

KURŞUN
ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Elizabeth’in o gece yaptığı konuşmasının üzerinden haftalar geçmişti. Kendi evi ve opera arasında mekik dokuyor, yine evine gitmeyip yaklaşan gösteriye çalışmak için operada kalıyordu. Günlerinin çoğunu orada geçiriyor, sadece gösteri hakkında konuşuyordu. Baş balerin olarak katıldığı gösterinin dünyasında yaşıyor, hikâyenin alındığı kitabı okuyor ve o karakter oluyordu. Zihnini bu şekilde meşgul etmesi ona iyi geliyordu. Geriye kalan zamanda gündelik şeyleri düşünmesine fırsat kalıyordu sadece. Kokusu son derece tuhaf olan bir havayı kokladığını hissediyordu. Bu havanın tuhaflığı herkesin tenine değip kendisi gibi diğerlerinin de ciğerlerini dolduruyor muydu bilmiyordu. Sadece garip hissediyordu. Yine gece olmuştu ve yine eve gitmeyi düşünmüyordu. Odasında sadece ne yapacağını düşünüyordu. Gece operada prova yapmaya kalan bir avuç insan ya olur ya olmazdı. Ama kendisi herkesten daha çok çalışması gerektiğine inanıyordu. Baş balerindi, bütün gözler onun üstünde olacaktı. Her şeyiyle kusursuz olması gerekirdi. Evinde günlerdir süren ağabeyinin evlilik hazırlıkları onu meşgul ediyordu ama kendisine tam olarak veremediğini anlayınca hazırlıklara daha az müdahil olmaya başladı. Artık neredeyse hiç ilgilenmiyordu. Ama düğün için son derece heyecanlıydı. Yeni bir sayfa olacaktı onlar için, tamamen yeni bir hayat olacaktı. Gülümsedi. Bir çocuklarının olduğunu hayal etti. Belki kız olurdu. Charles ne çok severdi onu ne harika baba olurdu, düşündü onun mutluluğunu getirdi gözlerinin önüne. Bebekleri onlara yeni bir hayat verirdi hatta. Bir an düşündü, evlilik acaba gerçekten tüm bunları sağlayabilir miydi? Bir bebeği olsa nasıl olurdu?
-Kendimle vakit geçirmeyi azaltmam gerek. Halime bak.
Aynada kendi yansımasını görünce daha da kızdı kendisine.
-Çok güzel, şimdi de kendimle konuşmaya başladım. Daha fazla prova yok, uyumaya gidiyoruz.
Tam evinin önüne gelmişti ki evdeki bütün ışıkların açık olduğunu gördü. Kapıda feci bir trafik akışı vardı. Bu saatte!
Arkasını dönüp gitti. Dinlenebildiği tek yerin kapısını açıp içeri girdi. Koltuğa yayılıp nefesini kontrol etmeye çalıştı.
-Evet, iyi hissediyorsun. Burası sakin... Güvenli.
Bu yirmili yaşlarına girmeden bıraktığı söylediği cümlelerle iyi hissetmeye çalıştığı düşüncesi geri gelmişti. Oradan geri gelmesini istemediği şeyler vardı. Gelmesini hiç ama hiç istemediği şeyler... Kendisine uyanık kaldığı her an fısıldayan düşünceler... Gelmesini hiç istemiyordu. Bu kadar hâkim olabilmişken bu seslerin tekrardan kendisini yönlerdirmesini istemiyordu. Bazen sadece en kötüsünü düşünüyordu. Ama kendi durumunda olan hangi çocuk bunu düşünmezdi ki?
Bakışlarını başka şeylere çevirdi. Geçmişe dönmemeliydi. Susan zihni bir daha konuşup canını sıkmamalıydı.
Ayağa kalkıp pencereyi açtı. Ağaçlar, yıldızlar, ay... Yakındaki nehirden gelen su sesi... Her şey güzel gibiydi. Neden yine bu aralar geçmişteki istemediği günlere dönebilme ihtimaliyle karşı karşıyaydı anlamıyordu. Korktuğu bir durum mu vardı? Bilemedi. Emin değildi.
Gözyaşlarının gözlerine dolması tamamen istemsiz gerçekleşti. Sıkıntılı bir ruh hali içerisindeydi. Konuşmaya ya da sadece sakinleştirilmeye ihtiyacı vardı. Gözlerini uzaklara dikip derin bir nefes alıp verdi.
-Ne zaman geleceksin? Ne zaman tekrar bana geleceksin Robbie?
Cevap yoktu ve o gelene kadar olmayacaktı. Kapıdan içeri girene kadar cevap alamayacaktı.
Robbie üç ayı aşkın süredir nöbetteydi. Yine sınıra gitmişti. Bu görevi doğrudan ona vermemelerine rağmen ısrar edip gitmişti. Kendisinin tüm yalvarmalarına rağmen gitmişti. İlk günlerde ona çok kızgındı ama olgunlukla karşılaması gerektiğini biliyordu. Gülümsedi. Evine bile girmemişti ilk hafta. Ama onu hatırlamaya ihtiyacı vardı. Çizimleri, yıkadığı son bulaşıklar, giydiği son giysiler... Onları görmek ve bunları tekrardan yapacağını bilmek iyi hissettiriyordu. Yatağında uyuyunca dünyanın en iyi uykusunu uyumuş oluyordu. Hatta o yatakta uyurken kendi yatağını kederle hatırlıyordu. Bir türlü iyi bir şekilde hatırlamıyordu.
