Hani çığlık atmak istediğiniz o an olur ya ben o anma töreninde hiç bi şey yapamadım. Cesedin yakılmasını istemiştik, külleri bizde kalsın diye. Aklıma morgdaki hali geldi… kan yoktu dehşet vardı. Bedeninde sayamadığım morluk… bıçak izleri… 37 bıçak darbesi…katilden korunmak için siper olmaya calıstığı elleri… bıcak izleri ile dolmuştu.. kasıklarında bacağında… çok acı çekerek ölmüştü benim kardeşim. Keşke diyorum şu an. Keşke… silah sıkarak öldürselerdi daha az acı çekerdi. O cesedin başından kalkamamıştım. Yıkılmıştım. Hayalleri tek bir kişi tarafından alınmıştı… madem öldürülecekti bu kadar bıcak darbesine ne gerek vardı ki?
Anma töreninde külleri bi şeyin içinde bize verildi. Nefes alamadım. Yanımda saklayacaktım bunu… Bir kaç gün toparlanmayla geçti küllerinden babam ben ve Alexander’a yüzük yaptırdım. Aliceye ise kolye yaptırmıştım. Yani…. Onu her zaman yanımızda tutucaktık. O burada olmasa bile her zaman bizimle olacaktı. Ve bu aşamadan sonra odaklanmam gereken tek bir şey kaldı. Katili bulmak.
•••
Onu ilk gördüğüm anı sonradan düşündüğümde, aslında “ilk an” olmadığını fark ettim. Daha önce bir yerde onun gibi bir sessizlik görmüştüm. Sadece hatırlamıyordum. Dar sokaktan içeri girdiğimde hava değişti. Üst kattaki gürültü aşağıya boğuk bir nabız gibi vuruyordu. Işıklar kırmızıya çarpıp geri dönüyordu, sanki bu yer nefes almıyordu da sadece titriyordu.Buraya neden geldiğimi tekrar düşündüm. Yarım bir ipucu. Eksik bir isim. Birinin bana bırakıp gittiği boşluk. Kalabalığın içinde ilerledim. İnsanlar beni görmedi bile. Görmemeyi seçmek daha kolaydır çünkü.Sonra onu gördüm.Adını o an bilmiyordum. Ama onun bir adı olmalıydı. Çünkü hiçbir şey bu kadar “yerli yerinde yanlış” duramazdı.Kenar bir noktadaydı. Ne merkeze ait gibiydi ne de dışarıya. Sanki bu mekân onun etrafında şekillenmişti ama o hiçbir şeye ait değildi.Bakışlarımız kesiştiğinde, gözlerini kaçırmadı.Bu ilk hataydı. Ya da benim hatamdı. Çünkü çoğu insan bakmaz. Baksalar bile uzun bakmaz. Uzun bakanlar ya meraklıdır ya da tehlikeli.O ikisi de değildi. Ya da ikisi de olabilirdi. Yaklaştım. Beni durdurmadı.“Yanlış yerdesin,” dedi.Sanki burası onun kurallarıyla çalışıyordu. Sesini yükseltmedi. Ama etraftaki her şey bir an geri çekilmiş gibi oldu. Durduğumu hatırlıyorum.“Belki de doğru yer burasıdır,” dedim.Kendimi test eder gibi. Aidan’ın ağzının köşesi hafif oynadı. Gülümseme değil, ona benzeyen bir şey.“İnsanlar genelde yanlış yerlerde kendilerini doğru sanır.”Bunu söylerken bana bakıyordu. Ama aslında beni görmüyor gibiydi. Sanki beni çözmüyordu… sadece tanıyordu. Bu düşünce hoşuma gitmedi.“Adın ne?” diye sordum. Bir an durdu. Gereksiz uzun değildi ama yeterince uzun hissettirdi.