İçeriğe geç

Küllerin Mührü

Bölüm 2 · 14 dk okuma

Küllerin Mührü

Bölüm 2

Bölüm 2.1 : Cesaretim Kalbimden

🌀Instagram : ellif.oruc *** Sahtekârlık, ikiyüzlülük, binlerce suç… olması gerekenden daha fazla birikmiş şeyler. Anılar, özveriler, kırılmış kalpler… “Günaydın. Ne yapıyorsun burada? Seninde kahvaltı yaptığını sanıyordum.” Kahvaltıdan sonra biraz hava almak için sarayın arka bahçesine bakan balkonlardan birine gelmek istemiştim. Balkon korkuluklarına kollarımı dayamış ve Belgraus’un o eşsiz yeşil dağ manzarasına gülümseyerek izlemeye başladım. “Canım istemediğini fark ettim. ” parmaklarıyla kitabından bir sayfa daha çevirdi. Başımı Grand’a çevirdim. Saçları uzamıştı. Alnına dökülüyordu. Yüzünde neredeyse her asker de olan belirli çizikler… Çenesinin altındaki dikilmiş bıçak izine kadar her şeyini izlemeye başladım. Kaşlarını ara sıra çatıyor, elini çenesine götürüp bir şeyler düşünüyor gibi görünüyordu. Kitap düşündürücü olmalıydı. “Ayakta okumak yormuyor mu?” Başını iki yana salladı. “Bu bir çeşit egzersiz.” Dedi kısaca. Anlamamıştım. Ayakta gezine gezine okumanın nesi egzersizdi? Anlamadığımı fark etmişti ve kitabın kapağını tek eliyle kapatıp balkon korkuluğuna sırtını yasladı. “Ayakta olduğumuz zaman çoğunlukla dikkatimiz yerinde olmaz. Hele ki başka bir şeyle ilgileniyorsak. Mesela ben sizi korumak için sizi izlerken bir yandan dikkatim çevrede olur. ” “Ne?” Güldüm. “Bu çok saçma. ” Omzunu silkti.”Belki, sizin için.”koyu kahverengi gözlerine baktım. Günümün tamamını Grand ile geçirmek istediğimi fark edermişçesine konu açtım. “Dün benimle bir şey konuşacağını söyledin. Bir de merak ettiğim bir konu var. Sence ülkeye giren o yabancı kim?” Kimden bahsettiğimi anlamıştı. Başını iki kez salladı. “Aslında Prenses bu konu sizleri biraz aşıyor. Sizler sadece piyano derslerinizle ya da bale yapmayla ilgilenin olur mu?” Kaşlarımı çatıp omzuna vurdum. “Hadi ama Prenses. Bir prenses asla birisine vurmaz.” “Benimle alay ediyorsun!” Ve Grand ‘ın nadir sesli gülüşlerinden birine bu sabah tanık olmuştum. Sadece sesli gülüşlerinde belli olan sol yanağındaki gamzesine dikkat kesilirken gülmesi ne yazık ki kısa sürmüştü. “Sizinle alay ediyorum doğru.” gülmemek için kendimi zor da olsa tutmuştum. Gözlerimi devirip kollarımı göğsümde birleştirdim. “Bu arada bu sabah daha bir şıksınız. Bu mavi elbise ve kafanızdaki taç çok yakışmış. ” “İltifat için teşekkür ederim ama lütfen konuyu dağıtmayalım Granden.” Boğazını yapmacık bir öksürük ile temizledi. Ve devam etti. “Sizinle konuşmak istediğim konu bir daha saraydan gizli bir şekilde çıkmamanız hakkında. Lütfen Prenses Ellysia bu konuda hassas davranalım. En azından beni bilgilendirin. Sizi asla yargılamam yanınızda olurum. Siz dün kaçıp gittiğini görünce çok korktum ve … ve sizi aramak için saatlerimi harcadım. Konu ben değil sizi her zaman ararım hayır