Yatak konusunu düşünürken çok fazla uykusu olduğunu hatırladı ve kalkıp üstünü değiştirdi ve yeni yıkanmış çarşaflarla uyumak istedi. Yatak odasında bir yere koymuştu ama yerini hatırlamadı. Dolapları karıştırması gerekiyordu ama bu fikre çekingen yaklaştı. Sonra pencerenin önündeki dolabı açıp içine baktı. Burada değillerdi. Diğer dolapta da bulamamıştı tam dolabın kapağını kapatıyordu ki bir tuval gördü. Karanlıkta tam olarak göremediği için çekip aldı ve ışığı açtı. Gördüğü şeye uzun uzun baktı. Yağlı boyayla yapmıştı. Yeniydi. Yeniydi, çünkü bu anı daha çok yakın zamanda dinlemişti kendisinden. Heykellerle dolu bir renk cümbüşünde heykellere bakan kendisini çizmişti. Kocaman yeşil gözlere sahip yanaklarında çocuklara özgü bir kızarıklığa sahip tatlı bir karikatürdü. Elizabeth resmi o zaman alamamıştı ressamın ellerinden, ama o resimden daha güzel bir resim ellerine ulaşmıştı. En sevdiği ressam o resmi gecikmeli bir şekilde ulaştırmıştı ellerine.
En unutamadığı güzel hislerin neredeyse tamamını bu adam hissettiriyordu kendisine. Buruk olmayan, gerçekten mutlu hissettiği her güzel hissin içinde Robbie vardı. Kilometrelerce uzaktayken hep bir yolunu bulup kalbinde olduğunu ve onu hiç unutmadığını hatırlatıyordu. Her seferinde onu kalbinde çok güçlü bir şekilde hissediyordu. Huzur veriyordu. Gözlerindeki şaşkınlık, yerini sevince ve onu ne kadar sevdiğini hatırladığı için gözyaşlarına bırakmıştı. Her kötü anısını tersine çevirerek, koşarak, onu ulaşmasının mümkün olduğunu başka insanlarda gördüğü yere ulaştırıyordu. Sevinçle yatağın üzerine oturdu ve resme bakmaya devam etti. O kadar sevmişti ki her baktığında içi kıpır kıpır oluyordu. Onu komodinin üzerine bırakıp çarşafları aramaya devam etti. Bulunca serip yatağa uzandı. Uzun zamandır güzel bir uyku çekememişti. Robbie’nin ve tüm sevdiklerinin güvende olması için dua etti ve huzurla yorgana sarıldı. Resme gülümseyerek son bir kez baktı ve uyumaya çalıştı. Tam uykuya dalacakken operada odasında düşündüğü şeylerin devamı geldi aklına. Düşünmemeye çalışarak dikkatini dağıtmamaya çalışarak uyumak istedi ama mümkün olmuyordu. Bazı şeyleri hayal etmek istemiyordu, geleceğin sadece güzel olmasını istiyordu, içeriğini bilmiyordu veya düşünmek istemiyordu. O düşünmek istemedikçe zihnine dolan düşüncelere engel olamıyordu. Ama bir an gerçekten durup düşündü. Kabullendi. Tamam bunları istemiyordu ama şu an sadece düşündü, gerçek olacağı ve olması için değil; sadece düşündü. Charles ve Jane’in hayatının tamamen değişeceğine inanmıştı, evet değişecekti de. Gözleri kapalıydı, önüne gelen yansımalara bakıyordu. Çocuklarının olması kendisini de çok mutlu ederdi. Kesinlikle herkes tarafından sevilen mutlu bir bebek olacaktı. Gözlerini açtı. Yorgana daha sıkı sarıldı.
-Tamam, artık kesinlikle uyuyorum.
Gözlerini kapatınca kalbine bir his düştü. Peki kendisinin bir bebeği olsaydı? Bunu düşünmekten çekindi. Peki gerçekten, ya olsaydı? Kendisi gibi bir çocukluğu olmamalıydı. Gözlerine hüzün çöktü. Onu kendisi büyütmek isterdi. Her anını görmek isterdi, yanında olmak isterdi. Ne olursa olsun harika bir çocukluk geçirsin istedi. Bu düşünceden ötürü kendisine kızmıyordu artık. Çünkü yatılı kaldığı okullarda kız arkadaşları bunların hayalini açık açık kurardı. Kendisi o zamanlar görmediği güzel çocukluğu nasıl bir başkası için hayal ederdi bilmiyordu. Çünkü korkuyordu. Ama artık korkmadığını fark etti. Kendisi büyütemese de ardında kalanlar ona verebilecekleri en güzel çocukluğu ve yaşamı verirlerdi. Charles bunu mümkün kılardı. Robbie... Robbie kimseye bırakmadan bunu mümkün kılardı. Onu her şeye zamanında yetiştirirdi. Geç kaldığı şeylerde onun için koşarak eninde sonunda bu resim gibi onu güzel hislere ulaştırırdı. Kalp atışları çekingen bir tavırla hızlandı. Daha fazlasını düşünmek istemedi, çünkü çok yabancıydı. İçten içe dalga geçti kendisiyle. Ama çevresinde bu kadar düğün muhabbeti yapılırken, özellikle Charles’ın annesi hemen doğmasını istediği torunu hakkında bu kadar detaylı bir yaşam planlaması yaparken ve çevresindeki herkesi, Elizabeth de dahil, bu kadar heyecanlandırırken bunları kendisi için de düşünmesi elinde değildi. Bir bebek, anne babasını dünyaya daha sıkı bağlardı herhalde. Onu seven annesi hayat hakkında ne kadar endişeli ve korkaksa çocuğu için dünyanın en cesur insanı olabilirdi belki.
Günlerdir gergin sinirlerine her ne kadar da düşünmek istemese de bu düşünceler iyi gelmişti. Normal hissediyordu. Yurtta kızlar ranzalarda fısıldaşarak birbirlerine istedikleri gelecekleri anlatırken o buna şimdi korkarak yaklaşmaya başlamıştı. Hayatı gerisinden takip ediyordu ama belki koşarsa zamanında varmış olanlara yetişirdi.