“Aidan.”Basit. Temiz. Çok temiz. İnsanlar genelde kendilerini böyle sunmaz. Bir şey saklayanlar özellikle.“Burada ne yapıyorsun Aidan?” dedim. Omuz silkti. Sanki cevap vermek zorunda değilmiş gibi. “İnsanları izliyorum.” Dedi“Niye?” Bu kez bana daha uzun baktı.“Bazı insanlar konuşmaz,” dedi. “Ama yine de çok şey söyler.”O an fark ettim. O beni izlemiyordu sadece. Beni ölçüyordu. Ve asıl sorun şuydu:Bunu daha önce kimse bu kadar sessiz yapmamıştı. Elias’ı düşündüm. Bir an. Neden düşündüm, bilmiyorum. Aidan o ismi bilmiyordu.Ama içimde bir şey, bu karşılaşmanın tesadüf olmadığını fısıldıyordu. Ve ben, hayatımda ilk kez, bir yabancının yanında olduğum halde kendimi daha az yalnız hissettim. Aidan konuşmayı uzatmıyordu. İnsanlar genelde böyle yapmaz. Ya doldururlar ya kaçarlar. O ikisini de yapmıyordu. Sanki konuşma onun kontrol ettiği bir şey değil de, sadece gerçekleşen bir şeydi.“Buraya sık gelir misin?” diye sordum.Soru gereksizdi. Biliyordum. Aidan omuz silkti.“Hayır.” “Öyleyse neden buradasın?”Bana baktı. Bu kez daha net.“Bazen insanın bulunduğu yer, nerede olmak istediğiyle ilgili değildir.”Cevap… cevap gibi değildi. Ama doğruydu. Sessizlik oldu. İlk defa konuşmayı ben bitirmedim. O da bitirmedi. Sadece bir boşluk oluştu. Sonra Aidan cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana bakmadan önce bana uzattı.“Telefonun var mı?”Bir an durdum. Bu kadar direkt olmasını beklemiyordum. Çıkardım.Numaramı girdim. O da kendi telefonunu verdi. Adı ekranda “Aidan” olarak kaldı. Fazlası yoktu.“Niye?” dedim. Başını hafif eğdi.“Bilmiyorum.”Bu cevap dürüsttü. O yüzden daha rahatsız ediciydi.Telefonumu geri verdiğinde parmaklarımız kısa bir an temas etti. Normaldi.Ama öyle hissettirmedi. Aidan Onu ilk gördüğümde fark ettiğim şey yüzü değildi.Sessizliğiydi. Buradaki insanlar hep konuşur. Gürültü yapar. Kendilerini kanıtlarlar. O ise… sanki konuşmasa bile duyulacağını biliyordu. Yanıma geldiğinde kaçmadım. Kaçmak istemedim. “Adın ne?” diye sordu.“Damon.”İsmi söylerken yüzünde bir şey değişmedi. Ama gözlerinde kısa bir gölge geçti.Neydi, anlayamadım.“Buraya sık gelmiyorsun,” dedim.“Hayır.”“Öyleyse neden buradasın?”Bunu sorarken gerçekten merak ettim. Cevap vermediğim anı doldurmadı. Bekledi.Bu hoşuma gitti. Sonra telefonunu çıkardı. Tereddüt etmedi. Bu da hoşuma gitti. Numarasını aldım. Ben de kendi telefonumu verdim.“Niye?” diye sordu. Omuz silktim.“Bilmiyorum.”Gerçekti. Ve gerçek şeyler genelde açıklanmaz. Telefonunu geri verdiğimde parmaklarımız birbirine değdi. Bunu hissetmemem gerekiyordu.Ama hissettim. Ve o an şunu düşündüm:Bu adam ya çok yanlış biri… ya da ilk kez doğru bir yanlışlık. O an sadece gülümsedi eve dönmem lazım diyerek yanımdan ayrıldı bende bi kaç dakika oturup ayrıldım.