durun aramak istemiyorum bu çok korkunç. Sizin başınıza bir şey gelme ihtimali beni fazlası ile korkutuyor. Başınıza bir şey gelmesini istemiyorum. Lütfen sizden rica ediyorum bir daha asla olmasın.” Bu kadar uzun konuştuğuna göre gerçekten korkmuşa benziyordu. Onun beni koruması için canını bile tehlikeye atacak olma düşüncesiyle daha dikkatli olmalıydım. Grand bir korumadan fazlaydı benim için. O benim çocukluğumdan beri yanımdaydı. İkimiz arasındaki sadakat ve ruhumuzu birbirine bağlayan bu görünmez ip sonsuza dek sürecekti. Ben de buna sahip çıkmalıydım. “Söz veriyorum Grand. ” Ve ona sarıldım. Ferah kokusunu içime çektim. Grand’a uzun zamandır sarılmamıştım. Bu beni çok huzurlu hissettirmeye başlarken sarılmama karşılık verdi ancak sıkı bir sarılma değildi bu. Daha resmi, daha saygılı, daha mesafeli… Onu da anlıyordum artık çocuk değildik. Bana artık çocukken sarıldığımız gibi sıkı sarılmayacağını biliyordu. Aramızda bir mesafe olmalıydı. Üstelik ben nişanlı bir Prenses’tim. Bizi gören olursa her türlü yanlış anlaşılmaya müsait bir durum olurdu. “İkinci konu. ” dedi geri çekilirken. “Aslında tam bende bilmiyorum. Ancak sizde biraz daha çok şey bildiğim kesin. Kadim Bilge onun hafızasını kaybettiğini söylüyor. Askerler arasında bu şey çok olur. Savaş anında yaralandığın, kafanı çarptığın zaman özellikle. Kan, savaş , katliam… bazen zihin buna dayanamaz. Hafızasını kaybetme ihtimali yüksek. O yüzden şu an çok şey bilemiyoruz. Ancak mahzende tutmaya devam edilecek. Ne de olsa tedbiri elden bırakmamak gerek. Savaş bizim ülkemizde de çıkma ihtimali var. Her türlü ihtimali düşünmemiz gerek. Mahzendeki bir ajan bile olabilir… Siz çok düşünmeyin bu konuyu. Ne de olsa görüşecek değilsiniz.” Dedi. Başımı onaylarcasına salladım. “Doğru söylüyorsun…ne de olsa görüşecek değilim.” O kişi bir ajan olsa kısa süre içerisinde fark edilip idam ederlerdi. Ancak bu kişi savaştan kaçmış bir asker olabilirdi. Bu ihtimal daha yüksek olmalıydı. Bir soğuk rüzgar esip boynumdaki kolyeyi hareket ettirmeye başladığı sıra da kollarımla vücudumu sarmaya çalıştım. “Üşüyor musunuz? İçeri geçebiliriz.” “Hayııır. Ben sadece düşünüyorum. ” Sorgularcasına baktı. “O kişi bence savaştan zar zor kurtulmuş ve bize sığınmış biri olmalı.” Ellerini belinin iki yanına koydu. “Düşünme bunları demiştim. Dün gece Lowen ile neler yaşadın anlat hadi.” ve nihayet samimi konuşmaya geçmişti. Grand’ın bana karşı davranışları o kadar karmaşıktı ki bazen resmi olduğunda bile samimi, samimi olduğunda ise resmi olduğundan daha fazla resmi oluyordu. Tekrar sırtını korkuluğa yasladı. Ve bu konu gerçekten konuşmak istediğim en son şeydi. Yüzümü buruşturmuştum. Lowen dün gece hiçte istediğim bir ruh halinde değildi. Olgun bir şekilde sohbet edeceğimizi düşünmüştüm ancak o sadece evlendikten sonra yapacağımız tatil hakkında konuşmuştu. “Ah, Grand. Elimde