Sabah güneş ışıklarının gözlerini rahatsız etmesiyle uyandı. Saate bakınca çok fazla uyuduğunun farkına vardı. Yani diğer günlerin aksine çok bile uyumuştu. Komodindeki resmi görünce huzurla doldu. Bugün güzel geçecekti, başından güzeldi çünkü. Son zamanlardaki zihin karmaşası azalmıştı. İlk defa bugün bu kadar azalmıştı. Robbie yokken bile bunu mümkün kılabiliyordu. İçinde kendi kendine kurulan hayaller de buna yardımcı olmuştu tabii... Charles’ın düğününün buna etkisi olduğu için önce evine gitmek üzere yola çıktı. Evin kapısında Charles’ı gördü. İki askerle konuşuyordu. Kendisini görünce askerleri gönderdi.
-Elizabeth! Neredesin günlerdir yine? Gösterilerin başlayınca bizi unutuyorsun.
Elizabeth askerleri onun yanında gördüğü andan rahatsız hissetmişti. Çünkü sabah sabah askerlerin evin önünde olduğu gün olan olaylı sınır nöbeti aklına gelmişti. Sormak istedi ama duymak da istemiyordu. Gerginliğini atmaya çalışıp Charles’ sarıldı.
-Seni özlemişim.
-Hiç belli etmiyorsun ama.
-Size güzel bir gösteri sunmak istiyorum. Sizin için mükemmel bir iş çıkarmalıyım.
-Ben bu bahanelere pek ikna olmuyorum ama neyse, hadi içeri gir. Düğün tarihi yaklaştıkça Jane daha da gerginleşiyor. Lütfen beğenmediğin bir şey olsa da çok beğendiğini söyle. Askerleri utana sıkıla çatal bıçak alışverişi yapmaya gönderdim az önce.
Elizabeth sevinçle gülümsedi. Kendi kendine mırıldandı:
-Demek bu yüzden...
-Anlamadım?
Kendine gelip gülümsemeye devam etti.
-Yok bir şey. Neden beğenmeyeyim? Eminim her şey harika olacaktır.
Charles’ın koluna girdi ve eve doğru yürümeye başladılar.
-Çatal bıçak takımına iki üç hafta önce karar vermiştiniz zaten. Neden değiştirdiniz?
Charles hafif bıkkın bir tarzda konuştu:
-Çünkü Jane daha gösterişli bir şeyler istediğine karar verdi. Davete gelenler için imajımıza dikkat etmeliymişiz.
Elizabeth gülümsemeyi bıraktı ve bir an düşünmeden cevap verdi.
-Babamdan kalan imajımızı çatal bıçak düzeltecek öyleyse.
Charles bunu duyunca sessiz kaldı. Elizabeth hata yaptığının farkında vardı.
-Özür dilerim, ama biliyorsun. İkimiz de çok iyi biliyoruz.
-Biliyorum, evet iyi biliyorum. Her ne kadar en iyisini ikimiz de bilsek bizi buna rağmen bırakmayıp yanımızda duran insanlar da biliyor Elizabeth. Babam kaçtığı zaman Jane’e istemezse düğünü iptal edebiliriz imalarında bile bulundum ve o sadece gülümseyerek bana sarıldı. Babam hakkında hiçbir şey söylemedi ve beni onunla yargılamadı. Onu her bakımdan mutlu etmek istiyorum Elizabeth. Emrimizdeki askerleri çatal bıçak almaya yollayacak kadar...
Düşündü.
-Bir dakika... Bu kadarını tahmin etmemiştim.
İkisi de bunun üstüne gülmeye başladı.
-Babamıza rağmen şanslıyız galiba ağabey. Yanımızda destekçilerimiz var.
Gülümsedi.
-Evet kardeşim, ona rağmen şanslıyız.
İçeri girdiğine Jane gelinlik dergilerine bakıyordu. Elziabeth, o konuşmadan konuşmak istemedi. Jane onu görünce seslenip yanına çağırdı.
-Şunlar çok güzel değil mi Elizabeth?
Elizabeth onun işaretlediği gelinliklere baktı.
-Hepsi çok güzel. Ama sen zaten gelinliğine karar vermemiş miydin?
-Evet ama bilemiyorum. En güzeli olsun istiyorum.
Bu telaşları izlemek çok eğlenceliydi. Jane normalde bu kadar kararsız biri değildi. Gayet sakin biriydi ama bu hali çok eğlenceliydi.
-Bence ilk seçtiğinden vazgeçmemelisin. Yoksa bu kararsızlık her şeye sıçrar.
Düşündü. Dergiyi sehpanın üzerine koydu. Elizabeth’e baktı.
-Haklısın, değiştirmeyeceğim.
Charles, Elizabeth’in tek sözüyle fikrini değiştirmekten vazgeçen müstakbel eşine baktı.
-Ne?
-En azından kesin bir şekilde fikir veriyor Charles. Sana düğünü burada yapmasak mı desem biletleri almıştım zaten dersin diye düşünüyorum.
Durup düşündü.
-Bu sıralar fazla şımarıyorum ama neden onunla evlenmeye karar verdiğimi bana her baktığında anlıyorum Elizabeth.
Ayağa kalkıp Charles’a sarıldı.
-Seni çok seviyorum. Çok heyecanlıyım.
-Ben de seni çok seviyorum, seni anlıyorum. Her şey istediğin gibi olacak. İstersen Elizabeth’i hiçbir yere göndermeyiz, burada sana fikir verir.
Elizabeth bu tabloyu izlemeyi sevmişti ama hep buradaki kalabalığın içinde kalamazdı.
-Jane’in nedimeleri benim yokluğumu aratmaz. Ben, arada gelir fikir belirtir giderim. Hem ayak altında dolaşmayayım ben.
-Tamam. Tabii ki zorla tutmayız seni, korkma.
Gülümsedi.
-Yalan değil, korkuyorum. Ben sizin kadar başarılı olamazdım. Çok büyük bir organizasyon...
Jane bunu duyunca birkaç saniye unuttuğu telaşına geri döndü.
-Evet, hadi Charles, daha seçmemiz gereken şeyler var. Çok az zaman kaldı.
-Tam olarak ne kadar kaldı? Detaylı tarihi unutmuşum. Ayrıca tamam, kardeşinim ama keşke bana da bir davetiye verseydin Charles. Davetiyeleri seçmede yardımcı oldum ama...