Eve döndüğümde ışığı açmadım.Gerek yoktu.Şehir zaten camın arkasından içeri sızıyordu. Gürültü yoktu ama sessizlik de değildi bu—daha çok, içimde sürekli duran o uğultunun dışarıdan gelen versiyonu gibi.Ceketimi sandalyeye attım. Telefonu masaya bıraktım. Bir süre bakmadım bile. Bakarsam bir şey olacakmış gibi hissediyordum. Olmasını istemediğim bir şey. Ol Ama yine de bekliyordum.Telefon titrediğinde içimdeki o “ne olacağını biliyordum” hissi rahatsız edici bir şekilde doğrulandı.Tek mesaj. “Oradan çıktın mı?”Bunu yazması garipti. Nerede olduğumu bilmiyordu. Kim olduğumu tam olarak bilmiyordu. Ama yine de yazmıştı.Sanki beni görmemiş gibi değil… görmüş gibi.“Çıktım.” yazdım.Gönderdim.Bir dakika bile geçmeden cevap geldi.İyi.” Bu kelime ekranda fazla sade duruyordu. Ama sade olması daha kötüydü. Çünkü ne düşündüğünü saklamıyordu—sadece göstermiyordu.“Sen?” yazdım.Cevap gelmediTelefonu elime almadım ama gözüm ekranda kaldı. Sanki bakmazsam mesaj gelmeyecekmiş gibi değil… bakarsam gelmeyecekmiş gibi.Sonra geldi.“Orada ne arıyordun?”Durdum. Bu soru basit değildi. Cevap vermeden önce bunu fark ettim. Çünkü basit sorular genelde bu kadar ağır hissettirmezdi.“Birini.” yazdım. Gönderdim.Yazarken bile neden bunu seçtiğimi bilmiyordum. Ama başka bir şey yazmak doğru değildi. Sessizlik uzadı. Ama bu kez boş bir sessizlik değildi. Sanki karşı tarafta bir şey düşünülüyordu.“Bulabildin mi?”“Hayır.”Kısa. Net. Gerçek.Bir süre sonra geldi:“İyi.”Parmaklarım durdu. Bunu neden yazdığını anlamadım. İyi olan neydi? Birini bulamamam mı?“Her zaman bu kadar az konuşur musun?” yazdım.Bir süre cevap gelmedi.Sonra:“Konuşmak çoğu zaman gereksiz.”“Bazen değil mi?” yazdım.“Bazen insanlar zaten duymak istediklerini duyar.”Telefonu elimde çevirdim.Beni rahatsız eden şey neydi, çözemedim. Ama rahatsız ediyordu. Çünkü doğruydu. Ve doğru şeyler genelde insanı huzursuz eder.“Ben ne duymak istiyorum sence?” yazdım.Gönderdikten sonra pişman olmadım.Sadece neden yazdığımı düşündüm. Cevap gecikmedi.“Bilmiyorum.” Sonra bir mesaj daha geldi:“Ama genelde insanlar duymak istemedikleri şeyleri duyar.”Ekrana baktım. Uzun süre. Bu konuşma normal değildi. Ama asıl sorun şu değildi.Normal olmaması bile beni durdurmuyordu. Telefonu kilitlemedim.Çünkü ilk kez biriyle konuşuyor gibi hissetmiyordum.Bir şeye yaklaşıyor gibi hissediyordum.Ve ne olduğunu bilmemek… garip bir şekilde sorun değildi. Telefonu elime aldığımda mesajı çoktan göndermiştim. Geri almak mümkün değildi.
