Kısım 1: Mühürsüz Mektup
Yağmur sabahtan beri durmadan yağıyordu.
Mutfağın küçük penceresinin önünde durmuş, bahçedeki ıslak toprağı izliyordum. Evin arkasındaki yaşlı armut ağacı her yağmurdan sonra aynı şekilde eğilirdi. Dalları biraz daha yere yaklaşır, yapraklarının ucunda biriken damlalar ağır ağır toprağa düşerdi.
Elimdeki kitabı kapattım. Büyükannem yağmurlu günlerde okumamam gerektiğini söylerdi.
"Yağmur insanın aklını dağıtır. Dağılmış bir akıl ise yanlış şeyleri görür."
Bunun saçma olduğunu düşünürdüm. Yine de her yağmurda kitabımı kapatırdım. Belki alışkanlıktı. Belki de onu üzmek istemiyordum.
Camın soğuk yüzeyine dokundum. Parmak uçlarım üşüdü.
Tam o sırada kapı çalındı.
Tok.
Tok.
Tok.
Ses o kadar düzenliydi ki bir insanın değil de eski bir saatin çıkardığı sese benziyordu.
Kaşlarımı çattım. Bu eve kimse gelmezdi.
Kasabadakiler büyükannemi biraz tuhaf bulurdu. Kimisi bahçesindeki bitkileri severdi, kimisi de garip konuşmalarından çekinirdi.
Kapıya yürüdüm. Tahta döşemeler her zamanki gibi gıcırdadı.
Kapıyı açtığımda dışarıda kimse yoktu. Sadece basamakların üzerinde duran krem rengi bir zarf vardı. Eğilip aldım.
Hiç ıslanmamıştı. Bu kısmı özellikle sevmedim. Çünkü dışarıda yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.
Zarfın üzerinde yalnızca tek bir kelime yazıyordu.
Iris.
Başka hiçbir şey yoktu. Ne soyadı. Ne adres. Ne de mühür.
Bir süre öylece baktım. Kendi adını bir yabancının elinden görmek garipti. Sanki biri uzaktan seni izliyormuş gibi.
"İçeri gel."
Büyükannemin sesi mutfaktan geldi. Kapıyı kapatıp geri döndüm.
Her zamanki yerinde oturuyordu. Kurumuş yaprakları küçük bir bıçakla ayıklıyordu.
Zarfı masaya bıraktım.
"Birisi bırakmış."
Başını kaldırdı. Önce zarfa, sonra bana baktı. Şaşırmadı. İşte bu hoşuma gitmedi.
Kapıma gizemli bir mektup bırakılmıştı ve büyükannem bunu bekliyormuş gibi görünüyordu.
"Sen mi istedin bunu?"
Cevap vermedi.
Harika.
Sorularımdan kaçmak konusunda yılların deneyimine sahipti.
Zarfı açtım. İçinden tek bir sayfa ve kurumuş koyu gri bir çiçek yaprağı düştü.
Büyükannemin elindeki bıçak bir anlığına havada kaldı. İlk kez yüzündeki ifade değişti. Çok kısa sürdü. Ama gördüm. Korkmuştu.
Mektubu açıp okumaya başladım.
Küllü Bahçe seni bekliyor.
On altıncı dolunay tamamlandı.
Üç gün sonra kuzey yolundaki beyaz ağacın altında ol.
Bu kadardı. İmza yoktu. Açıklama yoktu.
Ne kadar düşünceli.
Mektubu masaya bıraktım.
"Bunun anlamı ne?"
Büyükannem pencereye baktı. Yağmurun sesi mutfağı dolduruyordu.
"Bilmiyorum."
Yalandı. Bunu anlamak için dedektif olmaya gerek yoktu. Büyükannem yalan söylediğinde sol başparmağını ovuştururdu. Şu an tam olarak bunu yapıyordu.
Derin bir nefes aldım.
"Gitmeyeceğim."
Aslında korkmuştum. Bilmediğim şeylerden her zaman korkardım. Ama bunu söylemeyecektim.
Başını kaldırdı. Gözleri bir anda çok yaşlı görünüyordu.