-İki hafta kaldı. Elizabeth, senin davetiyeni ben ayırmıştım. Ama ağabeyin vermemiş.
-Unutmuşum, hem eve gelse zaten alırdı.
Jane biraz ilerleyip bir dolabın içinden iki zarf getirdi.
-Robbie hala gelmediği için onunkini de veremedik. Ama sen verirsin gelince, değil mi?
Charles, Elizabeth’e bu konuyu açmak istemiyordu. Robbie’nin o ekibe ısrarla dahil olduğunu duyunca çok kızmıştı. Ama Elizabeth’e karşı onu savunmuş, bunun doğal bir şey olduğundan bahsetmişti. Elizabeth bunun üzerine biraz daha durulmuştu.
Elizabeth sadece kendi adının yazılı olduğu zarfı aldı.
-Robbie düğüne yetişir mi bilemem.
Charles o konuyla ilgili bir şeyler biliyordu ama, ona sürpriz olsun diye söylememişti. Zaman geçtikçe gelmemelerinin sebebini anlamıyordu.
Elizabeth, Jane ile vedalaşıp evin dışına yürümeye başladı. Charles onu yolcu ediyordu. Evin dışındaki kaldırımda onu durdurdu.
-Robbie için endişelenme, bir sorun olmadığını düşünüyorum.
-Düşünüyorsun? Peki üç ay geçmesine rağmen neden gelmedi? Nöbetin çoktan bitmesi gerekiyordu.
-Hayır, bazen uzun sürebilir. Ama üç gün önce yola çıktıkları haberi gelmişti. Çoktan varmaları gerekirdi.
Elizabeth bunu duyunca bütün endişesi zihnine vurmaya başladı.
-Nasıl? Neden geciktiler, hiç mi haber gelmedi?
-Endişelenme. Bana doğrudan gelen bir haber yok, kaldı ki günlerdir evdeyim. Bir şey duymuyorum.
-Ben operaya gidiyorum Charles, yoksa bütün gün bunu düşünürüm.
-Tamam, ama korkma. Bir sorun yok.
Elizabeth ona vedalaşıp yürümeye başladı. Bu hiç iyi değildi. Üç gündür neden hala ulaşmamışlardı ki?
Operaya gidene kadar önceden olan da dahil tüm kötü senaryoları kurdu ve kendini neredeyse tüketti. Provalarda hata yapınca hemen sinirleniyordu. Hata yapanlara da sinirleniyordu. Gece yarısına yaklaştıkça zihniyle kavga etmeye devam etti.
Operanın arka bahçesine gitti ve belki on yıldır yapmadığı şeyi yapmaya karar verdi. Ondan medet umduğundan değil, sadece kızgınlığını somut bir şeye yüklemek istiyordu. Kullandığını bildiği arkadaşından aldı ve arka bahçede duran sandalyeye oturup bir sigara yaktı. İlk dumanı içine çektiğinde ondan ne kadar nefret ettiğini hatırladı. İğrenç kokuyordu. Ama hırsla dumanı içine çekmeye devam etti. Robbie’den her an gelecek, kötü bir haberi almaktan korkuyordu. Düşündükçe dumanı içinde daha uzun süre tutuyordu. İki parmağının ucunda, tüm gün yaşadığı stresini tutuyordu sanki. Dudakları titriyor, beynini meşgul etmeye çalışıyordu.
Karanlığı sokak lambası aydınlatmaya çalışıyordu.
Birden duyduğu sesle irkildi.
-Sen sigara mı içiyorsun?
Cümle bitince aldırmadan bir nefes daha çekecekti ki muhtaç olduğu sesi duyduğunu fark etti. Ani bir sevinçle ayağa kalktı ve sesin geldiği tarafa baktı. Sevinçle bağırdı:
-Robbie! Geldin sonunda.
Elindeki sigarayı yere atarak ona sarıldı.
-Seni çok merak ettim. Geldin, sonunda bir sorun olmadan geldin...
Robbie, onu kollarında hissedince derin bir nefes aldı. Ona sıkıca sarıldı.
-Seni çok özledim, çok.
-Neden gittin o zaman?
Elizabeth, sigara mevzusundan dolayı utanmıştı ve bu konuyu açmasını istemiyordu.
Robbie, sorusunun üstüne ondan ayrılıp yüzünü inceledi. Ellerini tuttu, öpüp kokladı.
Yaklaşıp yüzünü ellerinin arasına aldı ve konuşmaya başladı:
-Neden gittiğimi konuşmuştuk, konuşuruz zamanımız bol da ben aylardır kokunu tekrar içime çekeceğim günü hayal ettim, o gün geldi ve şu an içime çektiğim tek koku sigara kokusu.
Elizabeth ondan bir iki adım uzaklaştı.
-Bunun için üzgünüm. Bunu yapmaktan nefret ediyorum.
Robbie, onun biraz önce oturduğu sandalyenin yanındaki sandalyeye oturup ona baktı.
-Neden öyle düşünceli bir şekilde dumanı içine hızlı hızlı çekiyordun?
Ona baktığında yorgun gözler gördü. Yine de kendisini görmeye buraya kadar gelmişti.
-Nedeni açık değil mi?
Bunu duyunca gülümsedi.
-Ne yani? Nöbetteyim diye mi zararlı alışkanlıklara başladın?
-Böyle karşılık vermen canımı sıkıyor. Neler olabileceğini gördüğüm için artık rahat değilim.
-Hiçbir şey olmayacak. Olmadı işte.
Yanındaki sandalyeye oturup kızgınlıkla cevap verdi:
-Evet, bu sefer canını bağışlamışsın.
-Elizabeth. Bunu çok büyük bir mesele haline getiriyorsun, lütfen. Ufak bir kıpırtı bile yoktu karakolda.
-Korktuğum şey sadece kıpırdayan düşman değil. Ben senden de korkuyorum.
