İçeriğe geç

Küllü Bahçe - Sekizinci

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Küllü Bahçe - Sekizinci

Bölüm 2

Beyaz Ağaç

Kısım 1: Yedi

Evden ayrıldıktan sonra uzun süre durmadım.

Başlarda yol tanıdıktı. Kasabanın dışındaki taş yol, çocukluğumdan beri bildiğim çitlerin ve tarlaların arasından geçiyordu. Ama ilerledikçe tanıdık şeyler azaldı.

Bir süre sonra arkamda kalan son ev de gözden kayboldu. O zaman gerçekten gittiğimi hissettim.

Rüzgâr hafifti. Çantam omzumu ağrıtıyordu. Büyükannemin verdiği bez keseden ara sıra lavanta kokusu yükseliyordu. Her seferinde onu hatırlıyordum. Son konuşmamızı. Bana söylemediği şeyleri.

Yol kıvrılarak ormana girdi. Ağaçlar sıklaştı. Güneş ışığı dalların arasından yere parçalanmış şekilde düşüyordu. Bir noktadan sonra kuş sesleri bile azaldı. Ormanın sessizliği farklıydı. Boş değilmiş gibi. Bekliyormuş gibi.

Bu düşünceden hoşlanmadım.

Adımlarımı hızlandırdım. Bir saat kadar sonra ağaçların arasındaki ışık değişmeye başladı. Önümde açıklık vardı. Ve sonra onu gördüm.

Beyaz Ağaç.

Mektupta yazdığı kadar vardı. Belki daha da fazlası. Ormanın ortasında tek başına duruyordu. Gövdesi beyaz değildi. Gümüş gibiydi. Sanki ağaçtan değil de donmuş ay ışığından yapılmıştı. Dalları gökyüzüne doğru uzanıyordu. Yapraksızdı. Ama ölü de görünmüyordu.

Uzun süre ona baktım. Nedense yaklaşmaya çekindim. Tam o sırada bir ses duydum.

"Yıllar sonra."

Donup kaldım. Arkamı döndüm. Kimse yoktu. Orman sessizdi. Rüzgâr bile durmuş gibiydi. Kalbim hızlandı. Birkaç adım geri çekildim. Sonra tekrar etrafıma baktım. Hiç kimse. Belki de duymamıştım. Belki rüzgârdı. Belki uzun yürüyüş yüzünden yorulmuştum. Kendime mantıklı açıklamalar bulmaya çalıştım. Ama nedense gözlerim tekrar ağaca kaydı.

Gümüş renkli gövde güneşte parlıyordu. Bir anlığına bana baktığını hissettim. Bu düşünce o kadar saçmaydı ki hemen aklımdan attım. Tam o sırada uzaktan nal sesleri geldi.

---

İlk at arabası ağaçların arasından çıktı. Siyah ve gösterişliydi. Arkasından bir başkası geldi. Sonra bir tane daha. Bir süre sonra açıklıkta yedi farklı araba durmuştu.

İçimdeki tedirginlik yerini meraka bıraktı. Çünkü bu armaları tanıyordum. Herkes tanırdı. Kasabadaki en salak çocuklar bile tanırdı.

Gül.

Sarmaşık.

Gece zambağı.

Siyah kamelya.

Mavi ortanca.

Altın safran.

Beyaz defne.

Yedi büyük aile.

Beş şehrin yöneticileri.

Çocukluğum boyunca hikâyelerini duymuştum.

Her biri eski bir sanatın koruyucusuydu.

Büyükannem buna büyü demezdi. Kimse demezdi. Eski sanat derlerdi. Yüzyıllardır ailelerden ailelere aktarılan garip yetenekler. İnsanların saygı duyduğu. Ve biraz da korktuğu şeyler.

Hayatım boyunca onları sadece hikâyelerde duymuştum. Şimdi ise birkaç adım ötemde duruyorlardı.

İlk arabanın kapısı açıldı. Uzun kızıl saçlı bir kadın indi. Yanında aynı saçlara sahip genç bir kız vardı. Kızın yaşı bana yakın görünüyordu. Kadın onun omzuna hafifçe dokundu. Bir şey söyledi. Kız başını salladı. Sonra kadın geri çekildi.

Ne sarılma vardı. Ne gözyaşı. Ne de dramatik vedalar. Sanki ikisi de bunun nasıl olması gerektiğini biliyordu. Diğer ailelerde de durum farklı değildi.

Kısa konuşmalar. Baş eğmeler. Resmî vedalar. Bir baba oğlunun omzuna dokunuyor. Bir anne kızının yakasını düzeltiyordu. Ama hepsi ölçülüydü. Sanki duygular bile kurallara bağlıydı.

