Ela, Darıca sahilinde elindeki küçük kavanozu göğsüne bastırdığında, rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyordu. Deniz griydi hâlâ, ama ufukta ince bir turuncu çizgi belirmişti; sanki güneş, “Ben buradayım, unutmayın” demek ister gibi usulca doğruluyordu. Kaan’ın eli hâlâ Ela’nın elindeydi. Parmakları birbirine kenetlenmiş, ne çok sıkı ne çok gevşek; tam o “gitme” diyen, ama “kal” diye yalvarmayan bir tutuş.“Seninle her sahilde bir kavanoz bırakalım mı?” demişti ya Ela… O cümle ağzından çıkar çıkmaz ikisi de sustu. Çünkü o söz, sadece bir öneri değildi. Bir yemin gibiydi. Bir “biz” inşa etme çabasıydı. Kırık dökük zamanların, geciken otobüslerin, “beş dakika” yalanlarının arasında biriken küçük mucizeleri toplamaktı.Kaan başını eğdi, Ela’nın omzuna yaslandı. Sesinde o her zamanki şakacı ton yoktu bu sefer.“Biliyor musun,” dedi usulca, “seni ilk gördüğümde… Gebze vapur iskelesinde, elinde o eski kahverengi çanta, rüzgârda üşümüş dudakların… O an içimden bir ses geçti: ‘Bu kız beklemeyi bilir.’”Ela’nın gözleri doldu. Ama bu sefer gözyaşlarını silmedi. Bıraktı aksınlar. Çünkü bazı gözyaşları silinmek için değil, yaşanmak içindi.“Ben de seni ilk gördüğümde,” diye fısıldadı, “koşarken düşecek gibi olmana rağmen yine de gülümsemene bakıp düşündüm: ‘Bu çocuk geç kalsa da gelir. Ve geldiğinde… her şeyi affettirir.’”Deniz bir dalga daha attı, bu sefer daha yumuşak. Sanki onları dinliyordu. Martılar da susmuştu; belki de o anı bozmak istemiyorlardı.Kaan cebinden telefonunu çıkardı, ama fotoğraf çekmek için değil. Sadece saate baktı.“Şu an tam 14:37,” dedi. “Ve ben şu anda, hayatımın en doğru yerinde duruyorum.”Ela güldü, ama gülüşü ağlamaya dönüştü. Kollarını Kaan’ın boynuna doladı, yüzünü onun boynuna gömdü. Montunun kokusu… ıslak kum, kahve, biraz da ter… Hepsi Ela’nın en sevdiği koku haline gelmişti.“Ben de,” dedi titreyen bir sesle. “Ben de tam burada… en doğru yerdeyim.”Bir süre öyle kaldılar. Sarılmış, kıpırdamadan. Deniz konuşuyordu onların yerine. Dalgalar vurup çekiliyor, vurup çekiliyordu. Her vuruşta sanki “Devam edin” diyordu. Her çekilişte “Unutmayın” diye fısıldıyordu.Sonra Ela geri çekildi, gözleri hâlâ ıslak ama bakışları berrak.“Bir dahaki sefere,” dedi, “seni ben bekleteceğim. Ama sadece… sana sarılmak için daha uzun süre bekleyebileyim diye.”Kaan’ın dudakları titredi. Güldü, ama o da ağlıyordu artık.“Anlaştık,” dedi. “Ama lütfen… çok bekletme. Çünkü sensiz geçen her dakika… çok uzun.”Ela kavanozu tekrar avucuna aldı. İçindeki mavi cam parçası, gün batımının turuncusuyla parlıyordu.“Bu bizim,” dedi. “İlk sahilimiz Gebze’ydi. İkincisi Darıca. Üçüncüsü… neresi olursa olsun. Ama sonuncusu… birbirimizin kolları olsun.”Kaan başını salladı. Söz söyleyemedi. Sadece Ela’yı kendine çekti, alnını alnına dayadı.Ve o an, Gebze’den Darıca’ya uzanan o kısa yol, aslında bütün bir hayat kadar uzun ve kıymetliydi.Çünkü aşk,koşarak gelen beş dakikalarda değil,beklemeyi göze aldığın her saniyede,ve “seni bırakmayacağım” diye suskun kaldığın her anda saklıydı.Ela ile Kaan, o soğuk ama içini ısıtan ocak gününden beri,her sahilde bir kavanoz bırakmaya devam ettiler.Ve her kavanozun içinde,biraz kum,biraz deniz,ve çokça “yine de seni beklerim” vardı.
Bölüm 3
3
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.