturtup piyanonun başına geçti. Robbie ona bakıp gülümsedi. Tabii ki kendisi çalacaktı. Uzun ve ince parmakları sanki piyanonun üzerinde dans ediyordu. Robbie öylesine hayranlıkla izliyordu ki onu sanki bu besteyi kendi ruhları yazmıştı, bu notalar o kadar işliyordu ruhlarına. Sonra aniden müzik durdu. Elizabeth eli tuşların üzerinde öylece duruyordu. Robbie ayağa kalkıp ona yaklaştı. O anda kafasını kaldırıp Robbie’ye baktı. Gözleri yaşla dolmuş ve korkmuş bir halde onun yüzüne öyle bir bakıyordu ki sanki yüzünün tüm hatlarını ezberliyordu. Robbie endişelenip onun ürkek ellerini tuttu.
-İyi misin? Bir sorun mu var?
Elizabeth ellerini kaplayan elleri sıkıca tuttu. Yüzündeki endişe hala duruyordu.
-Bilmiyorum. Sanki senin o hastaneden… İşte o haberi aldığımdan beri sanki ilk defa durup dinlendi düşüncelerim. Seni kaybetme fikri o kadar iğrenç bir düşünce ki Robbie…
Robbie onu rahatlatmak için gülümsedi.
-Ama geçti artık, biliyorsun. Dikişler bile iyileşti sayılır. Hatta ben vurulduğumu bile unutmuştum. Sen de unut artık.
-Unutamam. Yaşadım bir kere o hissi. Sen birdenbire kendini feci bir sahnenin içinde buldun mu bilmiyorum ama seninle ben ikinci sahnemi yaşadım. Ama olmaz, dahası olmaz.
Birinci sahnenin annesi olduğunu biliyordu ama tek laf etmedi. Elleri ellerindeyken çekip ayağa kaldırdı onu. Yüzüne dokundu. Gözyaşları bir süre sonra durdu.
-Elizabeth, ben seninle ne kadar yaşarsam yaşayacağım. Zaten hissediyorum ben. Bu anı yaşamanın benim için büyük bir hediye olduğunu biliyorum. Hatta bana bu kadar hayat yeter. Ama yavaş yavaş bu hediyenin devamı için açgözlü olmaya başladığımı hissediyorum. Bu, yokuş aşağı koşmak gibi bir his… Yolun sonunda seni görmek için ne kadar çok çabalasam, ne kadar çok gelmeyi istesem bunun için hızlı koştukça daha çok düşüyorum sanki. Seni özlemek orada düşmek gibi, sürekli canımı acıtıyor. Biliyorum yolun sonunda birbirimizin olduğunu biliyoruz. Sana söyledim ben, görmedikçe öldüğüme inanmayacaksın. Kim söylerse söylesin, inanmayacaksın. İnansan da ben her koşulda yolun sonunda seni bekliyor olacağım.
Bu sözler onu rahatlatmış mıydı, en azından şimdilik inanmış mıydı bu cümlelere bilmiyordu ama artık korkarak bakmıyordu gözlerine.
Elizabeth, ne söylese açıklayamayacağı cümleleri kenara itip onun sözlerine tutunup sarıldı ona. Çünkü hissettiklerini ancak bu şekilde biraz olsun hissettirebilecekti.
Birkaç dakika sonra geceyi bitirdiler ve evlerine gittiler.
Elizabeth, babasının evde olduğunu sabah uyanınca anladı. Günlerdir eve çok az uğruyordu. Arabasıyla kapının önünden uzaklaştığını gördü. Bunun haricinde harika gecesini her ne kadar korktuğu şeyler gölgelemiş olsa da o sabah çok canlı ve mutluydu. Kahvaltı yaparken bile sanki her şeye sevgiyle dokunuyordu. İçine yepyeni mutluluklar eklenmiş gibi bu taze mutluluklarla tanışıyordu. Babasından sonra o da evden çıktı. Operaya yürümek istedi; yolunun üstünde Robbie’yi görmek için.
