İçeriğe geç

Küllerin Mührü

Bölüm 1 · 14 dk okuma

Küllerin Mührü

Bölüm 1

Bölüm 1 : Beklenmedik Kırık Kalp

🧿🌻

Instagram : ellif.oruc °°°°°°°°°°°° Belki olması gerekenden daha fazla sır taşıyordu bu krallık. Krallığın sessiz ağaçları tüm olanlara şahit olup konuşmayı beklerken gökyüzü , yağmur yağdırarak haykırıyordu her şeyi. Bulutlu, gri bir gökyüzünün altında gizli bir şekilde yürüyor, limana doğru ilerlemeye çalışıyordum. Ara sıra çevreme bakıp beni fark eden olup olmadığını kontrol ediyor yürümeye devam ediyordum. Belgraus kartalları gökyüzünde süzülürken ara sıra çıkardıkları sesler ürkmeme sebep oluyordu. Son derece vahşi olan bu hayvanlar sadece bu halka zarar vermiyor ancak olağanüstü bazı durumlarda çekinmeden hırçınlıklarını insanların üstüne saldığı da oluyordu. Saraydan gizli bir şekilde çıkmıştım. Annem ve babam abimin geleceği için yapılan hazırlıklar ile meşgulken sadece benim bildiğim bir gizli çıkış ile orman yolundan şifacıların giydiği pelerinle, komüfle olarak kaçmıştım ve hiçbir güvenlik önlemi almamıştım. Bunun cezası bir haftalık oda hapsi olsa da şu an ki heyecanıma değerdi. Bugün abim komşu ülke Yuwan’dan on sekiz ay boyunca eğitim almış olarak dönüyordu. Abimi on sekiz ay boyunca görememiştim. İletişim kuramamış mektuplaşamamıştım bile. Onu öyle özlemiştim ki boynuna atlayıp sarıldığım vakit hiçbir güç beni ayıramaz gibime geliyordu. Onun bana anlatacak çok şeyi olacağını hissediyordum. En son başka bir ülkeye gitmem yaklaşık on bir yıl önceydi ne de olsa. Derin bir nefes aldım. Kartallar tepemizde yuvarlak daireler oluşturarak uçuyorlardı. Nefesi verdim. Pelerinimi düzelttim. Gemi yaklaşıyordu ve gemi yaklaştıkça kalbim daha da hızlı atıyordu sanki. Geminin gittikçe yaklaştığı yağmur damlaların ise yeryüzüne indiği vakit küçük bir çocuk “Gemi limana yaklaştı! Gemi limana yaklaştı!” Diye ortalıkta koşturarak bağırması üzerine biraz daha heyecanlanmıştım. Henüz ata binme yaşı dahi gelmemiş bu erkek çocuğunun bu denli benim kadar heyecanlı olmasına hayretle bakarken nihayet gemi kıyıya gelmişti. Etraftaki giyimleri özenli olmayan veya az da olsa güzel olan bazı insanlar gemiye doğru yaklaşmaya çalışıyorlardı. Demir atılmış, Kaptan Ryanson’un uzun kahverengi çizmeleri Belgraus topraklarına basmıştı. Kaptan Ryanson’un papağanı onun omzuna konduğu vakit abimi görmek adına insanların önüne geçmeye çalışıyordum. Papağan Kaptan’ın “Sonunda!” kelimesini bile tekrarlarken hafifçe güldüm. Askeri adım seslerini işitmemle biraz gerilmiştim ancak abimin beni koruyacağına emindim. O küçükken beni hep korumuş bazı anlarda benim işlediğim suçları kendi üstüne dahi aldığı olmuştu. Askerlerin bir kısmı gemiye yaklaşan insanları uzaklaştırırken buna dahil olmamak adına acele etmeye başladım. Hızlı adımlarımın bir sonucu olarak görmediğim sivri bir taşa takılmış yere düşmüştüm. Dizim