"Emek, kutsaldır derler. Ama benim emeğim, her ayın sonunda babamın masasına fırlatılan bir haraçtan ibaretti. Ellerimdeki deterjan kokusu, ruhumdaki o özgürlük isteğini bastıramıyordu."
Otelin o devasa cam kapılarından içeri girdiğim her an, sanki bir zaman makinesinden geçiyordum. Dışarıda; rutubetli evimiz, annemin bitmek bilmeyen o aşağılayıcı bakışları ve babamın "Nerede kaldın?" diye kükreyen sesi vardı. İçeride ise; kusursuz ütülenmiş üniformam, hafif bir parfüm kokusu ve bana "Bala Hanım" diyen mesai arkadaşlarım... Burası benim için sadece bir iş yeri değil, o karanlık evden kaçıp nefes alabildiğim tek sığınaktı.
Bir ay dolmuştu. İlk maaş günüm gelip çattığında, o zarfı elimde tuturken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Bu, hayatımda ilk kez kendi alın terimle kazandığım, kimseye muhtaç olmadan elde ettiğim o büyük güçtü. Ama bu sevinç, evin kapısından içeri girdiğim an son buldu. Babam televizyonun karşısında, elinde o her zamanki sertliğiyle beni bekliyordu. Yanında, sanki bütün gün o yorulmuş gibi oturan erkek kardeşim vardı.
"Getir," dedi babam sadece. Hiçbir "Eline sağlık," hiçbir "Nasılsın?" yoktu.
Zarfı uzatırken ellerim titredi. Paramın, o binbir eziyetle kazandığım kuruşların, içeride bilgisayar başında oyun oynayan o şımarık kardeşim için harcanacağını bilmek içimi yakıyordu. Babam zarfı yırtarcasına açtı, paraları tek tek saydı ve içinden sadece yol parası bile sayılmayacak küçük bir miktar fırlattı önüme.
"Bu sana yeter. Kalanı evin masrafına ve kardeşinin borçlarına gidecek. Şehirde çalışıyorsun diye kendini bir şey sanma, o paranın tek bir lirasında bile hakkın yok senin."
Annem mutfaktan çıkıp o paraları babamın elinden kapışını, "Sonunda bir işe yaradın," diyen o iğrenç gülümsemesini izledim. O an anladım ki, ben onlar için bir evlat değil, sadece her ay tıkır tıkır işleyen bir para makinesiydim. Babamın o ikinci kadına aldığı her hediye, aslında benim uykusuz gecelerimin ve çatlayan ellerimin bedeliydi. Annem ise bu duruma itiraz etmek yerine, babamdan kalan kırıntıları toplamanın derdindeydi.
O gece mutfakta yerleri silerken ağlamadım. Gözyaşı zayıflıktı ve benim artık zayıf olmaya hakkım yoktu. Dizlerimin üzerinde mermeri ovalarken, zihnimde o büyük hayalimi kuruyordum. Oteldeki o şık, eğitimli kadınlar gibi olmayı; kendi paramla, kendi evimde, kimsenin emri altına girmeden yaşamayı... O otel müdürünün masasında gördüğüm o eğitim formları, benim asıl çıkış biletimdi.
Ertesi sabah otele her zamankinden daha dik bir başla gittim. İşimi o kadar kusursuz yapıyordum ki, personelden sorumlu şef bile dikkatini benden alamıyordu. Her misafire gülümserken, içimde biriktirdiğim o soğuk öfkeyle besleniyordum. Onlar beni o paraya mahkum ettiklerini sanıyorlardı; ama ben, ayakkabımın o gizli astarında, babamdan gizlediğim her bir kuruşla kendi geleceğimin tuğlalarını örüyordum.
Bala kışı geçirirdi ama yediği ayazı asla unutmazdı. Benim ayazım o evin soğuk duvarlarıydı...