Evine yaklaştığında babasının arabasını görünce şaşırdı. Sessizce duvarın arkasına dayanıp izledi. O duvardaki pencereden sesler geliyordu. Babası her ne kadar kendisini tutmaya çalışsa da bağırıyordu. Sanki konuşmanın sonuna yaklaşmışlardı.
-İki kere kulak telsizinin askerle boğuşma esnasında düştüğünü söyledin.
-Öyle oldu efendim.
-Neden en kritik anlarda telsizin düştü? Bunun peşini bırakmazsam ne yapacaksın?
Robbie’nin sesi son derece rahattı.
-Başka bir soruşturma açıp başına geçersiniz komutanım. Ama onu da eski soruşturmanız kadar yavaş mı yürütürsünüz bilmem.
“Eski” kelimesini bastırmıştı.
Elizabeth ikisinin ne konuştuğunu hiç anlamıyordu. Neden babası Robbe’nin evine kadar gelmişti? Şu an sadece yakalanmamak istiyordu. Ama aynı zamanda merakı onu orada tutuyordu.
-Seni bir teğmen vuramaz. Elin kolun bağlı da değildi. Soruşturmanın başından çekilmemi bunun için yalandan vurulup ölmeyi göze alacak kadar çok mu istedin?
Sessizlik…
Elizabeth duyduklarına inanamadı. Babası neler söylüyordu? Robbie neden böyle bir şeye kalkışsın ki? Onun ölümden dönmesini bu kadar basite indirgeyemezdi.
-Ama soruşturma sonunda hızlandı. Orduda öyle yanlışlar dönüyor ki büyük bir sorun çıkmasa sizi o soruşturmada tutacaklardı ve siz savaş çıktığı an satacağınız silahlarla kazanacağınız parayı sayamayacaktınız bile.
Aniden bir tokat sesi geldi.
-Yani evet, bu vurulmama değerdi. Hatta ölmeme bile değerdi. Pişman değilim. Soruşturma adil ilerlemeye başladı nihayet. Çok geçmeden yakalanacaksın. Bunun çok yakında olacağını ikimiz de biliyoruz. Sen daha iyi biliyorsun.
Elizabeth görmüyordu ama babasının yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Ona hiçbir cevap veremiyordu. Soruşturmada çıkacaklar… Eşinin babası bile kurtaramazdı onu. Hatta ilk o dikilecekti karşısına. Robbie’ye ne yaparsa yapsın, ki artık hiçbir şey yapamazdı, kendisi için son yaklaşıyordu. Bunu kaybetmeyi hiç düşünmemişti.
Robbie ayağa kalktı.
-Ziyaretiniz için teşekkür ederim efendim. Her geçen gün kendimi daha iyi hissediyorum.
Elizabeth şaşkınlıktan donakalmıştı. Elleriyle dudaklarının üstüne bastırıyordu, duydukları kalbini kırmıştı. Robbie için günlerdir duyduğu korkuyu meğer Robbie kendisi seçmişti. Soruşturmanın ilerlemesi için yapmıştı bunu. Bu yüzden kendisinin bütün duygularını alt üs etmişti. Hatırladı. Robbie’nin karşısında ağlarken o bir kez bile pişmanlıkla bakmamıştı gözlerine. Belki de hiç “Ben ne yaptım?” diye bile sorgulamamıştı kendisini Elizabeth’in hissettiklerini gördükten sonra. Babası ayrı, Robbie ayrı kalbini paramparça etmişti. Kalp aynı anda iki kişi için kırılırmış, bunu hissediyordu. Gözlerinden hızla yaşlar dökülmeye başladı. Babasının çıkacağını anlayınca koşarak sokağın altına indi. Bir duvara dayanıp duyduklarını ve yaşadığı ölüm kadar gerçek duyguları hissettiği günlerin, sadece Robbie’nin hayatı üzerine oynadığı bir kumar olduğu gerçeğini sindirmeye çalıştı.