bir fırsat olsa bu ülkeyi sonsuza dek terk ederdim. ” “Lowen ile evlenince belki bu mümkün olur.” “Amacım zaten onunla evlenmemek.” Dedim. “Dün gece konuştuğumuz tek konu evlendikten sonra yapacağımız tatil hakkındaydı. Üstelik şarap içmeyi abartmış sarhoş bir şekilde!” Hafifçe tebessüm etti. “Ben senin yerinde olsam ben de evlenmek istemezdim onunla.” “Eee ne yapacağız…keşke annem hayatta olsaydı Grand. Belki o benim evlenmememi sağlardı. ” Daha doğarken vefat etmiş annem ve kaderi kötü ben. Ne yapabilirdim ki? Doğarken güçsüz doğmuşum. Üvey anneyle lanetlenmişim ve bu yaşımda hiç istemediğim bir evlilik ile baş başayım. “Sence tüm prenseslerin kaderleri böyle mi?” “Nasıl?” “Hepsi zoraki bir evlilik ile baş başalar. Siyasi bir amaç uğruna.” Gözlerini gözlerime kitlemişti ve bir iki dakika konuşmadı. “Eminim ki çoğunluğu gerçekten zoraki bir evlilik ile baş başalar. Hepsi siyasi amaçlar uğruna, mal uğruna, savaş uğruna , kaderlerine boyun eğmek zorunda kalıyorlar. ” Kaderlerine boyun eğmek zorunda kalıyorlar… Ya kalmazsak? O zaman ne olurdu? Ya evlenmeyi reddedersek? Artık bir ailem olmaz mıydı? Babam beni evlatlıktan reddeder abim kızar , üvey annem döver miydi? Bir prenses asla böyle şeyler yapmaz,itiraz etmez diyerek Bayan Therquin bana psikolojik olarak uyarılarda mı bulunurdu? Ben bir prensestim. Belgraus topraklarında doğmuş, Belgraus Kralı’nın kızı, Ama her şeyden önce duyguları olan genç bir kadındım. Boyun eğmek zorunda bırakılıyordum. Kim bilir belki bir kahraman beni kurtarırdı. Beni bu kaderden sonsuza dek çekip alır, bulutların ardına götürürdü. Yıldızlara doğru onunla beraber koşar , anneme sarılırdım. Omzuma dokunan eller ile aniden ürkerek kenara doğru birkaç adım attım. “Sakin ol…ne düşünüyorsun hmm?” “Olasılıkları.” “Korkuyorsun değil mi?” Grand’ın yüzüne baktım. Ne demek istiyordu? Neyden korkuyordum? Evlenmekten mi? “Neyden korkuyorum?” “Adım atmaktan. Özgürlüğün için adım atmaktan.” Sert bir şekilde yutkunduğumda rüzgar biraz daha sert esmeye başladı. Kolyem rüzgarın etkisi ile yüzüme doğru havalanmış çeneme çarpmıştı. Elimle ucunu tuttum. Annemden bana kalmış tek şeydi. Beni doğururken bunu ebeye doğru vermiş “Bunu kızıma ver. Benden tek miras…” derken nefesi bitip gözlerini hayata yummuş. Bu bilmediğim bir hayvanın kanadıydı. Parmaklarım bu kolyenin ucunda gezinmeye başladı. Gözlerim kolyeden ayrılmazken rüzgar bir kez daha sert bir şekilde esti. “İçeri geçelim. Muhtemelen bir fırtına çıkacak. Hadi.” Bana önden yol verdi ve hemen arkamdan yürümeye başladı. Şu an ne yapacağımızı bilmez halde koridorda yürüyorduk. Yanımıza bir asker geldi ve bana selam verip Grand ‘a “Tüm askerler şimdi Kral’ın huzurunda toplanıyor.” Haberini verdikten sonra bana selam verip tekrar çekildi. Grand bana doğru döndü. “Bana müsade o zaman. ” Gidiyordu ki durdurdum. Şimdi aklıma gelmesi büyük