İçeriğe geç

Küllerin Mührü

Bölüm 3 · 11 dk okuma

Küllerin Mührü

Bölüm 3

Bölüm 2.2

Gece yarısı, gece kuşları, gece bitkileri…Hepsi bu vakitlerde uyanıktı. Uyanık olan tek biz değildik. Derin bir nefes aldım ve Grand’ın bana hizmetçi Sanya ile gönderdiği mektuptaki buluşma yerine geldim. Grand görünürde yoktu. Etrafıma bakındığım sıra bir çift kolun bana aniden sarılması ile korkuyla çığlık atmaya başladım ama çığlığım ağzımın içinde kaldı. Dudaklarıma kapanan eller ile olduğum yere korkudan bayılacaktım. “Sessiz olun Prenses Ellyisa.” bunu yapan kişiyi görmemle ona tekmeler savurmaya başladım. Nihayet beni bıraktığında kontrollü bir ses tonu ile gülmeye başladı. “Grand, sen manyaksın! Nasıl yaparsın bunu?!” onun gibi sessiz konuşmaya çalışsamda fena halde bozulmuştum. Büyük pencereden yansıyan dolunayın ışığı Grand’ın yüzünü yansıtıyordu. Dudakları yukarı doğru keyif almışçasına gülümsüyordu.“Şakaydı. Gülün diye. ” gözlerimi devirdim. Gerçekten gülmemi bekliyor olamazdı. Üstelik keyfi yerindeydi. Saray hazinesine nasıl ulaşacağımızı bulmuş olmalıydı.Kollarımı göğsümde bağladım ve onu baştan aşağı süzdüm. Çoğu zamanki gibi simsiyah giyinmişti. Bu kinayeli tepkime karşı boğazını temizledi ve kaşlarını hafifçe kaldırarak deri eldivenli sağ elini uzattı. “Ah, Prenses Ellysia, sanırım sizlere bir özür borçluyum. Evet tamam biraz aptal bir erkek gibi davrandım. Lütfen özrümü kabul edin.” hafifçe eğildi. Yaptığı reveransa karşı çok tepki koymadım ve elini tuttum.Yürümeye başladık. Sarayın sağ lobisinin koridoru hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Grand'a sorduğumda ise cevap alamamıştım.“Sizlere halledeceğimi söylediğimde ciddiydim ve yaptım. Nasıl yaptığıma gelirsek, orası da bana kalsın.” “Neden söylemiyorsun?” “Güvenliğiniz için.” anladım ki Grand güvenliğimizden kesin olarak emin değildi. Her hangi bir şey olabilirdi. Temkinli davranıyor ve beni suç ortağı yapmadığı konusunda şimdiden anlaşmamı istiyordu. “Ancak Grand bunu bilmeye hakkım var.”Ve bana döndü. “Yıllar önce babanız sizin için beni koruma seçtiğinde ona bir söz vermiştim. ‘Ne olursa olsun, canım önemsiz olmakla beraber Prenses Ellysia ‘nın güvenliğini hayatımın önünde tutacağım.’ diye. Bu yüzden sizin güvenliğiniz benim için en önemlisi. Lütfen daha fazla sorgulamayın. Çünkü söylemeye asla niyetim yok.” net bir şekilde yaptığı açıklama sonrasında karşısında sadece başımı sallamıştım. Grand bana karşı yaptığı istisnai davranışlar ve duyduğu saygıdan dolayı benimde ona karşı bir saygı borcum vardı. Net birisiydi. Bir şeye karar verdiği zaman yolundan döndüremezdik. Belki de babam bu yüzden koruma için onu görevlendirmişti. Yürümeye devam ettik. Koridor boyunca gelen tek ses dışardan kuşların ve baykuşların sesiydi.Saray hazinesinin korunduğu yeri fildişi rengi , altın döşelemeli kapıyla tanımıştım. Buraya sadece ömrümde bir kez görmüştüm. O da sarayı tanımak amacıyla dokuz yaşındayken dadım Therquin getirmişti. Onun haricinde kimseyi almıyorlardı ve şimdi burada Grand ile yalnızdım. İnsanlar neredeydi? Muhafızlar nereye kaybolmuştu? Grand nasıl , ne yapmıştı da buraya girebilmiştik? Grand hiçbir şey söylemiyordu. Bu biraz merak uyandırıcıydu. Biraz değil, biraz daha fazla. Derin bir nefes aldım ve içimdeki