Geçmişten bir perde…
Güneş bulutlarla saklambaç oynarken yeller zakkumların yapraklarını kucaklıyordu.O zamanlardan belliydi en yakın arkadaşımın kendim olucağı.Deniz kenarında,dağların hemen bitiminde saklı bir koyda yaşardık annemle beraber.Yaşadığımız yerde başka evlerde vardı ama asla içerilerinde kimlerin yaşadığını tanıma şansım olmadı.Her zaman kalın perdenin arkasına sığınırdı bu insanlar .Etrafda hiç çocuk sesleri olmazdı sizi neşelendirecek.
O gün yine evimizin etrafında yürüyüşe çıkmıştım.Türlü türlü ağaçların dalında meyveler, bu meyvelere gelen arılar vardı.Ahşap merdivene çıkıp kopardığım şeftaliyi ısıra ısıra iskelenin ucuna oturdum.
“Dünya dedikleri yer sadece bu kadar mı? O zaman karşımda duran topraklar Avrupa olmalı.Ama annem onların bana ada olduklarını söylemişti geçen hafta.O zaman adalar Avrupa’ysa çok küçükmüş bu dünya.” Diye kara kara düşünüp bir yandan ayaklarımı suda çırpıyordum.
Annemi sadece iki kere gülerken görebilirsiniz.Birincisi benim yanımdayken,ikincisi ise suda yüzerken.Suyun onu günahlarından arındırdığını söylerdi.Ben ise ona sevgiyi hatırlatırmışım,sevgi ne demek bilmiyorum ama.Herhalde yenilebilen bir şey çünkü annem benim burnumu hep fındığım diye sıkar.Bir gün aç kalınca beni de yiyecek diye çok korkuyorum.
Bir şeyi öğrenebilmem için onu gerçekten çok istemem gerektiğini fark ettim.Mesela ben piyano çalmayı hiç severek yapmıyorum ama yüzmeyi çok istiyorum.Eğer yüzmeyi öğrenirsem annemle beraber daha çok vakit geçiririm.Her zaman işe ,çok uzaklara gidiyor ben evde yalnız kalıyorum günlerce.Hem benimle beraber yüzmek onu daha çok güldürür,öyle değil mi?
“Şu sabi yavruya çok acıyorum.Her gün burada oturup annesinin dönmesini bekliyor.Yazık.”
Teknesinin halatlarını iskeleye bağlıyan amcaya baktım.Bana mı diyordu bunları? Bana mı acıyordu? Kim oluyordu da bana acıyordu? Elimde tuttuğum şeftaliyi farkında olmadan sıkmışım ki suları kucağıma damlıyordu.Yan tarafıma daha çok kulak kabarttım.Sanki ben burada yokmuşumcasına konuşuyorlardı.
“Bende acıyorum kaptan,böyle bir anneye sahip olduğu için.”
“Laflarına dikkat et Osman! Biri duyarsa ikimizinde canını alırlar!”
“Kim bilir nereye gidiyorum diyerek kandırdı sabiyi.Bir bilse karşıki adalarda olduğunu annesinin.”
Ne? Annem bana yalan mı söylemişti ? Hayır! Annem asla bana yalan söylemez.Yalan çok kötü bir şey.
Kocaman çizgili tshirtlerinin üzerinden göbeklerini ve simsiyah pala bıyıklarını sıvazlayarak yanımdan karaya doğru yürümeye başladılar.
“En fazla bir saatimiz var ,sonra malları yükleyip yola çıkmış olalım.”
“Tamamdır kaptan.”
Annem gerçekten bana yalan söylemiş olabilir miydi? Kesin bu amcalar yalan söylüyordu! Annem melek gibidir benim! Esas onlar kendilerine acısın annem onları sevmediği için!
Ama aklımdaki çocuksu meraka yenik düşüp çoktan kimse fark etmeden teknedeki tahta kutuların arkasına doğru kıvrılmıştım.Üstüme yerde bulduğum mavi muşambalardan örttüm ki kimse beni göremesin.Bir dakika oldu on dakika.On dakika oldu bir saat ve yavaş yavaş sesler gelmeye başladı teknenin motorundan.İçimden “Sonunda.” diye geçirdim derin bir nefes alarak.Annemi göremesem bile bende Avrupa denilen kıtaya ayak basmış olucaktım.