-Böyle söyleme lütfen.
Bir süre konuşmadan bahçeyi izlediler. Karanlıktan gelen ateş böceklerinin ışıltısı, kurbağa sesleri...
Robbie huzurla bir nefes alıp verdi. Ardından masadaki sigara paketine baktı.
-İçmeye devam edecek misin, yoksa gidelim mi? Köşedeki restoran hala açık oraya...
-Sana üç ay önce gittiğin günkü kadar kızgın olduğumu fark ettim. Sen git, sonra görüşürüz.
-O zaman biraz yürüyüşe çıkalım. Prova yapmaya devam edeceksen ben de izlemek istiyorum.
Sonunda gülümsedi.
-Prova yapıp sana olan öfkemi atacağım, hadi git artık.
Robbie ayağa kalktı ve ellerinin arasında kaybolacak kadar küçük ellerden tutup onu da ayağa kaldırdı.
-Bunu yapmak için üç ayınız vardı maalesef. Sorunu uzaktan çözemediysen yakından çözmeyi dene.
Elizabeth onun elinden tutup yanında yürürken konuşmaya devam etti:
-Gerçekten kızgınım.
-Değilsin veya öylesin. Bunu çözebiliriz. Hadi yemek yiyelim artık. Uzak yoldan geldim, biliyorsun.
Restorana doğru yürürlerken Robbie onun üstüne sinmiş sigara kokusunu alınca gülümsedi.
-Bir dahaki nöbete gidişimde hangisine başlarsın? Küçük bir ipucu verecek olsan... Ben gelene kadar alkolik mi olursun kumarbaz mı?
-O anda içtiğim için kendimden ekstra nefret ediyorum. Ben sigarayı on yıldan uzun süredir içmiyorum. O an öyle bir şey yapmak istedim. Tam o an... Ve sen gelip beni öyle gördün. Çok kötü bir zamanlama. Daha iyi bir vakitte gelemez miydin?
-Üzgünüm.
Restoranın kapısından içeri girip masaya geçtiler. Yemeklerini beklerlerken bu sefer Elizabeth açtı konuyu.
-Hem sen de içiyorsun Robbie. Gördüm paketlerini.
-Gördüğün paketler çok eskidir. Askeriyeye ilk girdiğim sıralarda diğerlerinin huyunu kaptım ama çabuk durdurdum kendimi. O paketleri de öyle estetik durduğu için atmadım.
Elizabeth geri çekilip ona baktı. Yorgunluğuna rağmen güçlü ve dinamik gözüküyordu. Bakışları önüne düştüğü vakit ona dair hiçbir kötü duyguya sahip olmadığını tekrardan ispatladı kendisine.
-Çok uzun sürdü, sen de farkındasın.
-Farkındayım ama süresini tahmin edemezdim.
Bunu onaylarcasına başını salladı. Birkaç dakika hiç konuşmadan yemeklerini bitirip restorandan ayrıldılar.
-Operaya gitme artık Elizabeth. Dinlen bu gece. Seni evine bırakayım istersen.
-Hangi evimden bahsediyorsun?
Bunun ne demek olduğunu anlamadı.
-Hep bulunduğun evine...
Gülümsedi.
-Orası benim evim değilmiş. Babam gittiğinden beri özellikle, artık gerçekten de evim değil.
Robbie onu gülümseyerek dinledi. Sonra huzurlu bir tavırla cevapladı:
-Böyle hissetmediğin evine gidince mutlu olacaksın.
-Beni mutlu et öyleyse.
Elinden tutup onu evine götürdü. Aylardır görmediği evine girince rahatladı. Eskiden geri geldiğinde bu kadar sıcak hissetmezdi.
-Evde değişik bir atmosfer var. Ben mi öyle hissediyorum?
Çalışma odasındaki keman ve çelloyu görünce kocaman gülümsedi.
-Gerçekten mi?
Elizabeth onun ne gördüğüne bakmak için çalışma odasına gitti.
-Burayı biraz dağıtmış olabilirim.
-Dağıtmak mı? Eksik parçalar bunlarmış.
Oyuncak isteyen çocuk gibi Elizabeth’e yaklaştı:
-Çalarken dinleyebilecek miyim?
Gülümsedi. Omzuna kollarını sarıp yanağına bir öpücük kondurdu.
-Umarım sürekli duyduğun için beni kovmazsın.
-Bu mümkün değil. Sen bu arada hala sonatı çalmadın, unuttum sanma.
Ondan ayrılıp koltuğa oturdu.
-Mutlaka çalacağım, şu an çok yorgunum ama.
-Öyle olsun.
-Ben sigara kokusundan kurtulmaya gidiyorum.
Robbie eline kemanı almış inceliyordu. Onun gittiğini duymamıştı. Kendisi de nöbetin üzerine normal hayata dönebilmek için yenilenmeye çalıştı.
Geri geldiğinde Robbie’yi göremeyince odalara girip onu aradı. Onu bulduğunda kendi çizdiği resme bakıyordu.
Yaklaşıp ona sarıldı.
-Robbie... Seni çok seviyorum.
Bir yandan kendisine sarılmış elleri tutmuş, bir yandan hala resme bakıyordu.
-Bunu görmemen gerekiyordu ama. Ben verecektim, paketleyecektim.
-Senin yokluğunda iyi bir teselli oldu ama. Hem dün gece buldum onu. Dolaba saklanmıştı.
Arkasını dönüp onu kollarının arasına aldı.
-Beğendin mi? Anlattığın resmin böyle olduğunu hayal ettim.
-O ressamın vereceği resimden daha güzel. Baktıkça güzel şeyler hissediyorum.
-...
-Her gün buraya geldim diyebilirim, buradan başka gidecek bir yer düşünemedim bile.
-Elizabeth?
Yüzünü çevirip gözlerine baktı. O, elleriyle saçlarını okşarken gözlerini kapattı.
-Ben seni görmediğim her günden nefret etmeye başladım.