kanarken bunun acısını bile heyecanım örtüyordu birisi elini omzuma koymuştu. “İyi misiniz?” yüzleri buruşuk kıyafeti çok eski ve yamalı olan kısa ve az saçlarını arkada toplamış iyi niyetli bu yaşlı kadın kalkmama yardımcı olmuştu. Gülümsedim. “Teşekkür ederim. Ben iyiyim. ” Maddi olarak yardıma ihtiyacı olduğu aşikardı. Kıyafetleri bas bas yardıma ihtiyacı olduğunu bağırıyordu sanki. İçim aniden cız etti. Benim yaşadığım şartlar veya halkın yaşadığı bu şartlar sınıf farkını adeta ortaya koyuyordu. Bunca yıl bunu hiç fark edememiştim. Belki de yönetimden dolayıydı. İnsanlar iyi iş yapamıyordu. Ya da iyi iş yapsalar bile kraliyet vergi olarak kazancın büyük kısmına vergi koyuyordu. Fakat bu kadınla sonra ilgileneceğimi düşündüm. “Adınızı öğrenebilir miyim?” diye sordum daha sonradan kadını rahat bir şekilde bulmak için. “Marly. ” eteklerimin ucundan tutarak selam verdim. “Çok sevgili Marly memnun oldum. Hep buralarda mısınız?” Başını aşağı yukarı onaylarcasına salladı. “Sanırım genç kız. İlerideki mahallede tavuk beslerim. Çok lezzetli yumurtaları da vardır. ” Hafifçe güldüm. “Sizleri daha sonra bulacağım Marly. ” hafifçe tebessüm etti. Askeri adım sesleri yakınımda durduğunda onlara doğru döndüm. Ancak beni fark edememişlerdi. Yürümeye başladığım sırada bir yırtılma sesi gelmişti ki bu ses sivri taşın elbiseme karşı yaptığı lanet üzerineydi. “Kahretsin.” ben yürüdükçe daha çok yırtılıyor gibiydi. Elbisem yandan yırtılmıştı ve bazı kişilerin kınayan bakışları ve ayıplayan sessiz dedikoduları üzerine pelerinimin şapkasını indirdim. Yağan hafif yağmur ve rüzgar elbisemi , pelerinimi havalandırıyordu. Ancak abim buradaydı. “Abi!” diye bağırdım yanına doğru ilerlediğimde Kaptan Ryanson beni görür görmez kendine has selamla tarzı ile beni selamladı. “Merhaba Prenses Ellysia. Sizleri görmek ne onur verici. ” gece birayı fazla kaçırmış olmalıydı ki biraz ağzını yayarak konuşuyordu. Esmer teni güneşten daha çok yanmış gibiydi. Onun bana gözlerinin kenarını kırıştırmasına neden olacak kadar hediye ettiği gülümsemeye karşı bende ona gülümsedim. Abimin yüzüne baktığımda ise gülümsemem solmuştu. Beni burada beklemiyor gibi görünüyordu. Etrafına bakındı. Yanımda kimseyi görememişti. Bana sinirli bir şekilde bakıyordu. Sert bakışları ürkememe sebep olup geriye doğru adımlamıştım. “Ellysia,” diye bana yaklaştı ve kolumu tuttu. Teni biraz daha esmerlemişti. Yüzündeki çizikler onun aldığı eğitimin ve değişimin bir izi olarak bana kanıt gibi gelirken mırıldandı. “...sen, saraydan mı kaçtın?” diye sordu. On sekiz ay sonra benimle kurduğu ilk iletişim sanırım azar yemem olacaktı. On sekiz ay boyunca ne değişmişti? Bana hiç bu kadar kızgın asla bakmamıştı. Belki aldığı zorlu eğitim şartları sonucunda onu yormuş ve stresi öfkeye dönüşmüştü. “Hayır ben…aslında evet abi ben heyecanlandım ve seni karşılamak