Bir süre onları izledim. Sonra fark ettim. Asıl önemli kişiler gençler değil, yanlarındaki yetişkinlerdi. Çünkü diğer herkes onlara saygı gösteriyordu. Bir kadın konuştuğunda insanlar susuyordu. Yaşlı bir adam yürüdüğünde yol açılıyordu. Bunlar şehirleri yöneten kişilerdi. Hanedan başları. Gerçek güç sahipleri.

Gençler ise...

Varislerdi.

Gelecekte onların yerini alacak kişiler.

Tam o sırada gözüm beyaz defne armasını taşıyan aileye takıldı.

Genç adamın yanında ondan birkaç yaş büyük görünen biri daha vardı. Onu tanıyordum, bir kaç yıl önce kahramanca savaşarak arkasındaki küçük birlikle güneybatı tarafındaki köyleri tek başına kurtarmıştı. Bu köylere benim yaşadığım yerde dahildi.

Benzer yüz hatlarına sahiptiler. Kardeş oldukları belliydi. Büyük olan konuşurken küçük olan dikkatle dinliyordu. Sonra büyük kardeş onun omzuna vurdu. İlk kez gerçekten sıcak bir hareket gördüm. Kısa sürdü. Ama diğer vedalardan farklıydı.

Gözlerim kalabalığın içinde dolaşmaya devam etti. Sonra bir şeyi fark ettim.

Altı aile.

Yedi varis.

Ama...

Bir kişinin yanında kimse yoktu. Koyu renk saçlı bir çocuk biraz uzakta tek başına duruyordu. Arkasındaki araba da sarmaşık hanedanının arması gözüküyordu.

Ne anne.

Ne baba.

Ne de başka biri.

Kimse onunla vedalaşmamıştı.

Bu tuhaf geldi.

Çünkü diğer herkesin yanında birileri vardı.

Onun yoktu.

Çocuk bunu umursamıyormuş gibi görünüyordu. Bende umursamadım. Ama nedense gözlerim birkaç kez ona geri döndü. Belki yalnız olduğu için. Belki de yüzündeki ifadeyi okuyamadığım için. Belki sadece benim de yanımda ailem olmadığı için.

Bir süre sonra yetişkinler geri çekilmeye başladı. At arabalarına bindiler. Birer birer uzaklaştılar. Ve ilk kez açıklıkta sadece biz kaldık.

Yedi varis.

Ve ben.

O anda içime hoş olmayan bir düşünce yerleşti.

Buradaki tek yabancı bendim.

Kısım 2: Yeminler

Yetişkinlerin son arabası da gözden kaybolduğunda açıklık sessizleşti. Kimse konuşmuyordu. Yedi yabancı. Ve ben.

Bir süre öylece bekledik. Sonra yaşlı kadın asasını toprağa vurdu. Henüz ağarmaya başlamış koyu gri saçlarına kıyasla gözleri yüz yolları devirmiş gibi gözüküyordu.

Tok.

Ses açıklıkta yankılandı.

"Beyaz Ağaç sizi gördü."

Bu cümle nedense içimi ürpertti.

Kadın devam etti.

"Başlayın."

Başlayın ne demekti? Hiçbir fikrim yoktu. Ama diğerleri biliyor gibiydi.

İlk genç öne çıktı. Uzun boyluydu. Koyu renk saçları omuzlarına düşüyordu. Ağaca yaklaşırken yüzünde ciddi bir ifade vardı. Beyaz gövdenin önünde durdu.

Sonra diz çöktü. Bir dizinin üzerine. Başını eğdi. Ve uzun süre kıpırdamadı. Bir dakika. Belki daha fazla. Kimse onu acele ettirmedi. Sonunda ayağa kalktı. Tek kelime etmeden geri döndü. Ritüelinin tamamı buydu. Ama bunu yaparken öyle bir saygı göstermişti ki konuşmasına gerek kalmamıştı.

Sıradaki kızdı. Bakır renkli saçları rüzgârda hafifçe hareket ediyordu. Ağaca yaklaştı. Avucunu gövdeye koydu. Gözlerini kapattı.

Sonra çok eski bir şiir okur gibi konuşmaya başladı. Kelimeleri anlayabiliyordum. Ama anlamlarını değil. Birbirine bağlı kısa cümlelerdi. Ağaçlardan. Mevsimlerden. Köklerden bahsediyordu.

Bitirdiğinde başını eğdi.

Ve geri çekildi.

Üçüncü kişi sarışın bir kızdı. O ise ağaca hiç dokunmadı.

