"Ferit getir şöyle yatıralım." dedim odamın kapısını açarak.
"Emin misin Eylül?" diye sordu anlamaz bir bakış atarak.
"Eminim Ferit hadi acele et."
Demir bedeni yatağa değdi an kaşlarını çattı hafifçe.
"Sen çıkabilirsin Ferit, teşekkür ederim. Bugün herkes izinli zaten biliyorsun ben de bir yere gitmeyeceğim dinlenebilirsin."
Kafasını salladı Ferit onaylar biçimde ardından gülümseyerek odadan kapıyı kapatarak çıktı.
Yatağımda boylu boyuna uzanan adama kaydı bakışlarım. Dün gece hiç uyuyamamıştım sabah güneşin ilk ışıkları doğarken fark etmiştim Demir'i tüm gece burada uyumuştu meğerse. Hemen Ferit ile yukarı çıkarmıştık onu.
Gece özellikle deniz kenarı olduğu için çok eserdi buralar kesin üşütmüştü.
İç çektim yanına oturarak onu izleyerek.
Ne kadar kovsam da git desem de hep Demir'i yine günün sonunda yamacımda buluyordum...
Yine kaşları çatıldı gördüğü rüya ile, alnı ter tanecikleri ile kaplandı.
Bir elim yanağını buldu. "Demir, Demir uyan."
Birkaç kere sarstım onu. Dudaklarından birkaç kelime döküldü fısıltı ile.
"Eylül...gitme..."
İçimi bir hüzün kaplarken tekrar omzundan sarstım Demir'i.
"Demir., kabus görüyorsun uyan."
O an hızla doğruldu. Omzundaki
Elim yerini korurken gözleri anında benimkileri buldu. Hızlı hızlı aldığı nefesler ile bir an bile düşünmedi sımsıkı sarıldı.
Ellerim şokla havada kalırken kafasını boynuma gömdü elleri saçlarımı okşarken.
"Buradasın, seni kaybetmedim. Buradasın..." diye tekrarladı emin olmak istercesine.
Kollarımla onu sardım. Sırtını sıvazladım.
Bir müddet sonra geri çekildi. Aramızdaki azıcık mesafeyi bozmadı beni izledi.
Üstümdeki ince uzun kollum, siyah taytım, kalın çoraplarım ve dağınık saçlarım ile en doğal halimle karşısındaydım.
O an düşündü Demir hangi duasın kabulüydü bu güzellik. Dün gece kalbinin acısıyla uyuduğu soğuk duvarlardan gözlerini sevdiği kadının kollarında açmıştı. Daha ne isteyebilirdi ki hayattan.
"Daha iyi misin?" diye sordum hafif geri çekilerek.
"İyiyim güzelim."
Ayaklandım dolabıma ayırdığım battaniyemi alarak.
"Dün geceden beri buradaydın değil mi Demir?"
Yatakta oturur hale geldi.
"Evet." dedi yaramaz çocuklar gibi gözlerini kaçırarak.
"Özellikle geceleri bu rüzgarda kısa kollu ile zatürre olmayı mı düşünüyordun?"
Yine gözlerini kaçırdı. Battaniyeyi omuzlarına sardım.
Gözleri gülümsedi bu hareketim ile. Ayırdığım sıcak çayı da ona uzattım.
"Bunu da iç iyi gelir." dedim kupayı uzatarak.
Şaşkınlık ve mutluluk ile baktı gözlerime bilerek ellerimizin birbirine değmesini sağlayarak aldı kupayı.
İçinden bir ürperti geçerken yanına oturdum.
Hemen battaniyenin bir ucunu omuzlarıma sardı.
"Gerek yok De-"
"İtiraz etme güzelim, birlikte ısınalım."
Omuzlarımız birbirine değerken baktık öylece birbirimize.
"Beni yine kovmayacak mısın güzelim?" diye sordu alayla karışık. Ama acı dolu bir sesle.
"Yine git demeyecek misin? Neden bu kadar güzel davranıyorsun?"
Başımı önüme eğdim suçluluk duygusu ile. Dün gece öfkeyle terk ederken ne düşünüyordum ki? O gecenin sabahı kovduğum adamı evime alıyordum.
Kafam karmakarışıktı. Bir tarafım git derken bir tarafım kal diyordu...
"Üzgünüm." dedim sadece. Kafamda bir sürü düğünce geçerken.
O an bu karmaşık anı Demir'in öksürüğü bozdu. Gözünden gelirmişçesine öksürmesi ile telaşla ayaklandım.
"Çorba yapmıştım, hemen sana ilaç ile getiriyorum Demir. Dayan biraz daha." dedim elim ayağım birbirine dolanırken.