aptallıktı ama ona krallığımızdaki sınıf farkından utanarakta olsa söyledim. “Evet bundan utanıyorum çünkü ben de bu sarayda pahalı yaşam içindeyim. Dün abimi karşılamak için limana gitmiştim ya. Daha sonra düştüm işte. Düştükten sonra bana bir kadın yardım etti. O kadın… çok temiz kalpli bir kadına benziyordu Grand. Ancak fakirdi. Fazlası ile fakirdi. Onun gibi onlarca insan vardı etrafımda. Ve fark ettim ki onları bu hale düşüren biziz. Vergilerle, aldığımız emirlerle. Onlara yardım etmeliyiz. ” isyankâr bir şekilde bitirmiştim konuşmamı. Başını onaylarcasına salladı. “Öğle yemeğinden sonra arka bahçede buluşalım. Daha detaylı konuşuruz.” dedi sadece ve selam verip gitti. Onun arkasından bakakalmıştım. Öğle yemeğine kadar birkaç bir şey düşünmeye, biraz kitap okumak amacıyla da odama geçtim. Öğle yemeği beni fazlasıyla tatmin etmiş, enerji vermişti. Grand ile sözleştiğimiz gibi sarayın arka bahçesinde buluştuk. “Kral sizi neden çağırtmış?” sağına soluna baktı. Uzakta birkaç muhafız nöbet tutuyordu ve yalnızdık. “Savaş çıkma tehlikesi var. Düşman kapıya dayandı bile diyebilirim. Ellysia , Damron krallığı yıkıldı. Onian artık bize savaş açacak gibi duruyor. Bazılarımızı sınır bölgelerine atadı. Bazılarımızı da ülkenin dört bir yanına atayarak güvenlikten emin olmak istedi. Beni de mahzendeki şüphelinin araştırma ve güvenliğinden sorumlu tuttu.” Elini ensesine götürdü. Oldukça stresli görünüyordu. Keza başka bir ruh halinde de olunamazdı. Belgraus krallığı sadece üç yüz elli yıllık bir krallıklı. Askeri bakımdan ise diğer ülkelere kıyasla üstün olsakta aslında Onian’ın yanında bir hiç oluyordu. Onian’ın ordusunda sayıca fazla asker, gelişmiş silah aletleri vardı. Nüfusu bizim nüfusumuzun üstündeydi. Askerleri yüksek yerlerde eğitim görmüş , her türlü hava şartlarına karşı oldukça dayanlıklılardı. Bizim ülkemiz Onian ‘a kıyasla ufak bir köy gibi duruyordu. Bir yolu olmalıydı. Bunca yıldır yaptığımız gibi kağıt üstünde anlaşmalar yapılmalıydı. Kralların çıkarttığı bu savaşta masum insanlar ölmemeliydi. Hayalleri olan yüzlerce asker aldıkları bir emirle kendi canlarını savaşta ortaya koyuyorlar bu kumarın içinde hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Kim bilirdi ki o askerin evinde bıraktığı bir karısı, evlatları vardı. “Ellysia, benimle konuşmak istediğin konu üzerinde duralım. ” Ona döndüm. Aklım birden savaş ihtimallerine gitmişti. Grand yüzüme dikkatli bir şekilde baktığını görünce sert bir şekilde yutkundum. Midem bulanıyordu. Kafamda dönen türlü sahneler midemi bulandırıyordu. Düşman askerleri köylere baskın yapıyor belki bu dünyadan dahi haberi olmayan bir bebeği öldürüyor bundan hiç vicdan azabı çekmiyorlardı. Yaşlılar katlediliyor, kadınlar onların oyuncakları oluyorlardı. Ve bu da alt tabakaya oluyordu. Alt tabaka , üst kesmin yükünü yükleniyor, askerlik, emir alma, ölme, yıkım