heyecandan kurtulmaya çalıştım. Ama bu imkansıza yakındı. Bu yaptığım şey saraydan kaçmaya benzemiyordu. Çılgıncaydı. *** Kapıya ulaştığımızda Grand etrafına bakındı ve kemerine tutturduğu hançeri eline aldı. Kapıyı çok hafif aralıkta açtı ve benim geçmem için kenara çekildi. Kararlıydım. Tereddüt etmeden içeri girdim. Altınlar ortamı aydınlatmıyordu ama ışıltılarını görebiliyordum. Bunca insanın verdiği vergiler, savaştan kazanılan paralar , diplomasi ile elde edilen maddiyatlar, kraliyetin ekonomiden kazancı.Hepsi buradaydı. Çok fazlaydı. Bir süre yürüdüm. “Ellyisa… Oyalanma, alacağımızı alıp çıkalım hadi. ”Grand’ın uyarısını dikkate aldım ve birkaç kese altını pelerinimin cep kısmına koydum. Ve incelemeye bile vakit bulamadan birkaç tane de gümüş kolyeyi cebe indirdim. Koşar adımlarla onun yanına geldiğimde kapıyı yavaşça açıp etrafı kontrol etti. Aynı şekilde önce ben sonra o çıktık. Koridorun sol kısmında zeminde sarayın diğer kısımlarında olduğu gibi gizli bir çıkış daha vardı. Bunu şimdi Grand’dan öğreniyordum. Kendisi inip elini bana uzattı. Elini tutup eğildim. Merdivenlerden önde o arkada ben yürüyor beni ara sıra kontrol ediyordu ve kendisine tutunmamı söylüyordu. Son birkaç basamakta aşağıya atladım. Etrafıma göz gezdirdiğimde buranın daha önceden hazırlanmış olduğunu düşündüm. Ne de olsa meşaleler yolumuzu aydınlatmak üzere duvara sabitlenmişti. Basık, dar bir yerde yürümek ne kadar zor ise o kadar zorlandım. Sıcaktan başım dönmeye başlıyordu ve ara sıra Grand’ın koluna tutunuyordum. “Ellysia, seni kucağıma alabilirim.” Grand’a dönüp baktığımda endişeli bakıyordu. Başımı iki yana salladım. “Daha ne kadar yolumuz var?” diye sordum derin bir şekilde soluk verip arkamdaki duvara yaslanarak.“Beş ya da on dakika var. Çok değil.”Kolumu tuttu. Bana beyaz bir mendil uzattı. Alnımdaki terleri sildim. Yürümeye devam ettik. Açık havaya çıktığımızda derin bir nefes verdim. Serin hava yüzümü adeta okşuyordu. Bu güzel bir histi. Grand etrafına bakındı ve “Hızlıca gidelim hadi.” dedi. Başımı aşağı yukarı salladım. O önde ben arkada hızlıca yürüyorduk. Grand çok hızlı yürüyordu. Ona yetişmem için adeta koşmam gerekiyordu. Heyecanlıydım. Korkuyordum. Akşam yediklerim ağzıma gelmek üzereydi. Belgraus’un gece kuşları başımın tepesinden uçup giderken çok tepki gösteremiyordum.Orman yolundan çıkıp köy yoluna çıkmak üzereydik ki saray muhafızları ve ordudaki askerlerden birkaç kişi gördüm. Grand fark etmemişe benziyordu. Onun bileğinden tutup ısırgan otlarının arkasına çektim. “Ne oldu?” kaşlarını çatarak söylemişti bunu. Onun alnındaki terleri karanlıkta bile görebiliyordum. Her zaman sakin olan kalan Grand bu sefer endişeliydi. “Şşşş…birileri var. Bizleri görmemeleri gerek.”Etrafına bakındı ve pelerinini biraz daha çekip elindeki hançeri sıkıca tuttu. Bu ciddi bir işti. Yaptığım şeyin haddi hesabı yoktu ve ucunda saray kurallarına karşı gelmekten idam bile edilebilirdik. Isırgan otlarına dokunmamak için ekstra çaba gösteriyordum. Bu otların kırmızı kabarcıklara benzeyen kaşıntılı ve ağrılı bir döküntü şeklinde cilt tahrişine neden olduğunu bir kitapta okuduğumu hatırlıyorum.Saray muhafızları önde, ordudaki askerler arkada uygun adımlarla önümüzden geçip gittiler. Bu çalı hayatımızı kurtarmıştı. “Beş dakika bekleyelim Ellysia…ne olur ne olmaz.”Konuşmasını sessiz bıraktım ve denildiği gibi beş dakika sonra çalının arkasından çıkıp arka tarafta kalan nehre doğru yürüdük. Belgraus'un gece kuşları nehrin etrafında uçuyorlardı. Birkaç tane kurbağanın nilüfer çiçeklerinin üstünde zıpladıklarını gördüm. Grand bir dizinin üstünde oturup bir avuç su alıp ağzına götürdü. Bende iki dizimi kırarak oturdum ve onun gibi avuçlarımla su içtim. Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde parlayan yıldızlar arasında bir tane yıldızın daha net parladığını gördüm. Gözlerim bir süre ona takıldığında Grand yanıma geldi ve o da benim gibi o yıldıza baktı. “O yıldızın adı Kutup Yıldızı. Daima kuzeyi gösterir Ellyisa. Eğer ki olursa, tek kalırsan sarayın kuzey yönünde olduğunu bilmelisin.”Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Kahverengi gözleri Ay ışığında daha netti. Grand gökyüzüne bakmaya devam ediyordu. “Gidelim.” dedi tek kelimeyle. Ayağa kalktım ve onun peşinden ilerlemeye başladım. Bir süre sonra kuru otlara bizden başka basan ayak sesleri duymuştuk. Aniden durduk. “Bu da ne?”“Şşşş…sessiz ol. ” sertçe yutkundum ve etrafa korkuyla bakarken ağaçların arkasından karşımıza birkaç kurt çıkmıştı. Grand elindeki hançeri sıkıca tutuyordu. “Ses yapma. Korktuğunu da belli etme. Birkaç kurt, bir şey yapmazlar. Kurtlar cesaretlerini sürülerinde olduğu zaman alırlar. ” Gözlerimi onlardan uzak tutmaya çalışıyordum. Nefesimi adeta tutmuştum ve bu andan kurtulmak istiyordum. Kurtlar birkaç kez uludular. Ancak Grand’ın dediği gibi olmadı. Kurtlar fazlasıyla cesaretlilerdi. Bir tane kurt hırlayarak üstümüze saldırdığında çığlık atmış geri çekilmiştim. Grand elindeki hançerle kurda hamle yaparak boynundan yaralamıştı. Kurt yere kanlarıyla beraber düştüğünde kendimi ağaca yaslamış , nefes nefeseydim. “Ellysia ileriye doğru koş. Ben geleceğim!”“Ne, hayır Grand teh-”“Ellysia koş dedim!” onu burda bırakmak istemiyordum. Elime yerde bulduğum bir ağaç dalını aldım ve Grand’a saldırmak üzere olan diğer kurdun kafasına birkaç kez vurdum. Bu işe yaramış mıydı bilmiyordum ama kurt bana döndü ve bana saldıracakken Grand hançeri kurda atarak sapladı. Yere yığılmıştım. Hiçbir zaman gece vakti ormana gelmediğimden böyle şeylerin olacağı aklımdan geçmemişti. “Ellysia, hadi hızlı olalım. ” Az önceki olaylar sanki hiç yaşanmamış gibi gayet sakindi. Endişeli olduğumu görünce yere doğru eğildi ve yüzüme baktı. “Dinle, bende bu aptal sistemden nefret ediyorum. Bu altınları yardıma ihtiyacı olanlara verelim ve geri dönelim. Çok kalmadı. Yaklaşık bir saat. ”Vazgeçmek üzereydim. Artık yorulmuştum. Evet, insanlara vereceğim yardımla onların yüzündeki gülümsemelerini hayal ediyor ve güç buluyordum. Ancak…ancaktı işte. Her zaman pozitif düşünemiyordum Geriliyordum. Buna rağmen devam ettim ve Grand ile nihayet bir köye ulaştık. Yanıma yeterince altın almadığımdan buradaki herkese yardım edemeyecektim. Gerçekten ihtiyacı olanları tespit etmek adına bu köyün yöneticisini bulmaya karar verdik. O sırada Grand bana bir ince uzun bir örtü uzattı. “Bunu yüzüne tak. Kimliğin ifşa olmasın.” dedi. Elinden kırmızı örtüyü aldım. Kendisi de bana verdiğinin aksine siyah bir örtü taktı ve yöneticiyi bulduk . Geçmiş saatlerde hayal