Hemen odadan çıktım merdivenleri adeta koşarak indim.
Demir arkasından baktı sevdiği kadının. Kafasının ne kadar karmaşık olduğunu anlayabiliyordu.
Bir tarafı öfkeyle kızgındı kendisine biliyordu Demir bunu. Ama o kalbi de yine şefkatini koruyordu.
Ama olsun dedi Demir. O git diyene kadar bu güzel anların tadını çıkarabilirdi.
Demir düşüncelere dalmışken odayı inceledi. Bembeyazdı oda her şeyi ile. Fazla yapmacık geldi o an Demir'e. Eylül bu kadar sadeliği sevmezdi ki. Uçuşan perdeyi izledi Demir. Ağustos ayının ilk yağmuru hafiften çiselerken perde huzurla uçuşuyordu.
Tam o sırada Eylül hızla girdiği odaya. Adeta nefes nefese kalmıştı.
Kıkırdadı Demir Eylül'ün bu haline.
"Sen uzat şöyle ayaklarını Demir." dedi Eylül.
Demir'in arkasındaki yastığı düzeltti özenle.
Yatağın kenarına oturdu Eylül kucağında tepsi ile.
"Sana mercimek çorbası yaptım. Bir de makarna."
Makarna dedi Demir kalbine. İlk defa sevdiği kadının elinden yediği en sevdiği yemek.
"Bana makarna mı yaptın?" diye sordum sevgiyle gülümserken.
Duraksadı Eylül ikisinin de aklına aynı anı geldi.
Gülümsedi Eylül. Ne kadar şey yaşanırsa yaşansın yine de aklındaydı. Konu Demir'e yemek yapmak olduğunda ilk aklına makarna gelmişti. O an sorgulamamıştı ama şu an anlıyordu.
"Evet, ben yaptım." dedim o günki gibi.
İlk makarnayı yedi yine. Sıra çorbaya geldiğinde ise duraksadı.
"Eylül bana çorba içirir misin?"
"Demir, çocuk musun sen?" diye kızdım gülerek.
"Ama hastayım ben sen içersen olmaz mı?" dedi masumca kafasını yana eğerek.
Kıkırdadım.
"Tamam tamam peki." dedim yenilmişlikle kaşığı alarak.
Tatlı bir heyecan ile yerinde dikleşti Demir.
Kaşığı üfledi Eylül sonra Demir'e uzattı. Bir an bile aralarındaki göz teması ayrılmadı. Sessizce içti çorbasını Demir huzurla. Ses çıkarmadan izledi Demir'i Eylül...
Boş tepsiyi kenara koydum. "Hadi uzan biraz dinlen Demir." dedim battaniyeyi açarken.
Sesini çıkarmadı Demir yavaşça yorganın içine girdi. Derin bir nefes aldı. Her yer Eylül kokuyordu şimdi.
Gitmek üzere olan elimi kavradı yavaşça Demir.
Yatağın içine çekti.
İkimiz de birbirimize dönüktük şimdi aramızda azıcık mesafe varken yağmur sesleri eşlik etti bize.
"Biraz böyle yatalım olur mu?" diye sordu Demir fısıldayarak.
Onayladım sadece kafamı sallayarak.
Gözlerini kapadı huzurla.
Geçmişten bir anı geldi gözlerimin önüne...
10 Ocak 2015
"Kıyafetler bunlar hemen giyin mesai beş dakikaya başlar." dedi patron.
"Tamamdır efendim." dedim başımı önüme eğerek.
Saat gecenin üçüydü bense bir barda gece gece para kazanmaya çalışıyordum. Bu ilk çalışmak için girdiğim bar değildi ama artık bura sonuncu olsun istiyordum.
Hızla beyaz gömleği üstüme geçirdim, siyah pantolon ile.
Aynadan kendime baktım kısa bir süre saçlarımı toparlarken.
İncecik kalmış bedenim, dökülen saçlarım, yara bere içindeki dudaklarım, kan çanağı gözlerim.
Darmadağındım...
Hızla bar tezgahında yerimi aldım. Tüm bu neon ışıklar gözümü alıyordu adeta. İçerdeki iğrenç ter kokusu da midemi bulandırıyordu.
Katlanmalısın dedim kendime...
Katlanmalısın...
Yanımdaki çalışan gecenin ilerleyen sularında bitkin düşen bedenime baktı kısa bir süre.
Saat üçe geliyordu artık. Giydirdikleri topuklular canımı acıtıyordu, panik atak yine bedenimi yokluyordu.
"Hey sızlanmayı kes de sen de diğerleri gibi al şu içkileri masalara dağıt."