Yağmur damlaları üzerimdeki muşambaya tek tek vurmaya başlayıp müzik çalıyordu yerimi belli etmek istercesine.Biraz sonra çok şiddetli bir sallantı oldu,kafamı tahtalara vururunca gözlerim karardı.Siyahlar içine bulanmış göz kapaklarım beni içine çekerken bir ses duydum.
“YELKENLERİ İNDİRİN SALAKLAR! FIRTINAYA YAKALANDIK! “
“Tanrı bizi korusun!”
*****
Gözlerimi dizimdeki sızlamayla araladım.Bembeyaz kumların arasında sırtüstü yatıyor,suların yüzümü okşamasına teslim olmuştum.Kendime gelmem biraz zaman aldı.Başımı dizlerime doğru eğdiğimde dizimi kıskaçlamış tupturuncu, ufacık bir yengeç gördüm.
“Sende mi benim gibi anneni kaybettin ?” Diyerek okşamaya başladım kaygan kabuğunu.Sanki ona olan şefkatimi hissetmiş olucak ki bıraktı kıskaçlarının arasındaki derimi.
Beyaz kumları boyayan kırmızı bir boya vardı ellerimin arasındaki kumda ama kırmızı boyanın nereden geldiğini anlayamadım başta.İçgüdüsel olarak ellerimi kokladığımda ağır,iğrenç metalik bir koku yapışıp kaldı aldığım nefese.
Ellerimi yıkamak için suya emeklediğimde kuma gömülmüş bir beden ayağıma çarptı.Çok korkmuştum.Geminin güvertesindeki mavi-beyaz çizgili bedenler sırayla kuma saplanmıştı.Sanırım tanrı sadece beni korumayı seçmişti.Kolyem…Annem beni evimizde her yalnız bıraktığında kolyemi okşar , tılsımın beni koruyacağını söyler ve alnımı öperdi.Haklıydım , annem yalan söylemezdi çünkü tılsım beni korumuştu.
Bu ada yaşadığımız yerin ışığına inat kapkaranlık bulutlarla çevriliydi.Kumsalın biraz ilerisinde sık ağaçlarla orman başlıyordu.Adanın tepesinde kocaman siyah kuşlar zigzaglar çiziyor,gözlerini üzerimden ayırmıyorlardı. Tüylerim ürperdi. Sanki bir sır perdesi daha yeni aralanıyordu pandoranın kutusundan…
Çaresiz,küçük ve ıslak bedenimle titreyerek ormana doğru ilerledim.Ormanın içi çok karışıktı. Dalları yere kadar inmiş ağaçlar, ayak bileğime dolanan dikenli otlar, iç içe geçmiş yapraklar… Sanki ağaçlar fısıldaşıyor, beni istemiyor gibiydiler. Ama gitmeliydim. Annemi bulmalıydım. Kalbim her adımda biraz daha sıkışıyordu.
O kadar çok yürüdüm ki bacaklarım titremeye başladı. Dizlerim acıyordu. Taşların üzerinden zıplarken ayağım kaydı bir keresinde, dizim çizildi. Küçük bir taşa oturdum. Avuç içlerim terlemişti, saçlarım alnıma yapışmıştı.
Tam o sırada bir ses duydum. Çok yakın bir yerden geliyordu. Ağaçların arasından eğilip sahile baktım.
İnanamadım gözlerime.
Çeşit çeşit yaşta çocuklar, kumsalda yere kapanmış, üstleri çıplak halde şınav çekiyordu. Kumun üzerine terleri damlıyor, sırtlarına güneş çarpıyordu. Başlarında annem vardı. Ama bu annem bambaşka biriydi. Gülümsemiyordu. Saçlarını savurmuyor, masal anlatmıyordu. Kaşları çatılmıştı, ağzından bağıran kirli sözler dökülüyordu.
Sonra birden…
ŞLAAAK!
Elindeki kırbacı savurdu. Yanındaki adamlardan biri de aynısını yaptı. Çocukların sırtlarına… Evet, gerçekten vurdular. Üstelik o çocukların sırtında binlerce çizik vardı. Kimi iyileşmiş , kimi yeni. Bazıları kırmızıydı, bazıları mor. Annem… Annem onları acımasızca kırbaçlıyordu.
İçimde bir şey çatladı.Çaresiz,sonu gelmeyen çığlığım rüzgar gibi esti adanın üzerindeki bulutlarda.Boğazım yırtılmış gibiydi. Çığlık istemsizce çıktı dudaklarımdan.Sonra hepsi… Hepsi birden sustu ve benim olduğum yere döndüler. Göz göze geldik.