istedim.” sessiz bir ses tonu ile kendimi açıklamaya çalışıyordum.. Bir şey demedi ve yutkundu. Gözleri yüzümden üstüme doğru inerken derin bir soluk verdi. “Elbisen neden bu halde? Açık giyinemezsin. Sen bir soylusun. Ailemizin adını kirletmek olur bu.” Yağmur damlaları onun saçından aşağı akıp giderken karanlık bulutlar bakışlarına da yansıyordu sanki. Şimşekler gökyüzünde değil abimin gözlerinde çakıyordu. “Bir taşa takıldım ondan dolayı elbisem yırtıldı.” ağlamaklı bir tonda söylemiştim bunu. Kalbim fena kırılmıştı ve heyecanım aniden karnımda hissettim bir ağrıya dönüşmüştü. “Tedbirsiz ve akılsızsın.” belki ama seni özlemiştim sevgili abiciğim. Bir gölgeyi arkamda hissedip omzumdan aşağı bırakılan şalla aniden arkamı döndüm. “Bir ailenin adını kirleten şey kıyafet olmamalı Sevgili Prensim.” Ve bir elini kendine çekip öbürünü arkasına doğru götürerek eğilip selam verdi Grand. Gülümsedim. “Hoş geldiniz kıymetli Prens. Bu topraklar sizleri özledi. ” Yaptığı reverans üzerine abim hafifçe güldü. “ Teşekkür ederim Granden. Kardeşime ne de güzel bakıyorsun öyle. Takdire şayan. ” Grand’ın gözlerine baktım. Benden santimlerce uzun olan bu gizemli dostumun gözleri şimdi de anlayamadığım şekilde bakıyordu. Grand tam cevap verecekti ki Kaptan Ryanson'un sözü ile aniden sustu. “Yağmur şiddetini artıyor belki de bir fırtına çıkacak! Gemiyi sağlama almamız gerek. Lütfen buradan uzaklaşın sevgili kraliyet hazretleri. Herhangi bir tsunami tehlikesiyle sizlerin baş başa kalmanızı asla istemem. ” papağını anlaşılmaz bir şekilde dediklerini tekrar ederken ona kızmaya başladı. Ama papağını onu da tekrarlamıştı. “Saraya gidelim. Ellysia önden sevgili kardeşim.” Abimin kinayeli sözleri beni biraz daha hayal kırıklığına uğratırken önden yürümeye başladım. Grand'ın üstüme bıraktığı şala biraz daha sahiplenici bir şekilde sarılırken bize açılan at arabasına bindim. Ardından abim bindi. “Grand sen gelmiyor musun?” Diye sorduğumda başını iki yana salladı. “Hayır prenses. Atımla geldim. Saraya da onunla döneceğim. ” Gri şalı omzumdan elime aldım ve Grand’a doğru uzattım. Ona hafifçe gülümsedim ve ikna edercesine konuşmaya başladım. “O halde al bu şalı tekrar. Ben üşümüyorum ve artık ıslanmıyorum. ” Bir şey demedi. Şalı aldı ve at arabanın kapısı kapandı. Abimin bakışlarını üstümde hissediyordum. Gelir gelmez yaptığı bu muamele ona karşı bir çekingenliğe sebep olmuştu. “Annemgilin haberi yok biliyorum. Sorun değil. Sorumluluğu üstleneceğim. ” Yumuşak bir tonda konuşmuştu. Tekrar eski haline dönüyor hissi vermesiyle aniden yüzüm güler hale gelmişti. “Sorumluluğu üstleneceğim ancak bir daha böyle bir şey yapmayacaksın ve elbiseni bu hale getirmeyeceksin. Bu ilerideki kocana da oldukça saygısız bir davranış. ” Başımı aşağı yukarı salladım. “Ve annemin elbiseni görmesi çılgınca olur değil mi? ” Tahmin edebiliyordum. “Kraliçe