Zorla kafamı salladım. Tepsiyi elime alarak dans eden pis kokan insanların arasından geçip masalara yöneldim.
Tam geri gidecekken bileğimden hızla çekilmem ile donup kaldım.
"Gel şöyle fıstık iki dans edelim."
İğren kokan ellili yaşlarındaki adamın sözleri ile kendimi onun kollarından kurtarmaya çalıştım.
"BIRAK! BIRAK BENİ!"
"Nazlanma be kızım iki dakika bir dur." dedi başka bir adam arkamdan gelerek.
Pis elleri belime dolandı. Hala çırpınıyordum bıraksınlar diye. Hatta beni bu açıdan görebilecek çalışan adama bile bağırdım yardım ile gördü ama hiçbir şey yapmadı. Gözlerimden artık yaşlar boşalıyordu.
Hızla birinin kafasına tepsi ile vurarak sersemlemesini sağladım. O anki boşluktan faydalanıp hızla koşmaya başladım.
Soyunma odasına koştum son gücüm ile hızla üstüme kendi sweatshirtümü ve kendi eski püskü botlarımı geçirdim. Saat başı kazandığım iki yüzlüğümü çantamın içine tıkarak çıkışa koştum.
Sonra ise hiç durmadım adımlarım beni denize götürene kadar devam ettim.
Bir hıçkırık kaçtı ağzımdan denizi görür görmez. Hızla yere çöktü dizlerim göz yaşlarım ile.
"Allah'ım yardım et." dedim kendi kendime.
Oturdum kumlara ellerimi dizlerime sardım.
Göz yaşlarım durmazken ağladım öylece. Sabahları hem garsonluk yapıyor hem de bulaşık yıkıyordum. O da yetmezmiş gibi üniversiteye gitmeye çalışıyordum.
Benim hayalini kurduğum hayal bu değil dedim kendime...
Herkes neredeydi?
Demir, Zeynep, Burak, Bulut?
Herkes neden gitmişti?
Neden? Bu soruyu on yıldır soruyordum.
Bir hıçkırık daha döküldü dudağımdan "NEDEN GİTTİN DEMİR NEDEN?" diye bağırdım öfkeyle.
Panik atak geçiriyordum.
"NEDEN BENİ YALNIZ BIRAKTIN?"
Kalbime vurdu sağ yumruğum.
"BURASI ÇOK ACIYOR!"
Denize haykırdım ona haykıramadıklarımı.
"BURASI ÖFKEYLE YANIYOR DEMİR."
"AMA EN KÖTÜSÜ NE BİLİYOR MUSUN?"
Sesim kısıldı söyleyeceğim cümlem ile.
"Burası hala senin adını duyduğu an düzensizleşiyor."
Gözlerimi kapadım sıkıca nefes nefese ona kadar saymaya çalıştım atak geçsin diye.
Gözümü açtım yavaşça...
Demir'i gördü gözlerim. Onla deniz kenarında yürüyorduk anılarımın birinde. Sonra Burak Zeynep'i suya attı kıkırdadım o gün ki gibi. Demir ile ters yöne kaçmaya çalıştık. Mert de en önde koşuyordu. Kahkaha attım hala yaşlar akarken gözlerimden.
Sonra tek gördüm Demir'i...
Arkadan denizi izleyen silueti önünü döndü bana.
Nefesim tekledi gözlerime değen gözler ile.
Elini uzattı...
Yavaşça kalktım yerimden. Sağ elim öne uzandı.
Adım adım yürüdüm ona... Her adımımda gülümsedi gözleri.
Artık çok yakındım ona tek bir adım kalmışken arkadan gelen şişe kırılma sesi ile anlık gözlerim arkaya döndü.
Bir şey olmadığını anladığım an tekrar önüme döndüm.
Ama Demir gitmişti...
Elim havada kaldı öylece...tek bir göz yaşı ile.
Yatakta bağdaş kurmuştum hala gözlerim bir an bile ondan ayrılmazken. O geceki gibi olsun istemedim.
O güzelce uyurken bense onu izledim, bir an bile gözümü kırpmadım o gider diye.
Demir tamamıyla uykuya daldığı andan sonra ateşinin çıktığını anladım.
Hızla sirkeli su hazırladım.
Yine yanına oturdum bezi alnına koyarken. Uyurken bilinçsizce elimi kavradı sıkıca bırakmak istemezcesine.
Bir elim onun elini tutarken başında ateşinin düşmesini bekledim.
Düşündüm o an...
Koca bir fırtına vardı sanki içimde. Bir tarafım beni terk edip gittiği için kırıp dökmek istiyordu, kavga etmek, öfkelenmek. Ama bir yanım ise kıyamıyordu. Özellikle ne zaman kovsam yine bana adımlayan adımları kafamı karıştırıyordu.