Annem de bana baktı.
O bakış… Annemin gözleri ama annem değildi sanki.
Sonra bir el kolumdan tuttu. Küçük bir el. Benim yaşlarımda bir çocuk. Gözleri korkuyla doluydu ama bana zarar verecek biri gibi değildi.
Kolumdan tutup beni sürükleyeme başladı koşarak.Sözsüz. Sadece ayak seslerimiz, sadece nefeslerimiz vardı.Ayaklarımı hissedemiyordum,bütün kanım o manzara karşısında bedenimi terk etmiş,küçücük bir çocuğun masum inançları bedeninden sıyrılmıştı.
Ormanın içine daldık. Dallar yüzümüzü çizdi, dikenler etimize battı, ama durmadık. Ölümüne koştuk o patikalarda.
Sonra birden durdu çocuk. Şarmaşıklarla örtülmüş bir deliğe doğru sürükledi beni. Dizlerimin üstüne düştüm. Üşüyordum. Çok ıslaktım. Nefes alamıyordum. Gözümün önü dönüyordu. Titriyordum. Çok korkmuştum.
Çocuk, sessizce cebinden bir kibrit çıkardı. Bir kez, iki kez… Sonra üçüncüde alev parlayarak yandı. Duvardaki küçük bir oyuğun içinde duran mumu yaktı. Loş bir ışık yayıldı odaya. Taş duvarlı, küçücük bir yerdi burası. Belki bir zamanlar bir hayvanın yuvasıyken şimdi bu çocuğun sığınağı olmuştu.
Hiçbir şey demeden bana sarıldı. Sımsıkı. Sonra bir battaniye çıkardı eski bir sandıktan. Üzerimi örttü.
“Teşekkür ederim…” dedim kısık bir sesle. Nefesim bile yorulmuştu artık.
Başını hafifçe salladı. Konuşmadı. Dudakları kıpırdamadı. Gözleri de öylece duruyordu. Sonra elleriyle boğazını işaret etti, başını bir kez daha eğdi.
O an anladım.
Hiç konuşamıyordu.
Dilsizdi.
Gözlerim doldu ama ağlamadım. O ağlamıyordu çünkü.
“Burada mı yaşıyorsun?” diye sordum fısıltıyla.
Başını evet der gibi salladı. Sonra duvarda bir yere işaret etti. Küçük bir tabak, birkaç kalem, dallardan yapışmış bir sapan vardı rafta. Yani eviydi burası.
Boynumdaki tılsıma dokundum. Annem her ayrılığımızda bu tılsımı okşar, “Bu seni korur güzelim.” derdi. Artık ona inanmıyordum ama belki bu tılsımın inancı bu çocuğu korurdu.
Gümüş kolyemi çıkardım, boynuna taktım.
“Bu bizi koruyacak.” dedim.
Çocuk başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi ama o bakış… o bakış sanki “Teşekkür ederim.” dedi binlerce kelimeyle.
Gözlerimi kapatıp bir müddet bekledikten sonra konuşma gereği hissetim.Yalnızdım ve düşüncelerimle kaybolmuştum ta ki o ortaya çıkana dek.
“Adın ne ? “ Başını yere eğip ayakkabısının ucuyla yerdeki toprağı eşelemeye başladı.
“Özür dilerim amacım seni üzmek değildi.Elime çizerek yazabilirsin adını.Benim adım Arzu bu arada.”
Gözleri parladı mum ışığında.Öyle çok parıldadı ki gözleri ona yaklaşıp sarılma ihtiyacı hissettim gözlerindeki sıcaklıkla.Parmaklarını uzatıp avucumda hareket ettirmeye başladı yavaşça gözlerini gözlerime dikerek.Parmaklarının usulca hareketleri beni gıdıklayınca ufak kıkırtılar kaçtı ağzımdan.O da gülümsüyordu eşi benzeri olmayan çukur gamzeleriyle.
“P”, “O”, “Y”, “R”, “A”, “Z”
“İsmin Poyraz mı?” Hafifçe başını salladı.
“İsmin çok güzelmiş, Poyraz.” Sanki olabilecekmiş gibi daha da parladı gözleri ve gamzeleri.Bir adım bana yaklaşıp kollarının altına sığındırdı beni.Beni küçücük kollarıyla sarıp sarmaladı soğuğa ve tüm kötülüklere karşı.
Ve o loş ışıkta, sadece iki çocuk kalmıştık dünyanın bütün seslerine karşı.