Gülümseyerek cevapladı:
-Böyle olacak. Ama bir daha hiç ayrılmayacağız.
Robbie gülümsedi ve buna inanmak istedi.
-Hiç mi? Gerçekten mi?
Elizabeth kendinden emin bir şekilde devam etti:
-Evet. Hiç ayrılmayacağız. Ben hep buralarda olacağım. Gideceğim en uzak yer opera olacak. Sen beni aradığında hep orada bulacaksın.
Robbie bu konuyu açmaktan kendini alamıyordu.
-Sigara da içiyor olacak mısın peki?
Elizabeth bunu duyunca gülümsedi.
-Muhtemelen hayır. Sen şehirde olduğun ve bana geldiğin sürece kötü şeyler yapmayacağım.
-Anladım. Peki hiç ayrılmayacağımızı nereden biliyorsun?
-Çünkü benim hakkımda sigarayı bilmediğin gibi bilmediğin bir sırrım daha var.
Gülümseyerek gözlerine baktı:
-Neymiş?
-Ben geleceği görebiliyorum.
Robbie bunu duyunca kahkaha attı. Elizabeth de gülünce tekrar sordu:
-Peki şimdi ne olacak? Görebiliyor musun?
-Evet.
Eliyle onun yanağını okşadı. Dudaklarına dokundu.
-Sen de biliyorsun.
Robbie yavaşça yaklaşıp o geleceği yakınlarına getirdi. Gelecek artık şimdi olmuştu. Bir süre sonra ise geçmişte kalmıştı.
Elizabeth yatağa uzanıp yastığa başını koyunca geçen günlere göre çok sakin olduğunu fark etti. Bunu düşünüp bozmak bile istemiyordu.
-Bir on yıl daha sigara içmem.
Robbie de yatağa geçti ve bu sözünü duyunca gülümseyerek ona baktı. Yastığa başını koyunca huzurun farkına vardı. Geçirdiği uzun gecelerin üzerine bu huzur olağanüstüydü. Evde olmak güzeldi. Değiştiremeyeceği şeyleri kabullenip sınır nöbeti üzerine uzun uzun düşünmeyi reddetti. Başını yana çevirince Elizabeth’in kendisini izlediğini gördü. Bakışları denk gelince gülümsediler. Robbie onu kendisine doğru çekip başını omzuna yatırdı. Sıkıca sarıldı. Elizabeth onun sabun kokan boynunu öpücüklere boğdu. O ise hiçbir şey düşünmeden kendisini ona bıraktı. Elizabeth, vücudunu ona hapsetmek ister gibi sığındıkça sığınıyordu. Bunun üzerine göğsünde, yaslanmasıyla birlikte hatırladığı ağrı baş gösterdi. Bunu elinden geldiği kadar belli etmemeye çalıştı, başarılı olması gerekirdi çünkü ondan uzaklaşamıyordu.
Elizabeth, aklına gelmiş bir şey üzerine aniden doğrulup dirseğini göğsünün üzerine koyunca Robbie oluşan ağrıyla inledi.
Korkuyla doğrulan Elizabeth ellerini onun üzerinden çekti.
-Ne oldu? Neden canın yandı?
Hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi.
-Bilmem, ani hareketle göğsüm acıdı sanırım.
-O kadar bastırmamıştım kolumu Robbie. Ona geleceğim ama asıl sormak istediğim bir şey var.
İster istemez gerildi.
-Charles bu sabah bir sorun olmadığını söylemek için sizin dönüş yolunda olduğunuzu söyledi. Ama yola üç gün önce çıkmışsınız.
Daha da gerildi. Boğazını temizledi.
-Yolda birkaç sorun oldu. Ama geldik işte.
-Nasıl bir sorun oldu da üç gün sürdü bunun çözülmesi?
Robbie elinden tutup onu tekrar kendine yaklaştırdı.
-Ne fark edecek ki, önemsiz şeylerdi.
Elizabeth hiç düşünmeden onun göğsüne eliyle hafifçe bastırdı. Bunun üzerine Robbie acıyla gülümsedi. Sordu:
-Neden yaptın bunu?
Elizabeth hırsla geri çekildi.
-Bana yine yalan söylüyorsun.
Tekrar yaklaşıp göğsünde ağrıya sebep olanı görmek için tişörtünü ani bir hareketle yukarı çekti.
-Elizabeth!
Hiçbir iz yoktu. Başını kaldırıp Robbie’ye baktı. Kızmış görünüyordu. Ama yaptığına pişman olmadan ondan uzaklaştı. O, üstünü düzeltirken kolundaki morluğu gördü. Sormak istemedi, gerçekten önemsiz bir şey olabilirdi.
Robbie hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp odadan çıktı. Bir süre geri dönmeyince arkasından gidip ona baktı. Salonda bir kutudan ilaç çıkarıp içtiğini gördü.
-Bu kadar rahatsız olmana gerek yok.
Ceketini astığı yerden alıp kapıya yaklaştı.
-Elizabeth, gidemezsin.
Dinlemedi ve kapıyı açtı. Tam çıkacakken Robbie koşup onu tuttu.
-Neden yapıyorsun bunu? On dakika önce farklı bir durumdaydık.
-Evet, hepsi seni merak etmemden kaynaklı. Özür dilerim bunun için.
-Geç içeri lütfen.
Öfkeyle sesini yükseltti:
-İstemiyorum. Gerçekten istemiyorum. Seni merak etmem bir problem mi?
Hafifçe sesini yükseltti:
-Bana güvenmemen bir problem. Senden izinsiz bir şekilde sana inanmadığım için yaptığın şeyi kontrol etmeye kalksam ne tepki verirdin? Hem de bu şekilde...
-Yapmazdın.
-Elbette yapmam Elizabeth. Sen...
-Çünkü bana olan güvenini kırmadım daha önce.
Robbie ellerini ensesinde birleştirdi.
-Kahretsin. Geçmişten nefret ediyorum.
Yaklaşıp sitemle haykırdı:
-Seni korumak istiyorum. Canın acımasın istiyorum.