Altın bir anahtar kaldırdı. Beyaz gövdenin çevresinde yavaşça yürüdü. Bir tur attı. Sonra ikinci. Sonra üçüncü. Tam üç kez. Ardından durdu.

Elini kalbinin üzerine koydu. Gülümsedi. Ve yerine döndü. Bu kadar.

Başka biri ağacın önüne geldiğinde cebinden küçük bir bıçak çıkardı. Bir an gerildim. Ama bıçağı kendine çevirmedi. Toprağa sapladı. Sonra eliyle toprağı düzeltti. Sanki küçük bir tohum ekiyormuş gibi. Hiç konuşmadı. Bitince bıçağını aldı ve geri döndü.

Bir sonraki genç ise yalnızca bekledi. Gerçekten bekledi. Ağacın önünde durdu. Ellerini arkasında birleştirdi. Gökyüzüne baktı. Rüzgârın yön değiştirmesini bekliyormuş gibi görünüyordu. Neredeyse herkesin sabrı tükenmişken başını eğdi. Ve geri döndü. Sanki aradığı şeyi bulmuştu.

Son kişi geldiğinde açıklık yeniden sessizleşti. Sarı saçlı genç. Sanki bir rüya alemindeymil gibi görünüyordu. Ağacın önüne ulaştığında gözlerini kapattı. Bir şeyler fısıldadı. O kadar sessizdi ki duyamadım. Ama sesi dua eder gibiydi. Ya da birisiyle konuşuyor gibi.

Bitirdiğinde omuzları biraz düşmüş görünüyordu. Sonra geri çekildi.

Ve sıra bana geldi. Kalbim hızlandı. Herkes bana bakıyordu.

Sorun şuydu:

Ne yapacağımı bilmiyordum.

Kimse bana anlatmamıştı. Kimse açıklamamıştı. Belki açıklaması gerektiğini bile düşünmemişlerdi. Çünkü burada bulunan herkes bunu zaten biliyor olmalıydı.

Ben hariç.

Ağaca doğru yürüdüm. Her adımda daha fazla yabancı hissediyordum. Beyaz gövdenin önünde durdum. Ne şiir biliyordum. Ne dua. Ne de ritüel.

Bir süre öylece kaldım. Sonra istemsizce elimi uzattım. Kabuk beklediğimden sıcaktı. Bu beni şaşırttı. Çünkü ağaçlar sıcak olmazdı. En azından benim bildiklerim olmazdı.

Parmaklarımı gövde üzerinde gezdirdim. Yüzey pürüzlüydü. Eskiydi. Çok eski. Nedense içimde tuhaf bir his yükseldi. Bir anlığına büyükannemi düşündüm.

Evimizi.

Armut ağacını.

Geride bıraktığım her şeyi.

Boğazım düğümlendi. Ve hiç düşünmeden bir adım daha attım. Kollarımı ağacın etrafına doladım.

Sessizlik oldu. Gerçek bir sessizlik.

Arkamdaki insanların şaşırdığını hissedebiliyordum. Ama geri çekilmedim. Çünkü ilk kez o gün ne yapmam gerektiğini biliyormuşum gibi hissediyordum.

Ağaca sarıldım.

Ve gözlerimi kapattım.

Rüzgâr dalların arasından geçti.

Bir yaprak sesi duyuldu.

Sonra...

Çok uzaklardan gelir gibi bir fısıltı.

Ya da belki yalnızca hayal gücüm.

"Sonunda."

Gözlerimi açtım.

Ses kaybolmuştu.

Ama nedense içimdeki yalnızlık biraz hafiflemişti. Sebebini bilmiyordum. Henüz.

Kısım 3: Orman Yolu

Beyaz Ağacın önündeki tören bittikten sonra kimse ne yapacağını sormadı. Çünkü herkes biliyordu. Herkes. Ben hariç. Yine.

Siyahlara bürünmüş Karga Rahibi -önümdeki kızlar ondan böyle bahsediyordu- asasını aldı ve ormanın içine açılan dar patikaya yöneldi. Veba zamanındaki doktorlar gibi kuş gagasında benzer bir maske takmıştı.

Tek bir kelime bile söylemedi. Aslında konuşabiliyor muydu ondan bile emin değildim. Biz de onu takip ettik. Yolculuk böyle başladı.

Başta birkaç kez birisinin açıklama yapmasını bekledim. Nereye gittiğimizi. Ne kadar süreceğini. Küllü Bahçe'nin nasıl bir yer olduğunu. Ama kimse konuşmadı.