Annsanliy ‘de bunu istemezdi. ” Kalbime bir acı saplanmıştı. Abim belki bu acıyı tahmin edemezdi. Kimseye bahsetmemiştim ne de olsa. Gerçekten Kraliçe Annsanliy bunu istemez miydi? Öz annemin bana kızması, üvey annemin bana kızmasının yanında ne kadar korkunç olabilirdi? Düşünceler zihnimde bulanıklaşırken abimde sessizliğe gömülmüştü. Abim değişmişti. Gerçekler bir o kadar çaresiz hissettirirken belki de asıl olması gereken buydu. Geleceğin hükümdarı. Geleceğin kralı. Geleceğin sevgili yöneticisi olacaktı. Artık prens değil. Kral 1. Tylor Will olacaktı. Onun aldığı bu zorlu ve bir o kadarda gerekli olan eğitim mizacını da değiştirmiş görünüyordu. Artık yüzüne her baktığımda karşılaşacağım o izler bana hem hüzün hem de gurur duygusunu tattıracaktı. “Ne düşünüyorsun?” Başımı kaldırıp abime baktım. Kaşları çatık duruyor, sorgulayıcı bakıyordu. “Hiç. Yorgunum. Sanırım dinlenmem gerek.” “Lord Lowen ile aranız nasıl?” Diye sordu bu kez. Derinden gelen bir oflama ile cevap vermiştim. Bir şey de demedi. “Saraya varmak üzereyiz. Elbiseni sakla bir şey yap. Kimse görmesin.” Elbisemin yırtılan tarafına baktım. Yağmur sularıyla iyice kirlenmiş pembe elbiseme. Artık giyinilmez görünüyordu. Halbuki ne de özenli dikilmişti. Bir iğne olsaydı belki toparlayabilirdim ancak yürüdükçe açılan bu yırtığın neresini kapatsam orası açık kalacak gibi görünüyordu. Tek çare üstümdeki pelerindi. Belki de ters bir şekilde giymeliydim? Abim doğru da söylüyordu. Eğer annem veyahut dadım bunu görürse fena halde azar ve ceza yerdim. Nihayet saraya gelmiştik. İlk önce ben inmiştim. Yağmur hala yağıyordu. Kapıda Grand bizi bekliyordu. “Prenses Ellysia lütfen bunu alın.” Diyerek bir şal uzattı. Kahverengi saçları yağmurdan ıslanmış, alnına yapışmıştı. Saçlarına kıyasla daha koyu renk olan gözleri güven veren bir tonda bakıyordu ve dudaklarındaki tebessümü ile biraz da olsa cesaretim gelmişti. “Teşekkür ederim Granden.” Başını sadece bir kez salladı ve geri çekildi. Kapıdaki muhafızlar abime asker selamı verirken abim sadece baş selamı ile sarayın avlusuna girmişti. Onun birkaç adım arkasındaydım. Yüzünü göremiyordum belki ama yüzündeki o ifadeyi az çok tahmin edebiliyordum. Durmuş kafasını kaldırmıştı. Belki gözlerini kapatmış evde olmanın huzurunu hissediyor belki de her şey asıl şimdi başlıyor bilinci gelmişti. En nihayetinde birkaç dakika saray avlusunda öylece durmuştuk. “Ellysia,” adımı seslenmesi ile yanına doğru yürüdüm. Başını aşağı indirmeden “Etrafa göz gezdirdim de kimse yok. Odana geç üstünü değiştir hiçbir şey olmamış gibi davran. Saçlarını topla ıslaklığı belli olmasın. Yirmi dakikaya kraliyet salonunda olursun. Salleen’ı yanına gönderirim.” “Tamam.” Demiştim sadece. Hızlı adımlar ile sarayın ağaçlarla dolu olduğu yere vardım. Buradan mutfağa ulaşırdık ve eğer ki görünmezsek dört farklı koridorun en sonuncusuna