hep onlardan oluyordu. Buna dur diyecek kimseyi henüz görmemiştim. Onlara yardım edecek ilk adımı belki de ben atmalıydım. Grand’a bir adım atarak yaklaştım. “Bizler günahkârız Grand. ” Kahverengi gözleri anlamayarak baktı. Artık zihnimde susmuştu sanki. Kalbim tüm çıplaklığı ile konuşuyordu. “Bizler masum insanların hakkını yiyen hiçbir şeyden haberi olmayan birer günahkârız.” Derin bir nefes verdi… Yürümeye başladım. Hemen arkamdan gelmeye başladı. Bu soruna bir çözüm bulmalıydım. Evet bir şeyler yapacağımı bilmiyordum ama nasıl ne neler yapacağını henüz bilemiyordum. “Biliyor musun Ellysia, ben küçükken henüz annem vefat etmediğinde ve babam Kraliyet Ordusunun başında olmadığı zamanlar , ülkenin doğusunda bir köyde yaşıyorduk. Adını dahi hatırlamıyorum o köyün. Sonra bir gün…” Yanıma yaklaştığında durdum. Geçmişinden nerdeyse hiç bahsetmeyen Grand şimdi bana geçmişini anlatıyordu. İlginç ve dikkat çekiciydi. Grand gülümsedi. Gözleriyle gülümsedi. Yüreğiyle gülümsedi ve devam etti. “Bir gün yüzü görünmeyen bir kadın ve birkaç adam köyümüze geldi. Kadının gözleri seninki gibi yeşildi. Parlıyordu ve iyilik yapmaktan mutlu gibi görünüyordu çünkü bizlere o gün para ve yiyecek yardımında bulunmuştu. O kadın…babamla konuştu. Onları uzaktan , bir ağacın arkasından izliyordum. Ne konuştular pek duyamadım lakin önemli bir şey konuştukları belliydi. Babama sormuştum sonrasında cevap vermedi tabi ki. ” Grand daha fazla devam etmedi. Yürümeye başladı. Arkasından gidiyordum. Belki de yorumumu bekliyordu. “Bana cesaret vermeye mi çalışıyorsun?” “Sen zaten cesaretlisin. Sadece göstermen gerek. Saraydan kaçıyorsun Ellysia ve gizlice şu an planlar yapıyoruz! Bir prensesin yapmaması gerek olduğu halde.” “Ben cesaretli değilim. Olmak zorundayım. ” “Cesaret zaten olmak zorunda olduğun için olur Ellysia. Eğer ki saçma bir şeye cesaret edersen bu cesaret değil aptallık olur.” Bazı şeylerin yapılması gerek ve bunu ben halledeceğim. “Peki bana yardım edecek misin?” “Elbette. Planın var mı ?” “Planım? Hayır yok. Ama kısa zaman içinde düşüneceğim. ” “Eğer ki bir plan kuramazsan , gene de bana söyle. Belki ben bir şeyler ayarlarım. Şimdilik her şeyi sana bırakıyorum.” “Merak etme. Bulacağım. ” Tekrardan durduk ve ona serçe parmağımı uzattım. Belki de hayatım boyunca ilk defa kendimden emin bir şekilde , başımı dik tutarak “Prenses değil, Ellysia sözü olsun sana.” dedim. Kaşlarını kaldırdı ve memnun bir ifade ile o da serçe parmağını , parmağıma geçirdi ve hafifçe salladı. Grand bu hareketimizden sonra bir şey demeden bahçeden ayrıldı. Onun ardından bakarken düşünmeye , plan kurmaya çalıştım. Bahçede bir ileri bir geri gidiyordum. Ancak Bir ses duymuştum ki kafamdaki tüm plan taslakları yerle bir oldu. “Prenses Ellysia!” Tanrım…şimdi mi? Maalesef , buna katlanmalıydım. Ona eteklerimin ucundan tutup prenses selamı verdikten