(1 Hafta Sonra)
Sabah gözlerimi ağır ağır açtım, başımda keskin bir ağrı vardı. Başucumdaki suya elimi attım ve birkaç yudum su içtim. Kendimi daha iyi hissedince salona geçtim. Derse gitmem gerekiyordu ama kendimi çok halsiz hissettiğim için evde dinlenmeye karar verdim. Telefonumu elime alıp Meyra'ya mesaj attım.
-------------------------------------------------------------------------
Ben: Meyra günaydın.
Meyra: Günaydın, bir şey mi oldu?
Ben: Evet, benim başım ağrıyor ve kendimi aşırı halsiz hissediyorum. Bugün derse gelemeyceğim de haberin olsun diye aradım.
Meyra: Tamam, ben senin yerine imza atarım, bir şey olursa ara.
Ben: Tamam ararım, teşekkürler, kendine iyi bak.
Meyra: Sen de.
-------------------------------------------------------------------------
Telefonumu koltuğa bıraktım, gözlerimi kapadım ve iki dakika içinde uykuya daldım. Uyandığımda üşüyordum ve halsizliğim kat kat artmıştı. Ateşim çıktığını anladım ve hazırlanıp hastaneye gitmek için evden çıktım. Yolda giderken ablamı aradım ve gelebileceği en kısa sürede geleceğini söyledi. Hastaneye girdiğimde serum bağlamak için yatışa geçmemi sağladılar.
Meyra'yı da aradım ve ateşim olduğunu o yüzden bir süre daha okula gelemeyeceğimi söyledim. O da en kısa sürede hastaneye geleceğini söyledi. Gittiğim hastane Atlas'ın stajyerlik yaptığı hastaneydi. Kısa bir süre sonra vizit için yanında birkaç doktorla geldi. Birkaç tahmin yürüttüler, henüz ne olduğu anlaşılmamıştı. Sadece başım ağrıyor ve halsiz hissediyordum, beş dakika sonra Meyra içeriye girdi, arkasından geleni görünce kan beynine sıçradı. Göktuğ'da peşinden geliyordu. Aniden yüz ifadem değişti, aralarında uzman olduğunu anladığım doktor.
"O zaman biz sonra tekrardan uğrarız." Dedi ve çıktı. Atlas çıkarken Meyra'ya baktı ve olanları anlamaya çalıştı. Meyra hızlıca yanıma geldi.
"Zehra neyin var? Nasıl hissediyorsun?"
"Biraz ateşim var, bir de yorgunum."
"Yemek yemediğine göre aynı zamanda da iştahsızsın."
Bense Meyra'yı dinlemiyordum, Göktuğ'a döndüm.
"Senin ne işin var burada?"
"Merak ettim, o yüzden görmek istedim."
"Gördün işte, artık defolabilirsin."
"Zehra, lütfen sence bir kere de olsa kendimi açıklama hakkına sahip değil miyim? Lütfen beni bir kere sözümü kesmeden dinle."
"Göktuğ, saçma sapan konuşma. Hala karşıma geçip hesap sorabiliyorsun yani."
Göktuğ Meyra'ya döndü.
"Meyra beş dakikalığına dışarı çıkar mısın?
Meyra önce bana döndü.
"Meyra çıkamanda bir sorun yok, bakalım ne diyecek.
Meyra çıkar çıkmaz Göktuğ yumuşak bir ifadeyle bana döndü:
"Zehra, biliyorum berbat bir insanım."
"Aynen öyle."
"Ama arkadaş da mı kalamayız?"
"Evet Göktuğ, arkadaş da kalamayız."
"Zehra, benden bu kadar mı nefret ediyorsun?
"Evet Göktuğ, senden bu kadar nefret ediyorum, bütün hücrelerimle. Aynı zamanda senle arkadaş kalamamızın sebebi beni sevdiğini söylerken başka biriyle nişan hazırlıkları yapman. Ve benim arkadaşlığım sadakatsizlere verecek kadar değersiz değil."