varabilirsek yatak odalarına ulaşabilirdik. Bunu hedeflemiştim. Kapıdan içeriye girdiğimde mutfakta olan iki hizmetçi ile aniden bakışmaya başladım. Hafifçe gülümsedim ve el salladım. “Merhaba hanımlar. Kolay gelsin. Dışarda ne yağmur yağıyor ama!” Samimi görünmeye çalışmış onları sadece basit bir yürüyüşte olduğumu ayaküstü anlatmaya çalışmıştım. Ne de olsa annem bu halimi görürse herkesi sorguya çekebilirdi. “O halde, sizlere kolay gelsin.” Kalbim hızlı atmaya başlamıştı. Sakin olmalıydım. Şimdi kimseye görünmeden son koridora ve ardından odama geçmeliydim. Önce etrafıma dikkatli bir şekilde bakmış sonrasında ayağımdaki ayakkabılarımı elime alıp bale dersinden alışkın olduğum üzere parmak uçlarımda yürüyerek son koridora giden merdivenlerden hızlıca çıkmaya başladım. Nefes alış verişlerim düzensizleşmiş vaktim daha da kısalmaya başlamıştı. Annem abimin geldiğini ve benim orada olmadığımı görünce mutlaka birilerini odama gönderip beni yanlarına çağıracaklardı. Ancak ben daha bu üstümdeki rahatsız elbiseyi çıkaracak ve yenisini giymek üzere olacaktım. Beni çağıracak kişi büyük oranla dadım olacak ve nereye gittiğimi merak edeceklerdi. Daha fazla düşünmedim. Saçlarımı ensemde toplayıp kimsenin olmadığı -bundan fazlası ile emin olmuştum - koridorda hızlı bir şekilde odama geçmiştim. Kapıyı kapatıp sırtımı arkaya yasladım. Rahat ve şık bir şeyler giymem gerekiyordu. Askılığa başımı döndürdüm. Çoğu koyu renkti. Bu sevinçli günde bu kadar karamsar olamazdım. Belki üstümdeki gibi açık pembe bir elbise. İnci detaylı ve dantel bir çift eldivenle… Sırtımdaki korseyi çözmek beni hayli uğraştırmış ve vakit kaybettirmişti. Elbise nihayet bedenimden aşağı düşerken askıda duran başka bir pembe elbiseyi elime aldım. Boğazı dantelli, beli tamamen inci detaylı olan bu elbise ile bu akşam gayet şık bir prenses gibi duracağıma emindim. Kapı çalmaya başladı. “Gel.” demezsem eğer daha büyük sıkıntı çıkardı. Pek inandırıcı olmasada banyo ettim yalanını söyleyebilirdim belki. Banyo saatlerim ya sabah uyanınca ya da gece yatmadan önce olurdu ve eğer ki gelen dadımsa hiç inanmazdı. “Kimsiniz?” diye sordum. Üstüme yerde duran gri şalı alıp örtüp kapının hemen arkasına geçtim. “Ellysia benim.” “Ah, Grand sen misin? ” “Evet.” dedi. Buna fazlasıyla sevinmiştim. Ancak üstüm çıplakken Grand içeri giremezdi.” “İki dakika bekle. Giyinmem gerek.” “Hızlı ol diye uyarmaya geldim. Dadın birazdan burada olur.” “Anladım hızlı olacağım. Korsemi nasıl bağlayacağım peki? Üstümü giydim. Gelebilirsin. ” Grand kapıyı yavaşça açtı ve gözleri yerde olmak üzere yanıma doğru yaklaşmaya başladı. Saçları hala nemliydi. Üstünü değiştirmemişti ve ellerine deri eldivenlerini takmıştı. “Bakabilirsin çekinme öyle.” Başını kaldırdı ve gözlerime baktığında sadece belirli zamanlarda beliren o samimi bir şekilde gülen ifadesi belirdi yüzünde. “Korsemi