sonra ne diyeceğini merak ediyordum. “Prense Ellysia, burada ne yapıyorsunuz öyle? Ah, bahçedeki böcekler üstünüze uçuşuyor. Tanrım!” Üstümdeki böceklerden birkaç tanesini parmakları ile üstümden itmişti. Üstümdeki böceklere hiç dikkat etmemiştim. Bende kalanları ittim ve Bayan Therquin ‘a doğru “Üzgünüm, dikkat etmemişim.” dedim. “Siz ne yapıyorsunuz burada? Bale dersini kaçırmak üzeresiniz.” Kaşlarımı çattım ve başımı gökyüzüne çevirdim. Güneş batıma yakındı. Akşama yakın bir vakitte haftada beş gün bale dersimiz vardı ve bugün de o günlerden birisiydi. Bunu tamamen aklımdan çıkarmıştım. Farkındaydım ki bale dersinden daha ciddi şeyler vardı. Bunları eğer tek başıma yapacaksam , şimdilik en azından kimseye dikkat çektirmemeliydim. “Ah, ne kadar da unutkanım. ” Kınayan bir bakışla bana baktı. Ancak daha fazla uzatmadı ve bana yol verdi. “Buyrun Prenses. Bale öğretmeniniz sizleri bekliyor. Yalnız acele edin ve daha fazla oyalanmayın ve bu konuyu haber etmeliyim ki bale dersinden sonra olacak çay saatinize Lord Lowen ‘da katılacak. ” Onu istemediğimi belirten bakışlar atmama, kendisi konuşma konusu açana kadar susmama rağmen hala benimle beraber olmak istemesi gerçek bir yüzsüzlüktü. Yüreğimde ona karşı parlayan bir gram sevgi kırıntısı dahi olmamasını hissettiğini biliyordum. Benimle beraber olması, bana karşı kibar davranması tüm her şeyin siyasi çıkar olması beni gerçekten sinir ediyordu. 🩰 “Evet harikasınız Prenses! Bir , iki , üç ve dön- ah hayır, lütfen unutmayın. Bu dans gerçekten önemli. ” “Bayan Funde, sanırım daha fazla devam edemeyeceğim. Lütfen anlayışla karşılayın. ” yüz ifadem memnuniyetsizlik ve isteksizlikliği yansıtıyordu. “Ah, öyle mi? Peki neyiniz var? Dadınıza haber etmemi ister misiniz?” diye sorunca başımı iki yana salladım hemen. “Sadece yıkanmak ve dinlenmek istiyorum. Hizmetçiler bana yardımcı olacaktır. İyi akşamlar dilerim” Selam verdim ve salondan çıktım. Hızlıca odama doğru koşar adımda gitmeye başladım. Koridorda beni koşar halde gören bazı hizmetçiler hemen ardımdan gelmeye başladı. “Prensesim iyi misiniz? Telaşlı görünüyorsunuz.” onlara dönmeden konuşmaya başladım : “Üstümü çıkarmamda yardımcı olun. Hızlı olun yeter.” dedim kısaca. Üstümü değiştirmemde bile hizmetçiler yardımcı oluyordu. Kendimi bebek gibi hissetmekten alıkoyamıyordum. 🩰 Saray hazinesi! Tabi ya. Neden olmasın? O hazine de halkın da hakkı vardı. Kafama koymuştum bu akşam yapılacaktı bu iş. Ancak nasıl? Saray hazinesini koruyan on muhafız vardı. Onlara görünmeden nasıl ulaşacaktık? Grand belki bu konu da bir şeyler bilirdi. Ama ya bilmezse? Ya o da bir çözüm bulamazsa? Yapacaklarım zihnimde dolaşan bir hayal olarak kalırdı. O hayal her yaşadığım an için ruhumu çürüten bir verem olur çıkardı. Verem bedenimi ele geçirir artık kendime aynada bakamaz, her geçen gün beceriksizleşen benliğim ve ben ömür