"Gitmelisin."
"Neden?"
"Çünkü bazı kapılar iki kez açılmaz."
Güzel.
Cevap vermemek için kullandığı gizemli cümlelere bir yenisi daha eklenmişti.
Sandalyeden kalktım.
"Ben kimse değilim. Soyadımı bile bilmiyorum"
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum. Çünkü yüzündeki ifade değişti. Üzüntüye benziyordu. Belki de suçluluğa. Sessizce masadaki mektuba baktı.
"İnsanlar sana kim olduğunu söyleyebilir."
Sonra fısıltıya yakın bir sesle ekledi:
"Ama bazen çiçekler daha eski şeyleri hatırlar."
İşte yine aynı şey. Yarım cevaplar. Eksik hikâyeler. Kapalı kapılar.
Hayatım boyunca onun ağzından tek bir sorunun bile düzgün cevabını aldığımı hatırlamıyordum.
Ama o an ilk kez farklı bir şey hissettim. Kızgınlık değil. Merak da değil.
Sanki hayatım boyunca önümde duran bir kapının varlığını yeni fark etmiş gibiydim. Ve o kapı açılmak üzereydi.
Kısım 2: Kitapçı
Ertesi sabah yağmur durmuştu.
Arka bahçedeki eski kuyunun yanında çömelmiş, yabani otları temizliyordum. Geceden kalan damlalar hâlâ çimenlerin üzerinde duruyordu. Hava serindi.
Küçük küreği toprağa sapladım. Toprak yumuşaktı. Yağmurdan sonra hep böyle olurdu.
Büyükannem buna uyuyan nefes derdi.
Toprağın bile nefes aldığına inanan bir kadınla büyüdüğünüzde, bazı şeyleri sorgulamamayı öğreniyorsunuz. Ya da tam tersini.
Kürek bir şeye takıldı. Metal sesi çıkmadı. Taş da değildi. Kaşlarımı çatarak eğildim ve toprağı ellerimle araladım.
Küçük bir çiçek vardı.
Bir an donup kaldım.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Çünkü onu daha önce görmüştüm.
Mektuptan çıkan çiçek yaprağında.
Elimi uzattım.
Tam dokunacaktım ki arkamdan büyükannemin sesi geldi.
"Dokunma."
Sesindeki sertlik beni durdurdu. Yavaşça ayağa kalktım.
"Sadece bir çiçek."
Büyükannem yanıma geldi. Normalde bahçenin bu kısmına pek uğramazdı. Şimdi ise neredeyse acele etmişti.
Çiçeğin önünde diz çöktü. Uzun süre baktı. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş gibiydi. Sonra avucuyla toprağı üzerine çekti. Çiçeği yeniden sakladı. Bu yaptığının normal olmadığını ikimiz de biliyorduk.
Başını kaldırdı. Gözlerinde tuhaf bir ifade vardı. Korkuya benzeyen ama tam korku olmayan bir şey.
Belki özlem.
Belki pişmanlık.
"Bazı şeyler geri döner."
İçimden inledim.
Yine.
Bir başka gizemli cümle.
Bir başka eksik cevap.
Büyükannemin hayatı yarım bırakılmış cümlelerden oluşuyordu.
Çocukken annemi sormuştum.
"Uzakta."
Babamı sormuştum.
"Sessiz bir adamdı."
Soyadımızı sormuştum.
"Bize gerekmedi."
Bütün cevaplar buydu. Bazen bilmediğini düşünürdüm. Bazen de her şeyi bildiğini. Hangisi daha sinir bozucuydu, emin değildim.
---
Öğleden sonra kasabaya indim. Evden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Aklımdaki mektuptan.
Koyu gri çiçekten.
Ve büyükannemin her şeyi bilip hiçbir şey anlatmamasından.
Taş yollar yağmurdan sonra temizlenmişti. Fırından yeni ekmek kokusu geliyordu. İnsanların konuşmaları rüzgâra karışıyordu. Bir süreliğine kendimi normal hissettim.
Sonra kitapçıya girdim. Kasabanın tek kitapçısı. Yaşlı adam beni görünce gülümsedi.
