Kısım 1:Küllü Bahçe
Güneş batmaya yaklaşırken orman nihayet seyrelmeye başladı. Ağaçların arasından ilk kez taş duvarlar göründü.
Sonra kuleler.
Sonra da malikane.
Adımlarım yavaşladı.
Çünkü karşımdaki şey bir malikane değil, küçük bir şehir gibiydi. Koyu gri taşlardan yapılmıştı. Birden fazla kanadı vardı. Yüksek kuleler çatılardan yükseliyordu. Pencereler akşam ışığında altın gibi parlıyordu. Önündeki bahçeler bile bizim kasabanın meydanından büyüktü. Malikaneye bağlı ikinci bir bina vardı. İnsanlar sürekli olarak bu binaya çıkıp giriyordu. Bu iki binayı ayıran küçük bir ırmak ve üstünden geçen bir köprü.
Yanımdaki varislerden hiçbiri etkilenmiş görünmüyordu. Bu da etkilenmemi daha kötü hissettirdi. Demek daha önce görmüşlerdi. Demek benim için ilk olan şey onlar için değildi.
Ana kapıya yaklaştığımızda kapılar açıldı. Kimse vurmadı. Kimse haber vermedi. Kapılar sadece açıldı.
İçeride sıralanmış çalışanlar bekliyordu. Hepsi koyu yeşil kıyafetler giyiyordu.
Sessizdiler.
Ama dikkatliydiler.
Özellikle varislere karşı.
İlk genç içeri girdiğinde yaşlı bir hizmetkâr hemen öne çıktı.
"Hoş geldiniz."
Çocuk cevap bile vermedi. Pelerinini çıkardı. Adam çok doğal bir hareketle aldı. Sanki bunu yüzlerce kez yapmıştı. Sonraki varis içeri girdiğinde başka bir görevli önüne geçti. Yol gösterdi. Bir başkası geldiğinde bavulunu aldı.
Kimse emir vermiyordu. Kimse istemiyordu. Çalışanlar ne yapılacağını zaten biliyor gibiydi. Bu durum beni rahatsız edecek kadar yabancıydı.
Kasabamda insanlar birbirlerine yardım ederdi Buradaysa yardım bir görev gibiydi. Sanki herkesin yeri önceden belirlenmişti.
İçeri girince daha da şaşırdım. Tavanlar inanılmaz yüksekti. Duvarlarda eski tablolar asılıydı. Yerler cilalı taşla kaplıydı. Ayak sesleri yankılanıyordu.
Karga Rahibi ilk kez durdu. Arkasını döndü. Hepsi bu kadardı. Sonra yürümeye devam etti.
Koridorlar birbirine bağlanıyordu. Bir noktada büyük çift kapıların önünden geçtik. Kapılar açıktı. İçeride uzun bir masa vardı. O kadar uzundu ki iki ucunu aynı anda görmek zordu.
Bir hizmetkâr beni fark etti.
"Resmî yemek salonu."
dedi.
Sonra yürümeye devam etti. Belli ki açıklamayı bana yapmıştı. Çünkü diğerleri dönüp bakma zahmetine bile girmemişti. Zaten biliyorlardı.
Bir sonraki salonda tavandan kristal avizeler sarkıyordu. Duvarlar aynalarla kaplıydı. Boş olmasına rağmen yankılanıyordu.
"Balo salonu."
Bu kez açıklama yapmalarına bile gerek yoktu. Belliydi.
Daha ileride yüksek kemerli bir kapıdan geçtik. İçeriye göz atınca nefesim kesildi.
Kitaplar.
Her yerde kitaplar.
Duvarlar boyunca yükselen raflar.
Merdivenler.
Galeri katları.
Tozlu ciltler.
Kalın ansiklopediler.
Eski haritalar.
Bir insanın ömrü boyunca okuyamayacağı kadar çok kitap.
Kütüphane.
Gözlerimi ayırmak istemedim. Ama grup ilerlemeye devam etti.
Başka bir odadan piyano sesi geliyordu. Kapı açıktı. İçeride onlarca enstrüman vardı. Müzik odası.
Sonra boya kokan başka bir salon. Resim odası.
Toplantı odaları.
Derslikler.
Misafir kanatları.
Koridorlar.
Merdivenler.
Dönemeçler.
Bir süre sonra yönümü tamamen kaybettim. Diğerleri kaybetmedi. Bu kısmı daha önce yaşamış gibiydiler.
Sonunda üst katlardan birine çıktık. Bir görevli elindeki listeyi açtı. Odaları okumaya başladı.
İsimler söylendi. Varisler sessizce ayrıldı. Kimse şaşırmamıştı. Kimse soru sormamıştı. Sanki odalarını bile biliyorlardı. Birkaç dakika içinde koridor boşaldı.
Ben hariç.
Görevli bana baktı. Listesine tekrar baktı. Sonra tekrar bana. Kısa bir sessizlik oldu.
"Senin odan hazırlanıyor."
dedi sonunda.
Bu kulağa pek iyi gelmedi.
"Henüz tamamlanmadı."
Tamamlanmadı. Çünkü beni beklemiyorlardı. Bunu söylememişti. Ama anlamıştım.
Bekledim. Fısıldaşmaları duydum. Varislerin arada bir koridorda gezdiklerini gördüm. Sonrasında bir hizmetkâr geldi, boğazını temizledi. Odamın hazırlandığını söyledi.
Taş merdivenlerden aşağı indik. Ağır bir kapı açıldı. İçerisi serindi. Hafif toz kokuyordu. Işık loştu. Uzun raflar tavana kadar yükseliyordu. Üzerlerinde kutular, sandıklar ve kumaşlarla örtülmüş eşyalar vardı.
