Gözlerim hala kabuk bağlayamayan o yaraların üstünde dolaşırken demir hızlıca elini çekti. Gözlerim yavaşça onu bulurken dolu dolu bakışlarım onu afallatmıştı. Derin bir nefes aldı ve ayağa kalkıp volta atarken ikimizde sesizdik. Mert uykuya çoktan dalmışken başımı eğerek gözlerimi kaldırım taşlarından hiç çekmedim.
Hislerim donmuştu adeta, Demir'in benim gibi bir hayata sahip olmasını kabullenemiyordum. Hayır diyordum içimden, yalvarırım bu iyilik ile besleyen çocuk sattığı kanlı peçetelerin içinde boğulmasın.
Otobüsün farlarının yolu aydınlatması ile Mert'i kucağıma aldım, Demir içki poşetini tuttarken ben önden o arkamdan otobüse bindik. İkimizde yarısı boş otobüste iki kişilik yer bulurken ben cam kenarına yerleştim.
Mert hala kucağımda uyurken gözüm Demir'e kaydı sesizdi, gözleri pusluydu kahveleri siyaha dönmüştü. Gözlerini bir an bile camdan çekmedi elleri yumruk sımsıkı sıkıyordu. Bir elim Mert'in sırtında dururken diğerini sağ yumruğuna koydum. Anında gözleri sanki rüyadan uyanırmışcasına şaşkınlıkla beni buldu.
Yumruğunu gevşetirken kafamı omzuna yasladım. Gözlerim boş sokakları izlerken elim onun avucunda sanki incitmekten korkarcasına öylece duruyordu. İkimizde o elleri kenetlemeye hazır değildik, bir şarkı fısıldadım:
Biliyorum karanlık bizim için geliyor,
Bırak ateşler içinde yanalım.
Gel elimden tut.
Çizelim geceye kocaman bir yıldız,
Kalplerimiz kalsın alevlerde.
Aşk içinde yanalım...
İç çektim, son cümleyi o kadar sesiz söylemiştim ki ne dediğimi ben bile duyamamıştım ama yanımdaki gözleri yaşlı delikanlı ben fark etmesem de her şeyi duymuştu. Her şeyi...
Ezbere bildiğim sokaklardan eve yaklaştığımızı anlayınca kafamı kaldırıp poşeti Demir'den rica ettim bana uzatırken gözleriyle sanki hangi evin benim olduğunu anlamaya çalışır gibi etrafı kolaçan ediyordu. Düğmeye basınca bana izin verdi ayaklandım. Ona beyaz, camı demirli ev diyince gözleri artık duracak olan otobüsten orayı buldu. Hoşçakal diye fısıldadım. Mert'in sırtını okşayarak "Hoşçakal" diye karşılık verdi savaştan çıkmaya çalışan yorgun gözlerle.
Evin tam önünde Demir'e baktım bana burukça gülümsedi sanki gördüğün her şey için üzgünüm der gibi sorun yok dercesine burukça gülümsedim. O yavaşça gözden kaybolurken evin kapısına vardım evden televizyon sesleri kulağıma ilişirken kendimi toparlamak ve normal gelmem gereken saaten iki saat sonra gelmenin getireceği bedelle kapıyı çaldım.
Annem kapıyı açarken bana "Kızım neden bu kadar geç kaldın?" dercesine endişeliydi Mert'i ona verek "Çoktan uykuya daldı, yatağa yatırır mısın?" dedim. Kafa sallayarak odaya yöneldi gözleri hala benim üzerimdeyken sorun yok dercesine gülümsedim.
Baba dediğim adam koltukta yayılmış kolları iki yana uzanmış koltuğun kollarını tutarken elindeki son şişeleri yudumluyordu. Zulasının bitmesinden hoşnutsuzdu. Beni fark edince sert bir şekilde otur dedi. Montumu çıkararak poşeti sıka sıka yanına oturdum. Poşettekileri masaya boşaltırken para üstünü gelişi güzel yerleştirdim.
Bir bira açtı "İç." dedi bana uzatarak gözlerim korku ve şaşkınlıkla onu buldu sanki git kendini öldür der gibiydi. Yutkundum gözlerim yerle buluşurken hayır dedim sertçe.
Saçımdan geriye çekerek "Ne dedin bir daha söyle."
"H-hayır." dedim. Öfkeyle elleri titrerken bağırarak "Karı gel şuraya."dedi. Mert'in uyuduğu aklıma gelince Sesiz ol Mert uyu- diyemeden tekrar saçlarımdan çekerek "Kapa çeneni orosbu." dedi tıslayarak.