Karga Rahibi önde yürüyordu. Pelerininin kenarındaki siyah tüyler rüzgârda hafifçe hareket ediyordu. Ne arkasına bakıyordu ne de bizimle ilgileniyormuş gibi görünüyordu. Sanki görevi sadece yolu göstermekti. Geri kalan her şey bizim sorunumuzdu.

Bir süre sonra yürüyüşün ritmi oturdu.

Ayak sesleri.

Rüzgâr.

Yaprakların hışırtısı.

Ve sessizlik.

Özellikle sessizlik.

İlk başta bunun beni rahatlatacağını düşünmüştüm.

Yanılmışım.

Çünkü bu sessizlik boş değildi. Aralarında görünmeyen bağlarla doluydu. Bunu hissetmeye başlamıştım. Önümde yürüyen iki kişi bir noktada yan yana geldi. Biri cebinden küçük bir nesne çıkardı. Parlak metal bir yüzük. Diğerine uzattı.

Karşı taraf gülümseyerek aldı. Hiçbir açıklama yapmadan. Hiçbir şey söylemeden. Sonra birkaç dakika sonra geri verdi. Sanki geçen yıldan kalan bir şakayı tamamlıyorlarmış gibi. Ne olduğunu anlamadım. Ama onların anladığını gördüm.

Ve bu yeterince kötüydü.

Bir süre sonra ilerilerden hafif bir kahkaha duyuldu. Çok kısa. Hemen bastırılmıştı. Sarışın kız bir şey söylemişti galiba. Yanındaki çocuk gözlerini devirdi.Sonra ikisi de normal yürümeye devam etti. Bu kadar küçük bir şeyin canımı sıkması saçmaydı.

Ama sıkmıştı.

Çünkü onlar birbirlerini tanıyordu.

Ben tanımıyordum.

Saatler geçtikçe bunu daha net görmeye başladım. Bazen biri diğerine su uzatıyordu. Bazen birisi geride kaldığında diğeri yavaşlıyordu. Bir keresinde önümde yürüyen sarışın çocuk tökezledi. Hemen yanındaki kişi kolundan tuttu.

İkisi de bunu düşünmeden yapmış gibiydi. Refleksle. Alışkanlıkla.

İki yıldır mı birlikteydiler?

Üç yıl mı?

Bilmiyordum.

Ama yeterince uzun zamandır tanıştıkları kesindi.

Ben ise isimlerini bile bilmiyordum.

Bir noktada yanımdan geçen kızlardan biri bana baktı.

Bakışlarımız bir anlığına kesişti.

Gülümseyecek gibi oldu.

Sonra vazgeçti.

Yüzünü çevirdi.

Nedense bu, hiç bakmamasından daha kötü hissettirdi.

Öğleden sonra kısa bir mola verdik. Karga Rahibi konuşmadan durmuştu. Bu, durmamız gerektiği anlamına geliyordu. Herkes bunu anlamıştı. Ben de onları taklit ettim.

Bir kayanın üzerine oturdum. Çantamdan su çıkardım. Ve yine yalnız kaldım. Tam yalnız değil. Ama yalnız. Çünkü birkaç metre ileride küçük gruplar oluşmuştu.

Üç kişi.

İki kişi.

Bazen sadece yan yana oturan insanlar.

Yüksek sesle konuşmuyorlardı.

Ama aralarında bir rahatlık vardı.

Birbirlerinin sessizliğini biliyorlardı.

Ben bilmiyordum.

Onlar da benimkini bilmiyordu.

Bitki kesesine dokundum. Parmaklarım kumaşı sıkıca kavradı. Bir anlığına eve dönmek istedim. Büyükannemin mutfağına. Yağmur sesine. Eski armut ağacına.

Çünkü burada herkes bir yere ait görünüyordu. Ben hariç.

Mola bittiğinde yeniden yürümeye başladık. Güneş yavaş yavaş batmaya hazırlanıyordu. Ormanın rengi değişiyordu. Gölgeler uzuyordu.

Ve ilk kez korkutucu bir düşünce aklıma geldi. Ya buraya yanlışlıkla çağrıldıysam? Ya bir hata varsa? Belki mektup bana ait değildi. Belki olması gereken kişi başka biriydi.

Belki—

Önümde yürüyenlerden biri aniden dönüp bana baktı. Sadece bir saniyeliğine. Sonra tekrar önüne döndü. Ama bu düşüncenin devamını getiremedim.

Çünkü ilk kez fark ettim:

Ben onları izlediğim kadar onlar da beni izliyordu. Ve bu, yalnız hissetmekten bile daha rahatsız ediciydi.

Kitap şarkısı: Seven Devils Florance + The machine

Bölüm sonu

5 yorum