"Yine bitkiler hakkında mı araştırma yapıyorsun?"
"Belki."
Rafların arasında dolaşmaya başladım. Tam çıkmak üzereyken üst raflardan birinde eski bir kitap dikkatimi çekti. Kapağı neredeyse tamamen solmuştu. Üzerinde altın renkli bir ağaç işlenmişti. Kökleri çiçeklere dönüşüyordu.
Kitabı aşağı indirdim. Kalın bir toz tabakası havaya karıştı. Sayfaları çevirmeye başladım. Çoğu boştu. Bazılarında çiçek çizimleri vardı.
Sonra bir cümle gördüm.
"Yedi kök toprağı ayakta tutar."
Duraksadım. Nedense bu cümle hoşuma gitmedi. Bir sonraki sayfayı çevirdim.
Yırtılmıştı.
Dikkatlice.
Özensizce koparılmış gibi değil.
Bilerek çıkarılmış gibi.
Parmağımı yırtığın kenarında gezdirdim. Bir şey eksikti. Bunu hissedebiliyordum.
Tam o sırada yaşlı kitapçı yanıma geldi. Elimdeki kitaba bakınca yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Onu nereden aldın?"
"Şuradan."
Rafı gösterdim. Adam kitabı elimden aldı. Fazla hızlı. Fazla sert. Bu da hoşuma gitmedi.
"Bu satılık değil."
"Neden?"
Cevap vermedi. Kitabı tezgâhın altına koydu. Şimdi ise merakım tamamen uyanmıştı.
Birisi bana bir kitabı okumamam gerektiğini söylediğinde onu okumak isteme ihtimalim yaklaşık on kat artıyordu.
"Neden satılık değil?"
Sessizlik.
"İçinde ne var?"
Sessizlik.
"Yırtılan sayfada ne vardı?"
Adamın eli titredi.
İşte bu. Bu kısmı yakalamıştım.
Sorun kitap değildi. Sorun eksik olan sayfaydı.
Ama adam yine cevap vermedi. Ben de daha fazla üstelemedim. Şimdilik.
Kapıya yöneldim. Tam çıkacaktım ki arkamdan seslendi.
"Kızım."
Döndüm. Adam birkaç saniye boyunca konuşmadı. Sanki pişman olmuş gibiydi.
"Bir yere mi gidiyorsun?"
Mideme bir ağırlık çöktü.
"Bunu neden sordunuz?"
Adam pencereye baktı. Dışarıdaki sarmaşıklar rüzgârda sallanıyordu. Sonra çok sessiz konuştu.
"Çünkü Bahçe birini çağıracağı zaman kasabada çiçeklerin üstünü gri bir tabaka kaplar."
Bir an nefes almayı unuttum. Adam bunu söyledikten sonra yüzü bembeyaz olmuştu. Sanki söylememesi gereken bir şeyi söylemiş gibiydi.
Ben ise ilk kez gitmemeyi düşünmeye başladım. Gerçekten düşünmeye.
Ama garip olan şuydu:
Gitmek beni korkutuyordu.
Gitmemek ise daha çok korkutuyordu
## Beyaz Ağaç
O gece uyuyamadım.
Rüzgâr evin eski duvarlarında dolaşıyor, çatının arasında ince bir uğultu bırakıyordu. Çocukluğumdan beri bu sesi dinleyerek uyurdum.
Büyükannem bunun rüzgâr olmadığını söylerdi.
"Eski evlerin de hafızası vardır."
Buna hiçbir zaman inanmadım.
Ama o gece gözlerimi her kapattığımda aklıma aynı şeyler geliyordu.
Mühürsüz mektup.
Bahçedeki çiçek.
Kitapçıdaki yaşlı adam.
Ve büyükannemin yüzündeki o kısa korku.
Yatağımda doğruldum. Ay ışığı pencerenin ince perdesinden süzülüyordu. Bahçedeki armut ağacı gölgesiyle toprağın üzerine eğilmişti. Çocukken geceleri yer değiştirdiğine inanırdım.