Şimdi ne yapmalıydım peki...
Kırıp dökmeli mi?
Koruyup kollamalı mı?
İç çektim kararsızlıkla. Şunu çok iyi biliyordum ki o öfke bir an bile yok olmuyordu.
"Niye geldin ki Demir?" kendi kendime fısıldadım.
"Tam bitti demişken, neden yine bana döndün?"
Yarım saat sonra ateşi düştü Demir'in.
Ben ise karmakarışık zihnim ile gittim yine denizi izledim. Bir cevap bulabilirim diye...
Tam o sıralarda da Demir uyandı.
O kadar dalgındım ki demirine yaslandığım balkonumda Demir'in gelip belimden bana sarıldığını fark edemedim.
Korkuyla sıçradım.
"Benim güzelim merak etme."
Yandan gözlerimiz kesişti. Ne onu ittim ne sarıldım. Demir kollarını daha sıkı sardı. İlk başta fark etmemiştim ama battaniyeyi de omuzlarıma sarmıştı.
"Bu anı hatırlıyor musun güzelim?"
"Hangi anı dedim?" anlamaya çalışarak.
Tek bir cümle kurdu kalbimi küt küt attıracak.
"Dalgalar şahidim olsun ki seni seviyorum Ruhu Yaralı Kız..."
On yıl sonra ilk defa duyuyordum ondan Ruhu Yaralı Kız lakabını.
Dalgalar bu cümle ile daha da şahlanırken bedenim donup kalmıştı.
On yıl sonra dalgalar yine şahidimiz olmuştu.
Kafamı onun gözlerine bakmak için çevirdim.
Beni izleyen gözleri ile titredi kalbim.
Kollarında dönerek yüzlerimizin birbirine bakmasını sağladım. Demir'in yan profilinden vuran hafif yağmur damlaları ile gülümsedim.
"Hatırlıyorum." dedim ilk sorduğu soruya ithafen.
Yine sol eli yanağımı buldu dövmesi ile göz göze geldik yine.
Okşadı incitmekten korkarcasına.
Artık neredeyse akşam oluyordu yavaş yavaş sokak lambaları yanmaya başlamıştı.
Belimden çekip başımın göğsüne yaslanmasını sağladı.
Kolları sıkıca beni sararken karşılık verdim.
"Demir."
"Söyle güzelim."
"Yarın duruşmada Burak'ı kurtarabiliriz değil mi?"
Elleri yanaklarımı bulurken gözlerimizi birleştirdi.
"Tabi k eminim. Şu an karşımda Türkiye'nin en iyi avukatı duruyor bir kere."
Gülümsemesi büyüdü cümlenin sonu ile.
Gururlandım hafifçe gülümseyerek...
İkimizde uzun bir süre böyle kaldıktan sonra Demir'in telefonu çaldı.
Demir gizlice baktığı telefonda Aslan Bey'in ismini görmesi ile hızlıca cebine attı.
"Benim artık gitmem lazım güzelim ne kadar kalmak istesem de." dedi cümlenin sonunda imalı bir şekilde gülümseyerek.
Sorun değil. Hem baban bekliyordur gitmelisin."
Demir duraksadı kapının önünde.
"Öyle deme..." dedi sadece sert bir yüz ifadesi ile.
Anlamaz bir şekilde baktım.
Hızlıca kapıyı açtı ikimiz birlikte dış kapıya yürüdük o sırada Demir'in gözleri kocaman evi izledi.
"Çok güzel." dedi göz göze geldiğimi kısa bir an.
Gülümsedim burukça...
Son olarak dış kapıda durdu adımlarımız.
"Her şey için teşekkür ederim güzelim. İlk defa bir geceyi mutlu bitirebildik."
Yaptığı ima ile ikimizde güldük.
Sarılıp sarılmamak arasında kaldı bakışları ama son anda hızlıca çekti sarıldı bedenime. Kısa da olsa bu sıcacık sarılma ile gülümsedim.
Sonra ise utanırmışçasına hızla koşmaya başladı.
Kıkırdadım onun bu hallerine.
Yağmur çok fena bir şekilde yağarken birkaç adımda her yeri sırılsıklam olmuştu.
Peçeteli Çocuk geldi aklıma.
Yağmurda peçete sattığımız anılarımız...
Bugün on yedim mutluydu... Eylül Korkmaz ise sinirliydi. İşte bu iki çıkmaz insanı çok yoruyordu.
Cevapsız sorularım çoktu ve cevap bulamadığım sürece hep daha da artacaktı biliyordum...