Bazı raflarda eski vazolar dizilmişti. Bazılarında tablolar. Bir köşede kırık bir saat duruyordu. Başka bir yerde üzeri örtülmüş heykeller. Ve benim yerim. Dört direkli bir karyola, bir dolap, çalışma masası, bir sandalye. Küçük pencereler. Bu kadar.
Sanki malikane yıllar boyunca hiçbir şeyi atmamıştı. Kullanmadığı her şeyi burada saklamıştı.
Kapı kapanınca sessizlik çöktü.
Uzun süre hareket etmedim.
Sonra yatağın kenarına oturdum.
Yukarıda, malikanenin gerçek odalarında kalan yedi varisi düşündüm.
Onlar burayı biliyordu.
Birbirlerini biliyordu.
Kuralları biliyordu.
Ben ise bir depoda oturuyordum.
Ve ilk kez gerçekten şunu düşündüm:
Belki de burada olmamam gerekiyordu.
Saat akşama yediye geldiğinde karnımın sesini dinlemeye karar verdim. Kendisine odam diyerek kabullenmeyi reddettiğim depodan çıktım. Yemek salonunun yerini hatırlamaya çalıştım.
En azından benim olduğum katta olmadığını biliyordum. Bir kat indim. Etrafa bakındım. Sonra bir kat daha... Sonunda seslere doğru gitmeye karar verdim. Arada bir gelen ve sonra tekrarlanmayan sesler.
Büyük bir kapının önünde durdum, burası olmalıydı. Derin bir nefes aldım ve kapıyı ittirdim. Bir gıcırtı çıktı. Sonrasında bana bakan gözler. Bunlar varislerdi. Hepsi yerlerindeydi, ana yemeğe geçmişlerdi.
Panikledim ama sakince yürümeye çalıştım. Dik dur diye hatırlattım kendime varislerin asil duruşunu görünce. Yüzüme bir gülümseme yerleştirmeyi başardım ve boş kalan en köşedeki sandalyeye oturdum.
Hiç kimse merhaba demedi. Hiç kimse yemeğe çağırmamıştı bile. Yanına oturduğum siyah saçlı çocuk gülümsedi o kadar. Onu hatırlıyordum, adı Arden olmalıydı. Sonrasında yanındaki sarışınla yani Gece Zambağı varisiyle fısıldaşmaya devam etti.
Elime aldığım çatal bıçakla öylece kalakaldım. Ortamdaki gergin havayı sezmiştim. Kızıl saçlı kız ve bana arada sırada tuhaf şekilde bakan, yalnız gelen çocuk birbirlerine bakmıyorlardı. Hareketlerinden sinirli olduklarını anlayabiliyordum. Aslında çok ölçülü ve normal davranıyorlardı, ama bir şekilde...
Odaya girmemle herkes daha çok gerilmiş gibiydi. O sırada yaşlı bir hanımefendi -bir leydi- yemek odasına girdi.
"Merhaba, ben Leydi Montaina, bilmeyenleriniz için Malikane benim sorumluluğum altında. "
Ve konuşmaya devam etti. Gelenekler, yeminler, eski sanatlar, ritüeller, yüzyıllar, beş şehir, yedi hanedan, yedi aile, yedi yönetici ama sekiz konuk...
Varis dememesinin sebebini anladım. Benim ailem bile belli değildi, onu bırak soy adım yoktu. Bu beni incitmedi.
Karşı masadan bir kızın bana bir soru yönelttiğini fark etmemle başımı kaldırdım.
"Senin adın ne? Ben Lyra. Buradaki 2. yılım. "
Dikkatimi çeken ne kızın uzun sarı saçları ne de minyon vücuduydu, onun hanedanı da değildi. Yüzündeki kocaman gülümsemeydi. Sıcak kanlı bir insandım ama kendime öyle davranılmasına alışık değildi. Hele burada hiç beklemediğim bir şeydi. Sesimi olduğundan daha güçlü ve neşeli çıkarmaya çalıştım.
"Iris ben. "
Masadakiler Oceveria şehrine yeni yapılacak olan limandan bahsediyordu. Kafalar bir bir bize dönmeye başlayınca utandım. İlk önce, yemek odasına girdiğimde gülümseyen çocuk konuştu.
"Ben Auren, Siyah Kamelya varisi. Lyra'da Altın Safran varisi. "
"Noctis. "
Dedi sadece sessiz çocuk. Hani Auren'le konuşan.
"Memnun oldum. "
Diğerleri sadece baktı. Sonrasında limanlar hakkındaki konuşmaya geri döndüler. Olsun. Bu da yeterdi.
Dudaklarımda hafif bir tebessümle yemeğime dönerken göz ucuyla yalnız gelen varisin bana takıldığını fark ettim. Hayır alay etmiyordu, sanki gözleri üstümde takılmıştı.
Bana biraz korku biraz anlamlandıramamışlık birazsa sanki uzay gemisinden yemek salonunun ortasına inen bir yaratıkmışım gibi bakıyordu. Gözlerini kıstı, sonrasında irkildi.
İçimden 'hadi limanların inşaatından bahsetmeye dönsene sen' diye geçirdim. Çocuk bir kaç saniye sonra başını çevirince kendimi daha rahat hissettim. Önümdeki yemeğe döndüm, dalgınca uzun bir süre onu çatal ve bıçağımla dürtüp incelemiştim. Kendimi onun gibi hissettim.