Saç derim sızlıyor elimle avuç içime bastırarak kan akıtıyordum. Annem odaya gelince baba denen o adamın emriyle tam televizyonun önünde durdu. Kafamı bilerek biraz eğdi gözlerim annemle buluşunca bana dolu dolu baktığını fark ettim. Gözlerim ona ne korku ne de feryat veriyordu. Boş bakıyordum bom boş.
Baba denen o adamın iç komutuyla morluklarla dolu titreyen bembeyaz elleri birayı buldu. Dudaklarına yavaşça götürürken yerimde ellerinden kurtulmaya çalışıyordum. "Anne sakın içme, Anne yapma." diye sayıklarken çoktan annem gözyaşlarıyla o iğrenç şeyi yudumluyordu. Gözlerim dolarken ağzımdan tek kelime çıkaramıyordum artık. Sanki sesizliğe gömülmüştüm kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Babamın iğrenç kahkahası annemin şişeyi bitirmesiyle son buldu. Yerimde kıpırdanmayı bıraktım yenilgiyle gözümden bir damla yaş aktı.
Bu zamanlarda kollarımın bağlı olmasından nefret ediyordum. Annemin omzundan sarsa sarsa niye demek istiyordum neden bir adama boyun eğiyoruz. Dava edelim kurtulalım, kaçalım yalvarırım demek istiyordum. Anne demek istiyordum anne, benim güzel saçlı, özgür ruhlu, iyi kalpli annem.
Zorla gözümün önüne getirilen şişeyle bunun biradan daha ağır olduğunu anladım. Ellerim titreyerek şişeyi buldu. Baba denen o adam anneme odaya geç diye tısladı. Annem zorla ağlayarak odaya geçti. Babam elini saçımdan gevşetince yavaşça kafamı ona çevirdim. Ellerim şişeyi sıkı sıkı tutarken yüzünü inceledim sakkaları uzamış, gözleri sarhoş olduğundan küçücüktü.
İnsanlar babalarından koruma iç güdüsü görürülerdi, kahramanlık, koca bir sırdaş benimkisi ise yalnızlıktı. Ben babama baktığımda sadece yalnızlık görüyordum. O koca bir fırtınaydı ben ise sıradan küçük bir kız, o fırtına benim sonumu getirirdi. Beni yerle bir ederdi.
Karanlık bana babamı getirmişti babam ise buna karşılık fırtınayı ben ise hem fırtınayı yok edecek hem de karanlığa bir kibrit çöpü yakamayacak kadar acizdim.
Yüzüne tükürdüm. Bana verdiği yaralar için şuan elimde tuttuğum iğirenç şey için doğduğumdan beri hayatımı mahvettiği için onun yüzüne tükürdüm.
"Ölsem de içmem." dedim hırsla. Beni saçlarımdan tutarak yere attı ellerimden hızlıca kaptığı içmediğim şişeyi tam sol kolumda parçaladı. Mert uyanmasın diye diye büyük bir acıyla başlayan inlememi tuttum dudağımı kanatacak derecede ısırdım.
Babamın kemerini çıkardığının sesini duyunca ellerimi zorla kafama siper ettim sonra tekrar yüze kadar, ömür boyu yüze kadar saydım fakat o yüzler hiç bir zaman bana mutluluğu getirmedi.
Sabah kendimi halıda uzanırken buldum. Yavaşça yerde oturur pozisyona geçtim. Her yerim sızlıyordu, ilk gözüm sol koluma gitti. Birkaç cam parçası saplanmıştı o iğirenç sıvı şişeden koluma yayılmış, kurumuştu. Dudağım kabuk bağlamıştı, dizlerimde morluklar yenileriyle kendini tazeliyorlardı. Doğruldum, kapıda annemi gördüm. Anında yanıma gelerek beni koltuğa otturtu.
Elinde hızlıca getirdiği ilk yardım çantasıyla hemen pansumana başladı. Ben ona bir an bile bakmazken kolumu sarınca bana aniden sarıldı. Bu sarılmayla şokla donup kaldım.
Sadece sarıldı, sadece sarıldım. Sustu, içimden konuş dedim ama annem hiç konuşmadı.