sen bağlayacaksın Grand. Hemde şimdi. ” kaşlarını çattı aniden. “Ben mi? ” Diye sordu şaşkınca. “Evet…lütfen.” “Bu uygun olmaz. ” Onu ikna etmem gerekiyordu. Yalnız olduğumuzda bana karşı samimi davranabilirdi ama asla bir prenses olduğumu unutmaz saygılı davranmayı asla ihmal etmezdi. “Biliyorum bu uygun olmaz. Kraliyet gereklileri filan falan. Ama bugün fazlası ile yasak çiğnedim bundan bir şey olmaz. Hadi vakit kaybediyoruz.” Derin bir nefes verdi. Bir şey demedi daha fazla. Sessizliği evet olarak kabul edilmişti. Arkama doğru yürüdü ve ellerini korsemin iplerine götürüp bağlamaya başladı. Grand her zaman sessizdi. Küçükken onun çok konuşmadığını diğer çocuklar gibi vaktini oyun oynarak değil kitap okuyarak veya at sürüp ok atarak geçirdiğini hatırlıyorum. Bazen kuzenlerim kuzey ülkelerinden geldiği zaman deniz kenarına gideceğimiz olurdu. Grand ‘ı bu zamanlar bizimle gelmesi için ikna etmeye çalışırdım. O zamanlarda bile denizde sanki bir yarıştaymışçasına hızlı hızlı yüzer abimle güreşirdi. Grand benim korumam olduğunda henüz on beş yaşındaydım. Babası çok kıdemli ordumuzun baş kumandasıydı ve vefat ettiğinden bu yana hayatında kimse olmadığı için babamgil Grand’ın eğitimine çok önem vermiş ve benim korumam yapmıştı. İlk başta babası asker olarak yetiştirmesine rağmen daha sonra benim korumam olması onun onuruna zarar verdiği düşüncesi ile çekingen bir şekilde onunla konuşmuştum. Ve bana “Sizin güvenliğiniz herhangi askeri bir görevden daha önemlidir. ” cevabını vermişti. Bu derin hatıraları hatırlayınca hafifçe gülmüştüm. Ne zaman geçmişti diye düşünmeden edemiyordum. “Neden güldün?” “Çocukken en yakın arkadaşımdın.” “Hala öyleyim sanıyordum.” “Daha da ötesin Grand. ” Bir şey demedi. Ancak boş bakmıyordu da arkamı döndüm. Korseyi nihayetinde bağlamıştı. Gözleriyle “oldu.” der gibi baktı. “Teşekkür ederim. Şimdi sanırım salona inmem gerek.” Masanın üstünden bir toka alıp saçlarımı toplamaya çalışıyordum. “Kendine güven. Seninle daha sonra konuşacağım. ” “Ne için?” diye sordum merakla. “Öğrenirsin.” Dedi nazik bir şekilde. Kapıyı açtı ve ilk önce benim geçmem için kenara çekildi. Eteklerimin ucundan tutarak ona selam verip güldüm ve dışarı çıktım. Kraliyet salonuna indiğimde abimi sanki ilk kez görüyormuş gibi heyecanlanarak bir prenses selamı verip ona sarıldım. Saraydan kaçtığımı gören kimse olmadığı için sorumluluğu almadığına sevinmiştim. “Sonunda! İşte nihayet buradasın. Seni fazlasıyla özlemiştim.” “Sizi.” diye sessiz bir şekilde beni düzeltti annem. Abim sarılmama karşılık verdi. “Uzun zaman oldu değil mi? Büyümüşsün.” Asıl beklediğim buydu. Kesinlikle deniz kıyısındaki gibi bir tepki değildi. Sarıldıktan sonra kenara çekildim. Dadımın yanına geçtim. Dadım kulağıma doğru hafifçe eğildi ve sadece benim duyabileceğim bir ses tonu ile “Saçlarınızı yapmak için suyla ilgilenmiş