ettiğim o mutlu insan suratları gerçekten insana huzur veriyordu ve bu çok değerli hissettiriyordu. Eteklerimden aşağı doğru çekiştiren birisi vardı. Kafamı aşağı çevirdiğimde bir çocuk olduğunu gördüm. Eğildim. Zeytin gibi siyah gözleriyle gözlerime dokundu. Yüzü kir içindeydi. Ama bu sorun değildi. Çünkü kalbinin temiz olduğunu görebiliyordum. Bir şey demedi çocuk. Kısa saçlarını okşadım. Utandığı aşikârdı. Ona kesemden değeri yüksek bir meblağ olan birkaç altın verdim. Gülümsedi. “Adın ne küçük?” diye sorduğumda gene cevap vermedi. İşte bu şaşırtıcıydı. Gözleri teşekkür etmekle parlarken konuşamıyordu. Grand yanıma geldi. “Çocuklar geçirdiği hastalıkla beraber bazen konuşma yetilerini kaybediyorlar. Sanırım buna…” bir süre düşündü ve “Havale diyorlar.” dedi. “O zaman çoğu insan böyle değil mi?”Başını aşağı yukarı salladı. Gözlerimde yaşlar birikmeye başladı. Burnumu çektim. Ve çocuğa son kez bakıp bu köyden ayrıldık. “Marly…onun kasabasına gidelim. O şeyde oturuyordu…şeyde…Hah! limanın ötesinde bir yerde.” Oraya gitmeden önce bir tane daha köye uğramış sonunda Marly’nin kasabasına gitmiştik. Onu bulmak sandığımdan zor olmamıştı. Bu kasaba daha çok kümes işleri ile uğraşıyordu. Etrafımda onlarca kaz, ördek ve tavuk vardı. Sesli bir şekilde güldüm ve Marly’nin yaşadığı eve doğru adımlarımı attım. Kasabanın yöneticisinden Marly’i bulmuştum. Grand Marly’e bir kese altın verecek bende onları uzaktan izleyecektim. Eğer gidipte ben verirsem kabul etmeme ihtimali vardı. Marly kapıyı açıp Grand’dan ilk başta korkmuştu ama Grand eli ile “sakinleş” adı altında yaptığı hareketlerle onu sakinleştirip bir kese altın uzattı. Marly tereddüt etsede Grand ısrar etmiş olacak ki kabul etti. Ardından saygı ile eğilerek selam verdi. Derin bir nefes verdim. Başarmıştım. **** “Prenses Ellysia! Uyanma vakti!” Neler oluyor? İşte bunu beklemiyordum. Hava aydınlandıktan sonra saraya gelmiştik ve kahvaltı saatine kadar uyumayı dilemiştim.Sanırım kahvaltı saati gelmişti ama bana yetmemişti. Gözlerimi zoraki açık tutarak duş aldım ve açık mavi bir elbise giydim. Korsemi hizmetçiler bağlarken bana da bir bardak süt uzattılar. Kahvaltı da abim ve babam yoktu. Bunu merak etmiş , merakla anneme bakarak sormuştum. Annem “Abin bir diplomasi meselesi için komşu ülke Saryus’a gitti.” dedi. Peki ya babam? Annem babam hakkında konuşmadan yemeğine dönmüştü.Babamın yerine baktım ve bende sessiz bir şekilde yemeye başladım. Günümün geri kalanı kitap okumak, balkondaki çiçeklerimi sulamak, ve kuşları beslemek ile geçti. Ve sonraki iki günde. Bu süre zarfında babam saraya geri dönmüş , abimde hala yoktu. Tanrı aşkına eğitimden dönüp, hemen işiyle ilgilenmesi gerçekten muazzamdı. “Babam nereye gitti bu süre zarfında Grand biliyor musun?”“Basit bir toplantı için ülkenin batısına gitti Prenses Ellysia.” dedi kitabının diğer sayfasını çevirirken. Başımı salladım. “Grand, fark ettin mi saray bu aralar çok sessiz. Ve nasıl desem biz çıksak çokta fark etmezler.” bana gözlerini kısarak baktı ve başını iki yana salladı. “Hayır Prenses Ellysia…hiçbir yere gitmiyoruz.”Tam itiraz edecekken kapıda bir muhafız göründü. “İyi akşamlar Prenses. Kralımız sizleri yanına çağırmamı emretti.” Grand ile göz göze geldik. Babam beni önemli bir konu olmadıkça