-Beni koruyamazsın. Ben korkuluğum, kalkanım.
Robbie, olayların sonuçlanma şeklinden korkmuş bir şekilde eve dönmüştü. Yaşama isteğiyle tek bağlantısı Elizabeth'ti. O olmasa evine geri dönmeyecekti. Umutsuzca sınırda durup gelecek olan sonu bekleyecekti. Ama burada bir umudu vardı ve onu hiçbir sorunla karşı karşıya bırakmak istemiyordu. O ise ısrarla ateşe dokunmaya çalışıyordu.
Sakinleşmeye çalışıp yutkundu. Boğazındaki dikenli tel canını acıtınca gözleri yaşla doldu.
Elizabeth’in elinden tutmuş gitmesini istemiyorken o son kez kendisine baktı. Gözlerinde düşmeyi bekleyen yaşı görünce kapıyı kapattı. Son söyledikleri canını yakmıştı. Söylediği ses tonu ve tondaki hissi tam olarak onunla ilk tanıştığı zamanlardaki gibiydi. Acımasızdı.
Robbie, gitmediğini görünce rahatladı ve gidip yatağa uzandı. Elizabeth kapıdan onu izledi, vücudu derman arar gibi düşmüştü yatağa. Gözlerini sımsıkı sıkıyordu.
Hiçbir şey söylemeden birkaç santim öteye, yanına uzandı. Aklından hiçbir şey geçiremiyordu. Onu üzdüğünü düşündükçe af dilemek istiyordu ama inadını yenemiyordu. Belki ikisi de haklıydı veya her ikisi de haksızdı. Gece bu şekilde sonlansın istemiyordu. Hissiz bir sesle fısıldadı:
-Hastanedeydin, bu yüzden geciktin.
Cevap gelmedi. Hala kızgın olmalıydı.
Yarım dakika kadar geçtikten sonra Robbie, başını kaldırıp vücuduna yaklaştırdı. Karnında tuttuğu ellerini tutarak sarıldı. Dudaklarını saçlarında, omzunda gezdirip kokusunu tüm gücüyle içine çekti.
-Hayattan sadece seni istiyorum.
Dudaklarını sakince öpüp sarıldı ve devam etti:
-Sadece seni...
Bir süre sonra ondan ayrıldı, uykuya teslim oluyordu. Elizabeth sessizce ayağa kalkıp masanın üzerindeki ilacı incelemeye gitti. Elinde değildi, yapmak istemese de deli gibi merak ediyordu.
İlaç yüksek dozlu bir ağrı kesiciydi. Başka da ilaç yoktu.
Canı yanıyordu. Canlı kalkanın canı yanıyordu.
Odaya geri dönüp başucuna oturdu. Derin nefesler alıp veriyordu. Göğsü her nefes aldığında kalkıyor sonra yavaşça geri iniyordu. Yüzü tıpkı bir çocuk kadar masumdu. Gözlerinin kenarında yaş olduğunu fark edince onu silip kendisini tutamayarak sessizce gözyaşı dökmeye başladı. Elini göğsüne götürüp yavaşça okşamaya başladı. Acısını alıp ondan uzaklaştırmaya çalışıyordu sanki. Sessizce fısıldadı:
-Göğsündeki kalbin gibi korunmaya muhtaçsın.
Yüzüne yaklaştı ve onu öptü daha sonra yastığına uzanıp onu izlerken uykuya daldı.
Sabah erkenden uyandığında Robbie hala uyuyordu. Giyinip operaya gitmek üzere hazırlandı ve çıkacakken kapıda onu izlemeye başladı. Aşkını ve onu başka bir yere taşımak, onu farklı şartlar altında sevmek istiyordu. Gözleri sımsıcak yaşlarla doldu. Şimdi o da uyanana kadar onu beklemek isterdi ama yapamadı. Kapıyı açıp çıktı ve operaya doğru yürümeye başladı. Üç gün sonra gösterileri vardı, onun için büyük gün yaklaşıyordu.
Operada akşamüstüne kadar provalara katıldı ve evinin yolunu tuttu. Gösteri davetiyelerini Charles ve Jane’e götürecekti.
Evin kapısında onu gördüklerinde her zamanki gibi sevinçle karşıladılar. Evlilik hazırlıklarındaki son durum hakkında uzun süre konuşuldu ve hep birlikte akşam yemeği yendi. Charles’ın annesi o akşam başka bir yemekteydi. Bu Elizabeth için yemekte sıcak bir atmosfer oluşmasına katkı sağlamıştı.
Bahçede kahveleri gelirken bu anı ne kadar sevdiğinin farkına vardı. Gülümseyerek onların neşesini izledi ve onlara sohbetlerinde eşlik etti.
Cebinden biletleri çıkarıp masanın üstüne koydu.
-Üç gün sonra... Hiçbir bahane istemiyorum.
Charles biletleri inceledi.
-Bu oyuna bayılıyorum. Ben zaten orada bulunacağım.
Jane de bilete göz atıp geleceğini söyledi. Ve ekledi:
-Bu kadar asker ve doktorun içinde sanatla ilgilendiğin bir mesleğinin olması beni mutlu ediyor ama şaşırtıyor Elizabeth.
Elizabeth gülümseyerek karşılık verdi:
-Neden şaşırıyorsun?
-Bilmiyorum. Yani Charles da benim gibi mesela. Biz bizden istenilen meslekleri seçtik. Ama sen istediğini yaptın. Bundan ötürü...
-Benim ne istediğim önemli değildi çünkü. Ne istesem yapabilirdim, çünkü kimse umursamayacaktı zaten. “Önemli” görülen meslekleri yapmam ya da yapmamam önemli değildi.
Sustular.
-Ben kötü bir şeyi kastetmedim. Gerçekten Elizabeth...
Elizabeth gülümsedi.
-Biliyorum, sorun değil. Sen hala iyi niyetle bakıyorsun.