Benden ayrılıp gözüme bile bakmadan görünen yerlerime pansuman yaptı. Canının yandığı kendini kastığını görüyordum. Aniden "Saat kaç?" diye sordum okul aklıma gelince. Merak etme daha var Mert'i uyandırdım, giyinmiş çantasını hazırlıyordu kafa salladım. Hafta sonları gidip okulda ders çalışabiliyorduk, benim gibi bunu tercih eden öğrenciler elbette vardı. Üniversite sınavı için bu fırsatı kaçıramazdım. Mert'te bugün okulundaki oyun klubü sınıfında birden fazla etkinlikle yeni şeyler öğreniyordu.
Gizlice yazdırdığım bu sınıfta Mert'in birkaç saat de olsa eğlenmesini sağlıyordum.
Yanımdan bugün saçını at kuyruğu yapma diyerek ayrıldı. Okul üstümde çok kan vardı o yüzden sıradan bir beyaz tişörtü üstüme geçirmek için odama adımladım, Mert yatakta oturmuş çantasının kulbuyla oynuyordu. Beni görünce koşarak bana sarıldı onun boyuna gelerek kollarımı ona doladım mis gibi kokusunu içime çektim.
"Abla çok canın acıyor mu?"
"Hayır ablam, yarına geçer merak etme." diyerek ayaklandım hadi okula gidelim diyerek dış kapıya yürüdüm. Kapıdan çıkarken her gün dediğim sözlerimi tekrarladım.
Keşke bu eve bir daha dönmek zorunda olmasam diye iç çektim. Yürürken arada nefesim kesiliyordu ama iyiydim kendimi buna inanıyordum.
Otobüsten okula varınca Mert'i uğurladım. Demir aklıma gelince bugünki peçete mesaim aklıma geldi, tatlı tatlı sırıttım. Bu halde peçete satmak zor olacaktı ama yapabildirdim. Sınıfta yerimi alınca dersler başladı. Öğle teneffüsü göz açıyıncıya kadar gelmişti. İki ağrı kesici ile anca ayakta duruyordum. Bugün diğer günlere göre daha sessizdim. Her gün testlerimin arasına bir kaç lokma sığdırırken sınıfa birkaç erkek doldu.
Kafamı bir an bile kaldırmazken bir anda adımı duydum. Biri bana sesleniyordu, kafamı kaldırdığımda karşımda Demir'in meşhur etüt arkadaşı vardı, tam önümdeydi.
" Adım Eylül'dü değil mi?"
"Evet." diye cevap verdim çekinerek, birkaç kzın gözleri üzerimdeydi.
"Demir'in arkadaşı olmalısın senden çok bahsetti."
"Evet arkadaşıyım, senden de Demir çok bahsetmişti." dedim Demir'in konusu açılınca biraz yerine gelen moralimle.
"Tanıştığıma memnun oldum." diyerek yanında üç dört erkekle yanımdan ayrıldı.
Tanıştığıma memnun oldum diye fısıldadım arkasından. Benim dedikodum dönerken umursamadım üniverite sınavım için harıl harıl çalışmaya devam ettim, kısa sürede toparlamıştım gittikçe daha iyiye gidiyordum.
Okul çıkışının zili ile toparlanıp bahçeye çıktım. Bahçede gördüklerim ile başımdan kaynar sular döküldü. Benim dedikodumu yapan birkaç kız Mert'i uzun tellerin oraya sıkıştırmış hırpalıyorlardı. Mert nasıl erkenden çıkmıştıki oyun evinden, hafta sonu diye aydınlattım kendimi saatler farklı Eylül saatler farklı.
Öfkeyle koşarak yanlarına gittim. Kardeşimi tutan elini bir çırpıda çekerek ortadaki sarışını yere ittim hırsla. Soldaki "Sen ne yaptığını sanıyorsun sesiz budala?" diyerek gülüştüler. Mert'e okulun kapısına doğru git diye fısıldadım koşarak uzaklaştı.
Ortadaki ayaklanarak beni tellere itti. Atılan tekmelerle dizlerim kendimi daha fazla taşıyamadı yere çömeldim. Sol kolumun kanadığını hissederken canım acıya acıya birkaç hırpalanma sonucu üç dört erkek gölgesi buna son vermişti. Demir'in arkadaşı ve bugün gördüğüm diğer çocuktu.
Saray gibi gözüken evimin beni getirdiği bu halin acısının altında ezildim. O evin demirleri kalbime saplanıyordu.
Bir kız belirdi baş ucumda elini uzatıp "Hadi kalk, ben Zeynep." diyerek sırıttı. Elimle ondan tutunarak kalktım. Nereden bilebilirdim en yakın dostlarımın kalbime saplanan demirlerden yeşereceğini.