çağırmazdı. Ve iki ihtimal vardı. Bu iki ihtimal bile karnıma ağrılar sokmayı başarmıştı : Ya Lowen ile evleniyordum ya da babam ne yaptığımızı öğrenmişti. Öğrenmemesi imkânsızdı. Sarayda hazineniyi korumakla görevlendirilen muhafızların bir gecede oldukları yerden kaybolduğuna dair dedikodular dolanıyordu ve elbette bu konu araştırılacaktı. Bu konuyla Grand ilgilenmişti. Eğer ki Grand’ın başı yanarsa beni de sorguya çekerlerdi ve ben yalan söylemekte berbattım. Eh, diğer ihtimalde iyi görünmüyordu. En azından ömrümün diğer kalanıyla sevmediğim birisiyle geçirmek ne kadarsa o kadardı…**** Kraliyet salonunda babamın tam karşısında köylü iki kişi vardı. Onlara göz gezdirip babama selam verdim. Babam yani Belgraus Kralı “Evet Ellysia…seni buraya çok önemli bir konu hakkında çağırdım.” dedi ve bir kaşını kaldırdı. Hafifçe tebessüm edip “Ne için çağırdınız peki?” diye sorduğumda “Saray hazinesinden çalınan para ile ilgin olduğu hakkında birkaç iddia var.” hızlı bir şekilde lafı çarpıtmadan direk yüzüme karşı söylemişti olan biteni.“Nasıl?” yalan söylemeliydim. Hem de en iyi şekilde. Ama becerebilir miyim emin değilim. “Köylere teftiş sırasında bu olay fazlasıyla yayılmış olduğu fark edildi. Köyde bilgisi olan bu iki adamın ifadesi alındı. Ellysia adlı genç bir kız fakirlere değerli altın ve mücevherler dağıtmış. Altınlar incelendi ve bunlar çok yüksek rütbedeki kişilerin sahip olduğu altınlar olduğu ortaya çıktı.” Derin bir nefes verdim. Yeryüzünde adı Ellysia olan tek kişi ben değildim. Kimi kandırıyorsun Ellysia? Saray hazinesinden para çalınıp köylere dağıtılmış ve tabi ki senden şüphe duyacaklar.“Yani… benden ne dememi bekliyorsunuz Kralım?”Babam histerik bir kahkaha attı ve arkasına yaslandı. “Ah, Yüce Tanrım.” Babam gülmeye devam etti ve ardından suratı birden ciddiye döndü. “İlk önce Kraliçe’nin seninle konuşmasını isteyecektim ama vazgeçtim. Hesabı bana vermelisin.”Ne diyecektim? İki köylüye göz gezdirdim. Birisi kısa diğeri orta boylu, eski kıyafetler içerisinde güneşten yanmış yüzleri ile işte tam karşımdaydı. Ben onlara yardım etmiştim ve onlar beni krala anlatmışlardı. Gerçi anlatmasalar yüksek cezalara boyun eğmek zorunda kalırlardı. Onlar da haklıydı.Bir adım öne attım. Başımı kaldırmaya cesaret ettim ve “Evet. Her şeyin sorumlusu benim.” Dedim kısaca. Grand bu olaylar sırasında tam arkamdaydı. Yanıma yaklaştığını hissettim. Kral “Muhafızlar. Prenses Ellysia ‘yı en alt mahzene atın. Ve Teğmen Granden. Şimdi hesaplaşma sırası sende.” verdiği emirle arkamı dönüp ona baktım. Bana sanki her şey yolundaymış gibi sakin bir bakış attı. Korkuyordum. Grand çok sakindi ve tüm olayları üstüne alacak gibi duruyordu. Grand benden daha fazla işkence çekecekti. Çünkü ben bunları yapmak istediğim zaman bile o bunlara izin vermemeliydi. *** Beni en alt mahzene götürmelerine izin verdim. Gözlerimde yaşlar dolmasına rağmen akmıyordu. Ve mahzenin demir parmaklıklı kapısı açıldığında benim içeri girmemi istediler. Muhafızlar baktım ve bir şey demeden içeriye girdim. İlk kez. Ancak burada tek değildim. Çok güçlü çığlık attım çünkü ani şeylerden nefret ederdim. Beni korkuturdu. Nefes nefese arkamdaki duvara yapıştım. ***Instagram : ellif.oruc

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.