boyu acı çekmeye mahkum olurdu. Bu ihtimal…korkunçtu. Korkunç olmaktan öte yaşanılabilir bir ihtimaldi. Yaşanılabilir ihtimaller sonuçlanmadan kabus ve umut her saniye anbean benimle olurdu. “ Ellysia ne düşünüyorsun?” Sonrasında kalbime giren bir sancı ile iki elim oraya gitmişti. Nefes alamıyordum. Hasta mı oluyordum, yoksa ölüyor muydum? Neler oluyordu? “Ellysia iyi misin?” Gözlerim kapanmak üzereydi. Etrafımdakiler peşime üşüştüğünde Grand Lowen ‘ı itip yanıma gelmişti. Lowen hemen bir çay fincanlarına çarpıp sendelenerek savrulmuştu. Grand meraklı bir şekilde bana bakıyordu. Hissediyordum. Görüyordum. Ama konuşamıyordum. Gözlerim istemsizce kapandı ve hiç açılmayacakmış gibi yüreğimde sıcak bir his bıraktı. — Mıhlanıp kalmıştım oturduğum yere Kımıldayamıyordum garip bir şekilde Derin bir nefes aldım önce Kaderimi bekledim sessizce Ölmüş müydüm ben? Neydi bu? Kaderim bana bir sürpriz mi yolladı? Belki de. Korkuyordum ama konuşamıyordum. Koşmak istiyordum lakin olmuyordu Bekledim bekledim bir kadın çıktı karşıma. Siyah kahkülleri alnına düşmüş Omzuna saçları salınmış Mavi elbisesi içersinde beni izliyor Ürkerim sanmıştım Oysa kadını görünce cesaret geldi. Gözleri irice , Bakışları korkusuzca Omzumu dikleştirdim istemsizce Ayağım bir adım attı sanki ona doğru. Kelimelerim yuvarlandı sanki ona doğru “Kimsin?” Diye sordum merakla bakınırken Gülümsedi benim için. Işıldadı gözleri. “Cesaretinim.” 🩰 Terler içinde nefes nefese kalmış bir şekilde yattığım yerden doğruldum. Hava karanlıktı ve yanımda Bayan Therquin vardı. “Prenses, iyi misiniz? Şükürler olsun. Korkuttunuz bizi.” Loş ışıkta kadının yüzünü görebiliyordum anca. Nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalışırken Bayan Therquin dua etmeye başladı. Kendimi yastığa bırakmış rüyamı düşünmeye çalışıyordum. Zihnim rüyamdaki bazı anları birleştirip hatırlamaya çalışıyordu. “Prensesim, hemen Kraliçe’yi çağırıyorum. Önce bir bardak su için.” Bana hızlıca bir bardak su doldururken düşündüğüm tek şey o kadındı. Benim cesaretimdi. Yarım saat içinde oda birden kalabalıklaşmıştı. Lowen ilgilenmediğim türlü sorular soruyordu. Hiçbirine cevap vermeden sessiz kalmıştım. Annem “Ellysia sorun ne? Konuşmayacak mısın?” Diye sordu. Başımı iki yana salladım. “İyiyim, merak etmeyin. Ve yalnız kalmak istiyorum. Grand ‘ı çağırır mısınız birde?” Lord Lowen kaşlarını çattı ve hafifçe güldü. “Grand’ı mı istiyorsun gerçekten? Gerçekten şaşırmış olmalısın. O adam senin koruman ama ben senin nişanlın, gelecekteki kocanım. Benimle konuşman gerek.” Bir şey demedim. Sadece dinledim. Neyden şüpheleniyordu? Anlamsız. Bu yaptığı konuşma annemi de şüphelendirmeye yetmişti. Oysa anlamıyorlardı Grand benim bağlı olduğum tek kişiydi. İlişkimizin adı olmadığı sırdaşım, dostum ve arkadaşım. Bazen rüyalarımı anla

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.