Göktuğ'un gözleri doldu ama bana çaktırmamaya çalışıyordu.
"Yani içinde kalan tek şey bu, nefret."
"Hayır, bir de pişmanlık, keşke o gün çıkma teklifini kabul etmeseydim Göktuğ, keşke."
Bu sefer ben de ağır konuşmuştum, Göktuğ önce ağzını açtı, sonra da bir hışımla odadan çıktı. Hemen arkasından Meyra odaya girdi, bana baktı:
"Bu sefer ağır kavga ettiniz sanırım, Göktuğ çıkarken ağlayacak gibiydi."
"Mutsuzum Meyra, belki garip gelecek ama canım acıyor."
"Ama her şeye rağmen onu seviyorsun."
Gözlerim doldu, sağ gözümden bir yaş aktı.
"Evet maalesef ki onu hala çok seviyorum, bunu fark ettikçe hem Göktuğ'a hem kendime daha çok kızıyorum. Ve ona ağır sözler söyleyerek kendimi rahlatacağımı düşünüyorum."
"Kendi canın yandığı için onun da canını yakmak istiyorsun yani."
"Evet, ama o üzülünce yine üzülen ben oluyorum. Delirmek üzereyim, bir halim, bir halimi tutmuyor."
"Anlıyorum seni ama kendine haksızlık etme, senin yaşadıklarını yaşayan kimse sakin kalamaz."
Gülümsedim, kendimi daha iyi hissetmek için yanımdaki çikolata paketini elime aldım ve çikolatadan alması için Meyra'ya uzattım. Benim canım yemek istememişti. Hemşirelerden biri gelip damaryolu açtı ve bir serum bağladı. Serumun yarısı bitince ablam hızlıca hastane odasına girdi.
"Zehra! İyi misin? Neden ateşin çıkmış?"
"Bilmiyorum abla ama sadece ateş ve baş ağrısı var."
"Yemek yedin mi?"
"Hayır yemedim, canım bir şey istemiyor."
"Olmaz, ben hemen kantine gidip yiyecek bir şeyler getireceğim."
Ben daha cevap vermeden ablan odadan çıktı. Ablamın olanlardan haberi vardı ama beni üzmemek için bu konuyu açmıyordu. Atlas bu sefer tek başına geldi.
"Zehra farklı bir şikayetin var mı?"
"Yok hala aynıyım."
"Hiç mi yok."
Meyra'yla birbirimize baktık ve aynı anda kahkaha atmaya başladık. Meyra kahkahasını bastırmaya çalışarak:
"Canım sen Zehra'da ekstra bir şey çıkana kadar gidip gelecek misin?"
Bende gülerek araya girdim, bir yandan da yüzümü kaşıyordum.
"Hem seni de görüyor işte, bir taşla iki kuş."
Meyra bir anda sustu ve yüzü kızardı. Atlas'ta cevap verdi.
"O zaman ben yan odadaki hastaya bakıyorum, bir şey olursa hemşireyi çağırırsın."
Tam dışarı çıkacakken dönüp bana baktı.
"Yüzün mü kaşınıyor?"
"Biraz."
"Yanıma geldi ve yüzüme baktı."
"Zehra sen daha önce su çiçeği geçirdin mi?"
"Hayır, geçirmedim."
"Tamam o zaman, su çiçeği olmuşsun."
Meyra şaşkın bir sesle cevap verdi.
"Ne!"
Atlas'sa Meyra'ya dönüp:
"Aynen öyle ben hocalardan birine haber vereyim."
Atlas odadan çıktığında Meyra gülmeye başladı.
"Zehra sen şimdi bebek hastalığına mı yakalandın?"
"Meyra, bak zaten sinirim bozuk. Birde bunu bahane edip şurada ağlama krizine girerim, sinirimi bozma benim."
"Tamam tamam, bir şey demedim."