olmanız lazım Prenses Ellysia. Ancak dikkat edin. Havalar soğuyor hasta olmanızı istemem.” Başımı salladım. Dışarı çıkmamdan şüphelenmiş ve alttan alta uyarı yapmış olabilirdi. Bayan Therquin çok zeki , iyi eğitim almış, dini ve milli değerleri yüksek farkındalığa sahip bir insandı. Gözünden asla bir şey kaçmaz detaya çok önem verirdi. Disiplinliydi. Saray ve prenseslik kurallarına çok önem verirdi. Benden önce bir prenses daha yetiştirmişti. Annem “Akşam yemeği için hazırlıklara başlaması adına hizmetçilere haber vereyim. ” Yanımızdan ayrıldığında babam “O halde baba - oğul konuşma vaktimiz gelmiştir. Bizi yalnız bırakın!” Babama selam verip kraliyet salonundan dadım ile beraber çıktım. Odama doğru ilerliyorduk. O önde ben arkadaydım. Ve durdu aniden. “Odanızın önü neden ıslak Prenses?” “Saçlarımdan damlamış olmalı” diyerek yalan söyledim. Başını salladı ve mor elbisesini iki eliyle hafifçe tutup kaldırdı ve ıslanmamak için biraz büyük adım atarak odaya geçti. Grand’ın kapı önünde beklemesi ve benim saçlarım fazlası ile ıslatmış olmalıydı. Odaya bende onun gibi geçtim. “Yemekten önce biraz piyano çalabiliriz diye düşünüyorum Prenses. Lord Lowen sizin piyano çalmanızdan fazlası ile hoşlanıyor. ” “Lord Lowen…” “Evet. Bu akşam yemekte bizlere katılacak. Daha sonra yarım saat sizler baş başa kalacaksınız. Belki ona piyano çalarsınız.” Oflamıştım. “İsyankâr olmayın Prenses Ellysia. Sizlere yakışmıyor. ” Omzunu silktim ve istemeyerekte olsa odanın bir köşesinde duran piyanoya doğru yürüdüm. Grand olsaydı yanımda keşke. Onunla oturur sohbet ederdim. Lord Lowen ‘a hazırlık yapmaktansa onun beni azarlamasına bile razıydım. “Gayet güzel gidiyorsunuz. Ancak do noktasına biraz daha sert basmalısınız.” Bayan Therquin hemen yanıma yaklaştı ve dış notasının üstünde duran işaret parmağımı biraz daha bastırdı. “Şimdi. Tekrar edelim. Harika.” Nihayet yemek vakti geldiğinde resmen yerimden fırlamıştım. Bayan Therquin “Sakin olun lütfen. Sakin olun ve dik bir şekilde yürüyün. Yavaş adımlar. Güzel bakışlar.” “Doğru haklısınız.” Onun dediği gibi yavaş yavaş yürümeye başladım.Yemek salonuna geldiğimizde yerime geçtim. Dadım hemen yanıma geçerken babam ve abimi beklemeye başladık. Ve onlar gelmeden Lord Lowen kapıdan içeri girdi. Açık kahverengi saçları güzel bir şekilde taranmış ve tıraş olmuşa benziyordu. Annem parlak siyah gözleri ile kalkıp ona selam vermemi işaret ediyordu. İstemeyerekte olsa kalkıp selam verdim. “Oh, merhabalar herkese…” Yanıma geldi ve elimi eğilip öperken gülümsemeye zorladım kendimi. “Karşımdaki sandalye senin için ayrılmış…Oraya…oraya otur. ” Cümleyi kekeleyerek söylemiştim ama bunu çok takmadılar. Lowen bahsettiğim yere geçti ve hemen yanında oturan annemi de selamladı. Babamgil geldiğinde ayağa kalkmış, selam vermiş babamın izn

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.