"Bazı insanlar için bir kredi kartı sadece borç demektir. Benim içinse üzerine ismimin kazındığı, babamın ve annemin asla dokunamayacağı tek toprak parçasıydı."
Otelde çalışmaya başlayalı tam iki ay olmuştu. İki koca ay boyunca, her sabah o rutubetli evden bir yabancı gibi çıkmış, her akşam bir köle gibi dönmüştüm. Ayın sonunda kazandığım paranın büyük bir kısmını babamın o doymak bilmeyen avucuna bırakırken, ruhumun bir parçasını da orada feda ediyordum. Ama bu sefer bir fark vardı.
Şehir merkezindeki o küçük banka şubesine girdiğimde ellerim titriyordu. Babamın haberi olsa o bankayı başıma yıkardı. Ama ben, mesai çıkışında gizlice gidip adıma bir hesap açtırdım ve o plastik parçasına, o kredi kartına kavuştum. Kartın üzerindeki "Bala" yazısına bakarken ilk kez bir şeye gerçekten sahip olduğumu hissettim. Maaşımdan babama verdiğim "haraç"ın dışında, mesailerden ve bahşişlerden artırdığım her kuruşu bu hesaba gömüyordum. Bu kart, benim o evden kaçış biletimin ta kendisiydi.
O gece eve döndüğümde, mutfaktaki o kırık sandalyeye oturup duvardaki rutubet izlerine bakarken geçmişin o kirli sahneleri bir bir gözümün önüne geldi. Sadece babamın şiddeti değildi beni yıkan; o evin içindeki her bir nefes bir ihanetti.
Annemi düşündüm... Ben daha çocukken, dizim kanadığında yanıma gelip yaramı sarmak yerine, "Üstünü kirlettin, şimdi kim yıkayacak bunu?" diye beni azarlayışını. Kendi öz annemin beni hiçbir zaman bir evlat gibi değil, sadece evin işlerini yüklediği bir "hata" gibi görmesini asla unutamıyordum. Şimdi ise babamın getirdiği o üvey kadının karşısında, sadece kendi yerini korumak için beni kurban edişini izlemek ciğerimi yakıyordu.
O üvey kadın ve onun benden sadece birkaç yaş küçük olan oğlu... Evdeki dengeler tamamen değişmişti. Babamın yeni "karısı", sanki bu evin sahibiymiş gibi emirler yağdırırken, annem sessiz kalıyor, faturayı yine bana kesiyordu. Üvey kardeşim ise babamın gözdesi olmuştu. Ben otelde kan ter içinde çalışırken, o benim kazandığım parayla alınan yeni ayakkabılarıyla odasında kuruluyor, bana bakıp sinsice sırıtıyordu. Bir keresinde, babamın bana fırlattığı o ağır sözlerin ardından mutfağa gelip, "Sen bu evin sadece hizmetçisisin, fazla hayal kurma," deyişi kulaklarımda çınlıyordu.
Üvey annem, evdeki en ufak bir eksiklikte suçu hemen üzerime atıyordu. Bir gün dolaptaki bir tabak kırılsa, babama "Bala yaptı, sakar işte," diyerek beni hedef tahtasına oturtuyordu. Ve babam... O kemer sesini duymadan uyuyamayan o adam, sorgusuz sualsiz üzerime yürüyordu.
Ama artık o eski, savunmasız Bala yoktu. Cüzdanımın en gizli köşesinde sakladığım o plastik kart, bana her vurduklarında "Sabret," diye fısıldıyordu. "Az kaldı." Onlar benim emeğimi çaldıklarını sanıyorlardı ama ben kendi dünyamı o kartın içindeki sayılarla kuruyordum.
İki ay bitmişti. Biriktirdiğim her kuruş, beni o kapıdan çıkarıp bir daha asla dönmeyeceğim o geleceğe biraz daha yaklaştırıyordu. Bala kışı bitiriyordu; bahar, o evin duvarları yıkıldığında başlayacaktı.