Bir sabah bunu büyükanneme söylediğimde sadece gülümsemişti.
"Bazen insanlar büyür. Bazen ağaçlar yürür. Hangisinin olduğunu anlamak kolay değildir."
Yine o cümleler.
Hiçbir şeyi açıklamayan ama insanın aklında kalmayı başaran cümleler.
Battaniyeyi üzerimden attım.Koridora çıktım. Tahtalar gıcırdadı. Mutfağın kapısı aralıktı. İçeriden ışık sızıyordu. Sessizce yaklaştım.
Büyükannem masanın başında oturuyordu. Önünde küçük bir kâse, kurumuş bitkiler ve tek bir mum vardı. Gözleri kapalıydı. Dudakları sessizce hareket ediyordu. Ne söylediğini duyamıyordum. Bir an sonra elindeki ince dalları alevin içine bıraktı.
Tatlı ama keskin bir koku yayıldı. Lavantaya benziyordu. Ama tam olarak değildi. Bir adım geri çekildim. Sanki görmemem gereken bir şeyi görmüşüm gibi hissediyordum. Tam dönecektim ki sesi geldi.
"Uyumadın."
İrkildim. Bana bakmıyordu bile. Bunu nasıl yaptığını hiç anlayamamıştım.
"Neden bana hiçbir şey anlatmıyorsun?"
Sessizlik.
Uzun bir sessizlik.
Sonra mumun alevini söndürdü. Mutfak karanlığa gömüldü.
"Bazı hikâyeler anlatıldığında insanı korumaz."
İşte yine. Bir cevap gibi görünen ama aslında cevap olmayan bir cümle. Bu kez üstelemedim. Çünkü ilk defa onun da korktuğunu hissediyordum.
---
Sabah güneş doğmadan uyandım. Masanın üzerinde kahvaltı hazırlanmıştı. Ve küçük bir bez kese duruyordu. Keseyi açtım.
Lavanta.
Biberiye.
Ihlamur çiçekleri.
Yanında küçük bir not vardı.
"Yol uzun olduğunda insan tanıdığı kokuları yanında taşımalı."
İstemeden gülümsedim. Bu büyükannemin sevgisini gösterme biçimiydi. Ne sarılırdı. Ne güzel sözler söylerdi. Bitkiler bırakırdı.
Hazırlanmam uzun sürmedi. Zaten sahip olduğum şeyler bir çantaya sığıyordu.
İki kitap.
Birkaç giysi.
Küçük bir defter.
Bir kalem.
Çantamı kapattığımda odama son kez baktım. Bir anlığına gitmemeyi düşündüm. Kapıyı kapatırdım. Çantayı bırakırdım. Akşam olunca büyükannem çay demlerdi. Her şey eskisi gibi devam ederdi. Ama bu düşünce uzun sürmedi. Çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Kapıya yöneldim. Büyükannem bahçede beni bekliyordu. İlk kez ne diyeceğimi bilemedim.
"Ne kadar kalacağımı bilmiyorum."
Başını salladı.
"Ben de bilmiyorum."
Bu dürüst cevap beni şaşırttı. Bir süre sessizlik oldu. Sonra cesaretimi toplayıp sordum.
"Küllü Bahçe nedir?"
Yüzünde tanıdık o ifade belirdi. Bir şey biliyor ama söylemiyordu. Fakat bu kez tamamen susmadı.
"Küller bazen bir şeylerin bittiğini gösterir."
Bakışları uzaklara kaydı.
"Bazen de altında hâlâ yaşayan kökleri."
Sonra bana yaklaştı. Ceketimin yakasını düzeltti. Çocukluğumdan beri yaptığı bir hareketti. Birden boğazım düğümlendi.
"Sana kızgınım."
Bunu neden söylediğimi bilmiyordum. Belki de biliyordum. Bunca yıl cevap vermediği için. Bunca yıl beni karanlıkta bıraktığı için.
Büyükannem başını salladı.
"Haklısın."
İşte bu cevabı beklemiyordum. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra dönüp yürümeye başladım.
Çünkü kalırsam gitmeyeceğimden korkuyordum.