Charles konuşmadan Elizabeth’i izliyordu.
-Gerçekten hiç umursanmadığını mı düşünüyorsun?
Elizabeth umursamazca omuzlarını kaldırdı.
-Öyle değil miydi?
-Böyle hissettiğin için bir şeyi değiştiremem maalesef.
Jane’e baktı. Belli ki onun yanında bunu tartışmak istemiyordu. Güncel olan bir olay yaşamıştı, unutamayacaktı. Ama hemen silecekti hafızasından, yalan da olsa. Bundan kimseye bahsetmek istemiyordu. Ama yeni olan bu olayı Elizabeth'ten ne kadar saklayabilirdi bilmiyordu.
Elizabeth, biraz daha sohbet edip onlardan ayrıldı. Gitmesi gerektiğini hissetmiyordu ama gidecekti.
Birkaç dakika sonra Robbie’nin evinin kapısındaydı. Tam kapıyı çalacakken kapı açıldı. Robbie ceketini giymeye çalışıp çıkıyordu.
Onu görünce durdu.
-Askeriyeye mi gidiyorsun?
Şaşkınlıkla cevap verdi:
-Hayır, yani evet. Gidiyordum.
Elizabeth geri gitmeyi düşündü.
-Sabah neden gittin erkenden?
-Gideceksen bekleme, eve döneceğim zaten.
-Gitmeyecektim. Yani gelmediğin için gidecektim.
Yaklaşıp ellerini tuttu.
-Hadi Elizabeth, içeri girelim.
Düşünmek istemedi. Açık kapıdan içeri girip ardından kapattılar.
Gece yarısına yaklaşmıştı. Elizabeth gidip koltuğa oturdu.
Robbie ceketini ve üniformasının üstünü çıkarıp tişörtünü giyerken onu izledi.
Ardından da odaya geçip pijamalarını giydi. Normal bir gece yarısı atmosferi oluştu aniden.
-Sabah uyanınca arka bahçede kahvaltı yaparız diye düşündüm. Sana seslenirken fırına gitmeye hazırlanıyordum. Fark ettim ki gitmiştin.
Konuşmadı.
-Peki, konuşmayalım.
Koltuğa oturup yüzüne baktı. Susuyordu.
-Dünden sonra buraya gelmemin tek amacı seni unutmadığımı sana hatırlatmak, tekrar geleceğimi sana göstermek. Başka bir şey düşünmedim.
-Buraya gelmen için bir amacının olması gerekmiyor. Ben yokken son günlerde buraya gelmeye alıştığın için gelmedin mi bu eve?
-Bilmiyorum.
-Ben varken ne değişiyor peki?
-Robbie...
-Anlaşalım istiyorum. Anlaşmamız gerek, lütfen.
-Anlaşamadığımız nokta seni düşünüyor olmam, hep seni düşünüyor olmam.
-Hayır Elizabeth, bu değil. Anlaşamadığımız nokta bana olan güvensizliğin. Bana dün gece yine yalan söylüyorsun dedin. Sana yalan söylüyorsam gerçekten zarar göreceğini bildiğim için yalan söylüyorumdur. Ve bunun sadece bir örneği var.
Elizabeth sinirle gülmeye başladı.
-Sadece bir örneği mi var?
Robbie bunu küçük düşürücü buldu.
-Bu tepkini hak etmiyorum.
Gülmeyi bıraktı.
-Sen beni koruduğunu söyleyip bana dair zararlı gördüğün her şeyi ayıkladın. Sorun değil, haklıydın. Bunu kabulleniyorum. Ama artık birçok şeyde beni gerçeklerden korumaya çalışman bana zarar veriyor. İstediğin hikayenin içine sokup istemediğinden çıkaramazsın beni. Sen olmadığın zamanlar da vardı, ben alışkınım bunlara.
Robbie yanlış bir şey söylemekten korkuyor, ama bunu açıkça çözüp konuyu kapatmak istiyordu.
-Beni korumak istiyorsun, ama her an kendini yok edebilirsin, bir gerçek uğruna ölebilirsin.
-Elizabeth...
-Beni koruyamazsın dedin dün gece. Ben kalkanım dedin. Kendini böyle nitelendiren biri bana nasıl canlı hisler duyabilir?
-İki konunun birbirinden ilgisi yok. Bunu yapmayı bitirebilir miyiz artık.
-Çözülmesi için...
Kendini tutamayıp karşılık verdi:
-Çözülmesi için artık geçmişte yaşanılanı bırak. Gerekli gördüğüm şeyi yaptım ben. Başka çarem yoktu. Beni koruyamazsın çünkü tehlike zaten bana geliyor, başka bir hayat şeklini tercih etseydim böyle olmazdı, evet.
-Tercih edemezsin, o konuyu açtığım gibi kapatmıştın, evet.
-Bile bile kendini bitirmek konusunu açmanı istemiyorum. Eğer açacaksan aynısını yaptığını hatırlatırım.
Elizabeth içinde oluşan ani kederle ona baktı. O ise devam etti:
-Arkamızda bıraktığımız diğer kişiyi düşünmemeyi sen de yaptın. Bana kızıp izini kaybettin. Sonra içindeki acıyı kendine saklayıp odanda ölmeyi, yok olmayı bekledin.
Bunu söylediğinde boğazı düğümlendi.
-Sen de sırtını döndün hayata, sadece ben yapmadım bunu.
Elizabeth çaresizlikle sesini yükseltti:
-Gerçekten aynı sona gittiğimiz yolların aynı olduğunu mu düşünüyorsun?
Cevap vermedi.
-Aynı olduğunu mu düşünüyorsun?
-Aynı hisleri yaşadığımı düşünüyorum Elizabeth. Ben de seni kaybetme korkusu yaşadım. Hem de iki kez... İkisinde de buna neden olanın ben olduğumu bilerek yaşadım hem de.
Elizabeth hiçbir şey söylemeden kapıyı gitmek üzere açtı.
Robbie bu sefer onu durdurmak için adım atmadı.