“Yarın.” yazmıştım sadece. Ne saat, ne yer. Fazla düşünülmemişti. Ama aslında tam tersiydi—fazla düşünülerek yazılmış bir şeydi bu. Çünkü düşünmek beni durduruyordu. Cevap kısa geldi.“Tamam.”Hepsi buydu. Ne soru, ne itiraz, ne de neden.Sanki zaten bu mesajı bekliyormuş gibi. Ertesi gün geldiğinde, seçtiğim yer bile net değildi.Şehrin kenarında, kalabalığın biraz azaldığı bir yer. Gürültü vardı ama boğucu değildi. İnsanlar vardı ama fazla yakın değildi. Yani kontrol edilebilir bir mesafe.Kontrol edebileceğimi sanıyordum. Onu ilk gördüğümde bunun yanlış bir düşünce olduğunu anladım. Geldiğini fark etmem bile gecikti.Kalabalığın içinden çıkmadı aslında—sanki kalabalık onun etrafında açıldı.Durdu. Beni aramadı. Direkt gördü. Ve yürüdü.Ben de yerimden kalkmadım. Yanıma geldiğinde, konuşmadı. Bu kez ilk sözü ben söyledim.“Geç kaldın.” Bunu neden söylediğimi bilmiyordum. Geç kalmamıştı.“Geç değil.” dedi.Ses tonu aynıydı. Düz. Fazla sakin. Bir an birbirimize baktık. Bu bakış önceki mesajlardan farklıydı. Ekran yoktu artık. Kaçış yoktu.“Seni neden çağırdım biliyor musun?” dedim.“Hayır.”“Ben de bilmiyorum.”Bunu söylemek gereksizdi. Ama söylemiş olmam bile tuhaftı. Kısa bir sessizlik oldu. İlk kez kelimeler işe yaramıyordu. Sanki ikimiz de aynı şeyi bekliyorduk ama ne olduğunu bilmiyorduk.Bir adım attı.Çok küçük bir adım. Ama mesafe değişti. Bunu fark ettiğimi fark etti. Gözlerini gözlerimden çekmedi. “Buraya gelmem hataydı mı?” dedi.Soruyu sorarken geri çekilmedi. “Bilmiyorum.” dedim. Gerçekti. Ve bu gerçeklik rahatsız ediciydi. Çünkü ilk defa bir şeyi planlamıyordum. Sadece oluyordu. Bir an daha geçti. Sonra çok küçük bir şey oldu.Konuşma bitmedi.Ama gerek de kalmadı.Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azaldığında, bunu durdurmadım. O da durdurmadı. Ve o anın içinde, zaman normal çalışmayı bıraktı.Düşünmedim. Sadece oldu. Tutamadım..Kısa bir an. Dudaklarımız birbirine değdi kalp atışım hızlandı. Onunkide… hissetmiştim Sonra geri çekildim. Çok değil.Ama yeterinceGözlerine baktığımda hiçbir şey değişmemişti.Ama her şey değişmişti. Ve bunu ikimiz de biliyorduk. Yüzünde bir gülümseme olmuştu. İçimdeki boşluk hissindenmi bilmiyorum ama… ben hiç bu kadar huzurlu hissetmemiştim…
Aidan bir anda geri çekildi ama tamamen kopmadı sadece araya küçük bir mesafe koydu ve nefesini toparlar gibi bir an durdu “sokağın ortasındayız duralım” dedi sesi sert değildi ama kendini zorladığı belliydi bakışlarım hâlâ ondaydı az önce olan şey kafamın içinde dönüyordu ama etrafı fark edince o da haklıydı “tamam” dedim kısık bir sesle o da başını salladı ama gitmedi sadece bana bakmaya devam etti sanki gitmek istiyor ama istemiyormuş gibi ellerini cebine soktu bir adım geri attı sonra tekrar durdu “bu iyi bir fikir değildi” dedi gözlerini benden kaçırarak kaşlarım hafif çatıldı “hangisi” dedim kısa bir sessizlik oldu sonra bana baktı “burada durmak” dedi o an hafif bir nefes verdim ne diyeceğimi bilemedim çünkü sinirle karışık bir boşluk vardı içimde o ise bir adım daha geri çekildi ama sesi daha alçaktı “ben kendimi durdurmakta zorlanıyorum” dedi bu cümleyle birlikte bir şey değişti sanki uzaklaşan benmişim gibi hissettirdi “o zaman neden gidiyorsun” dedim gözlerini kısa bir an kapatır gibi yaptı sonra açtı “çünkü burada kalırsam duramayacağım” dedi bir saniye sustu sonra ekledi “ve şu an doğru olan bu” dedi ve bu kez gerçekten geri döndü ama yürürken bile bir kere daha bana baktı sanki gitmek istemiyormuş gibi ve ben olduğum yerde kaldım